Bazen bir protestonun ne söylediğini anlamak için yalnızca pankartlarda yazanlara değil, o sözlerin nasıl ortaya çıktığına da bakmak gerekir. Fransa'daki gençlerin protestolarında öne çıkan "Bismillah, c'est les ténèbres" sloganı da böyle bir örnek.
Kabaca "Bismillah, karanlıklar içindeyiz" diye çevrilebilecek bu tuhaf ifade, ilk bakışta bir internet şakasını andırıyor. Arapçada "Allah'ın adıyla" anlamına gelen "Bismillah" ile Fransızca gençlik argosunda kötü ya da berbat bir durumu anlatabilen "c'est les ténèbres" ifadesinin bir araya gelmesi, cümleyi zaten alışılmadık kılıyor.
Peki, bu tuhaf ifade nasıl oldu da gençlerin protesto sloganına dönüştü?
Hikâyenin devamında, kimlik ve kendini ifade etme meselesi de var.
Fransa'da öğrenciler eylül ortasından bu yana eğitim koşulları, geçim sıkıntısı ve kamu hizmetlerine yönelik tepkiler etrafında sokakta. Gençlerin siyasal karar alma süreçlerinde ne ölçüde temsil edildiği de bu tartışmanın bir parçası. 17 Ekim 2026'da farklı toplumsal kesimlerin de sokağa çıkmasıyla protestolar daha geniş bir hoşnutsuzluk tablosunun parçası hâline geldi. Sarı Yelekliler, işçiler ve çiftçiler de gösterilere katıldı. Eylemlerin bazı bölümlerinde şiddet olayları yaşandı.
Protestoların bütün seyrinden çok, gençlerin kendilerini nasıl ifade ettiğine bakmak istiyorum. Çünkü bazen bir hareketin neye karşı çıktığı kadar, bunu nasıl dile getirdiği de önemli.
Bir mesaj nasıl protesto sloganına dönüşüyor?
Hikâye, ekim ayının başında öğrencilerin okul işgallerini organize etmek için kullandığı Snapchat gruplarında dolaşıma giren bir mesajla başlıyor. "Mamadou" adıyla paylaşılmış ekran görüntüsünde bir kullanıcı, "Bismillah c'est les ténèbres" ifadesini kullanarak bir okul işgali grubuna katılmak istiyor. Mesajda Arapça sözcükler, Fransızca gençlik argosu ve Cezayir bayrağı emojileri de yer alıyor.
Mesajın dili ve kullanılan ifadelerin bir araya geliş biçimi, bazı öğrencilerin hesabın arkasında polis olabileceğinden şüphelenmesine yol açıyor. Gençler, kendilerini taklit etmeye çalışan bir hesabın bu yolla gruplara sızmaya çalıştığını düşünüyor. Ancak mesajı gönderen kişinin kimliği doğrulanmış değil. Fransız polisi veya İçişleri Bakanlığı da dolaşımdaki ekran görüntülerinin kaynağını doğrulamış değil.
Ekran görüntüsü sosyal medyada yayıldıkça ifade mizahi paylaşımlarda ve protesto pankartlarında kullanılmaya başlanıyor. Böylece kaynağı belirsiz bir mesaj, gençlerin yeniden yorumladığı bir slogana dönüşüyor.
Burada yalnızca absürt bir cümlenin sosyal medyadan sokağa taşınması yok. Bir sözün nasıl ortaya çıktığı kadar, insanların onu nasıl kullandığı da önemli.
İlk başta alay etmek için söylenmiş bir ifade, ona maruz kalanların elinde başka bir anlama bürünebilir. Gençler de bu sloganı sahiplenerek kendileriyle alay edildiğini düşündükleri durumu tersine çevirmeye çalışmış olabilir.
İroni belki biraz da burada: Birileri seni belli bir kalıba sokmaya çalışırken o kalıbı alıp kendi sözünü söylemenin bir yoluna dönüştürebilirsin...
Elbette bir ifadeyi sahiplenmek, onun taşıdığı önyargıyı ortadan kaldırmaya yetmez. Hatta eleştirmek amacıyla tekrarladığın bir söz, istemeden de olsa yeniden dolaşıma girebilir. Bir ifadeyi tersine çevirmekle onun temsil ettiği düşünceyi değiştirmek aynı şey değil.
Yine de bu örnek, insanların kendilerine yöneltilen sözlere karşılık verirken o sözlerin ne anlama geleceği konusunda da söz sahibi olmaya çalıştığını gösteriyor.
Kimlik dediğimiz şey kimin hikâyesi?
Sloganın etrafında oluşan tartışmanın bir başka boyutu da kimlik meselesi. Mesajda Arapça ifadelerin, Cezayir bayrağının ve banliyö gençliğiyle ilişkilendirilen bir dilin bir araya getirilmesi, bazı öğrenciler tarafından göçmen kökenli gençlerle alay edilmesi olarak yorumlandı.
Burada dikkat çekici olan, birbirinden farklı özelliklerin tek bir kalıpta birleştirilmesi. Arapça konuşmak, Arap kökenli olmak ve Müslüman olmak aynı şey değil. Bir insanın dili, etnik kökeni ve inancı birbirinden farklı olabilir. Buna rağmen bazen birkaç kelime, bir bayrak ya da konuşma biçimi, bir insanı tanımak için yeterliymiş gibi ele alınıyor.
Böylece insanlar kendi hikâyeleriyle değil, haklarında oluşmuş kalıplarla değerlendiriliyor.
Bir insanı tanımlamak bazen onu anlamanın ilk adımıdır; bazen de onu anlamaktan kaçınmanın yolu. Çünkü bir etiket, insanın hikâyesinin yerini aldığında artık onu tanımaya ihtiyaç duymazsınız.
Kim olduğumuzu yalnızca kendimizi nasıl tanımladığımız belirlemiyor. Başkalarının bize yakıştırdıkları da hayatımızı etkiliyor. Bazen kendimizi nasıl gördüğümüzle başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında sıkışıp kalıyoruz.
Gençlerin bu ifadeyi pankartlarına taşıması da bu açıdan üzerinde durmaya değer. Sloganı kullanan herkesin aynı düşünceyi paylaştığını ya da aynı mesajı vermek istediğini söyleyemeyiz. Bazıları için bu, internette yayılan tuhaf bir şakadan ibaret olabilir. Bazılarıysa ifadeyi kendilerine yöneltilen bir alaya karşılık vermenin yolu olarak görüyor olabilir.
Peki, insan kendisine yakıştırılan kimlikle yetinmek zorunda mı?
Bir insan, ait olduğu topluluğu reddetmeden de kendisi hakkında kurulan anlatıya itiraz edebilir. Mesele her zaman kim olduğunu inkâr etmek değil, kim olduğunu başkalarının belirlemesine izin vermemektir.
Dijital dünyanın dili sokağa taşındığında
Absürt ifadeler, ironi ve kelimelerle oynama… Sosyal medyada dolaşan gençlik dilinin bir parçası da bu.
Dijital ortamda bir mesajın nasıl karşılanacağını ya da nerelere ulaşacağını baştan kestirmek zor. Bir grupta şaka olarak ortaya çıkan ifade, kısa süre içinde başka kullanıcılar tarafından yeniden yorumlanabiliyor; ardından bir pankartta, bir videoda ya da bir protestoda karşımıza çıkabiliyor.
Sosyal medya bu dolaşımı hızlandırıyor. Sokak gösterileri ise dijital dünyada ortaya çıkan sözlerin ortak bir ifade biçimine dönüşebileceği alanlardan biri oluyor.
Ancak burada bütün gençleri aynı dilin ya da mizah anlayışının temsilcisi olarak görmek doğru olmaz. Gençlerin de farklı siyasi görüşleri, aidiyetleri ve itiraz biçimleri var. Aynı ifadeyi kullanan iki kişi bile ona birbirinden farklı anlamlar yükleyebilir.
İroni de bu nedenle her zaman açık bir siyasi mesaj vermiyor. Bazen doğrudan söylenmesi zor bir şeyi ifade etmenin, bazen otoriteyle araya mesafe koymanın, bazen de kendisiyle alay edildiğini düşünen birinin bu alayı tersine çevirmenin yolu olabiliyor. Kimi zaman ise anlamı özellikle belirsiz bırakıyor.
Bu belirsizlik, ironiyi hem etkili hem de tartışmalı kılıyor. Bir sözün şaka mı, eleştiri mi, dayanışma ifadesi mi olduğunu anlamak için onu kimin, hangi koşullarda ve ne amaçla kullandığına bakmak gerekiyor.
Dolayısıyla dijital kültürün sokağa taşınmasını yalnızca yeni bir protesto dili olarak okumak yeterli değil. Bu süreç, insanların kendilerine yöneltilen sözleri nasıl karşıladığını ve ortak bir ifade biçiminin nasıl oluştuğunu da gösteriyor.
Bayraklar, aidiyet ve dayanışma
Fransa'daki protestolarda Filistin, Cezayir ve başka ülkelerin bayraklarının görülmesi de dikkat çekici. Bu görüntüler, akla şu soruları getiriyor:
İnsanlar sokakta yalnızca kendi sorunları için mi buluşuyor?
Yoksa başka itirazlarla da ortak bir zemin mi buluyorlar?
Bir bayrak, elbette herkes için aynı anlama gelmeyebilir. Kimi için doğduğu ülkeyi, kimi için ailesinin geçmişini, kimi için dayanışmayı, kimi içinse siyasi bir duruşu temsil edebilir. Bu yüzden bir bayrağı taşıyan herkesin aynı düşünceyi paylaştığını varsaymak doğru olmaz.
Yine de bu görüntüler, insanların kendilerini nereye ait hissettikleri ve kimlerle dayanışma kurdukları üzerine düşünmeye değer.
İnsanlar yalnızca kendilerini ait hissettikleri yerler ya da sahip oldukları vatandaşlık üzerinden mi tanımlanır?
Farklı geçmişlere ve kimliklere sahip insanlar, farklılıklarını koruyarak ortak bir itirazın parçası olabilir mi?
Fransa'daki protestoların arkasında eğitim koşullarından geçim sıkıntısına, gelecek kaygısından siyasi temsil sorununa uzanan farklı meseleler var. Sokağa çıkan herkesin talebi aynı değil. Farklı taleplerin aynı yerde görünür olması da yaşanan hoşnutsuzluğun tek bir nedene indirgenemeyeceğini gösteriyor.
Üstelik aynı protestoda yan yana gelmek, herkesin aynı kimliği paylaştığı ya da aynı siyasi hedefi benimsediği anlamına gelmiyor. Bazen insanlar aynı düşünmedikleri hâlde ortak bir mesele etrafında buluşabiliyor. Dayanışma, farklılıkların ortadan kalkmasını değil, o farklılıklara rağmen yan yana durabilmeyi gerektiriyor.
Belki de burada asıl soru şu: İnsanlar yalnızca kendi yaşadıkları sorunlara mı itiraz ediyor, yoksa kendilerinden farklı insanların yaşadıklarına da kulak verebiliyor mu?
Çünkü başkalarının yaşadıklarına ilgi duymak, onların haklarını savunmak ve kendinden farklı olanlarla dayanışmak, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin de bir parçası.
Farklı aidiyetlere sahip insanların aynı sokakta buluşması, insanların hangi koşullarda ortak bir itiraz etrafında yan yana gelebildiğini düşündürüyor.
Kendimiz hakkında anlatılan hikâyeyi değiştirebilir miyiz?
Fransa'daki öğrenci protestolarından geriye yalnızca tuhaf bir sloganın hikâyesi kalmıyor. Bu olay, kimliğin kim tarafından tanımlandığını ve insanların kendileri hakkında kurulan anlatılara nasıl karşılık verebildiğini de düşündürüyor.
Belki de mesele, gençlerin kimliklerinden uzaklaşması değil; kendilerine başkalarının biçtiği kimliklerle yetinmek istememesi. Bir insan, kendisini tanımlayan özellikleri sahiplenirken bu özelliklere yüklenen anlamlara da itiraz edebilir.
Bir slogana sahip çıkmak, her şeyi değiştirmeye yetmiyor. Bazen bir sözle alay ederken bile o sözün taşıdığı önyargıyı yeniden üretebiliyoruz. Çünkü bir sözü tersine çevirmekle, onun arkasındaki düşünceyi değiştirmek aynı şey değil.
Ama insanın kendisi hakkında söylenenlere itiraz etme hakkı var. Üstelik mesele yalnızca başkalarının ona yakıştırdığı kimliği reddetmek de değil; kendini kendi kelimeleriyle anlatabilmek.
"Bismillah, c'est les ténèbres" etrafında yaşananlar da bana şu soruyu düşündürüyor:
Kendimiz hakkında anlatılan hikâyeye razı gelmek zorunda mıyız; onu değiştirmek bizim de hakkımız değil mi?
© The Independentturkish