Independent Türkçe okurları için hazırladığım "Paleo Serisi"nin birinci bölümünde Mandrin mağarasının duvarlarındaki is tabakalarına mercek tutmuş ve son Neandertal ateşi ile ilk Sapiens ateşi arasında yalnızca bir yıl olduğunu öğrenmiştik. Serinin ikinci bölümünde, Fransa’dan çıkıp Pireneler’in batısına, İspanya’nın kuzeyine doğru yöneliyoruz.
Asturias bölgesinde konumlanan "El Sidrón" mağarasının bundan aşağı yukarı 49 bin yıl evvel yaşamış bir Neandertal ailesinin kemiklerine ve söz konusu kemiklerin ardında saklanan muazzam hikâyeye ev sahipliği yaptığı keşfedildi.
1994 yılında ilk kâşif grubunun yaptığı kazılarda bulunan kemiklerin İspanya İç Savaşı’nda öldürülmüş ve alana gömülmüş insanlara ait olduğu düşünülmüştü. Öyle ki, mesele bir süreliğine adlî bir vakaya dahi dönüşmüştü. Fakat kemikler uzmanlarca tahkik edildiğinde anlaşıldı ki, ortada 60 yıllık değil, on binlerce yıllık bir sır perdesi var. Kazılarda toplamda 13 birey tespit edildi: 4 kadın, 3 erkek, 3 ergen, 2 çocuk ve 1 de bebek.
Kısacası, bütün bir "aile" yahut en azından birlikte yaşayıp birlikte ölmüş olan kalabalık bir topluluk.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
El Sidrón’u önemli kılan tam olarak bu hususiyeti. Neandertallere dair elimizdeki buluntuların çoğu dağınık, tek tük kemiklerden ibaretken, burada aynı grubun bireylerine, aralarındaki akrabalık bağlarına, ne yiyip içtiklerine ve hatta nasıl hastalandıklarına (ve tedavi olduklarına!) dair ipuçları bütüncül biçimde karşımızda duruyor. Dahası, bir de kemiklerin üzerindeki kesik izleri var… Ölümlerini müteakip kesilip yenilmişler. Nedeni henüz meçhul olsa da vakıa kanıtlarla sabit.
İkinci bölümümüzün konuğu, El Sidrón buluntuları üzerinde en başından beri çalışan, Madrid’deki İspanya Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi bünyesindeki Paleoantropoloji Grubu’nun başındaki isim, paleoantropolog Antonio Rosas. Rosas’la Neandertal’in çocukluk gelişiminden fizyolojik özelliklerine, konuşma yetisinden doğal çevresine nispetle olan hâkimiyetine ve elbette yamyamlık eylemlerine değin dopdolu bir söyleşi gerçekleştirdik.
Antonio Rosas Neandertal’in Sapiens’ten "daha az insan" şeklinde görülmemesi gerektiğini ifâde ederken, yok oluşuna nispetle ise günümüz insanlığına için de geçerli olan bir hatırlatma yapıyor:
İnsan topluluklarının hepsi çevresel ve demografik zorluklara aynı biçimde karşılık vermiyor.
İç Savaş kalıntılarından Neandertal’e
Sinan Baykent: El Sidrón’un hikâyesi adeta bir roman tadında. 1994’te mağara kâşifleri, ilk başta İspanya İç Savaşı'ndan kaldığı sanılan insan kemiklerine rastlıyorlar. Bunların aslında Neandertallere ait olduğu nasıl anlaşıldı?
Antonio Rosas: Evet, gerçekten de El Sidrón Neandertallerinin keşfi ve araştırmalarımızın başlangıcı biraz roman havası taşıyordu. İnsan kalıntıları başlangıçta başka uzmanlar tarafından İspanya İç Savaşı kurbanlarına ait olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Asturias Prensliği Kültür Dairesi bizi Oviedo’daki müzede orijinal fosilleri incelemeye davet ettiğinde, bunların aslında Neandertal kalıntıları olduğunu fark ettik. O ziyareti çok iyi hatırlıyorum. Oviedo’ya Profesör Emiliano Aguirre’yle birlikte gitmiştim ve kemiklerin Homo Neanderthalensis’e ait olduğunu orada tespit ettik.
Peki, mağarayla ilk karşılaşmanızdan aklınızda neler kaldı?
O biraz daha sonra oldu. O sıralar arkeologlar Javier Fortea ve Marco de la Rasilla, El Sidrón’da bir araştırma ve kazı projesi başlatmışlardı. Mağarayı ziyaret edip kendi gözlerimle görme fırsatını da o ilk kazı sezonunda buldum.
13 birey, 1 aile
El Sidrón, birlikte yaşayıp birlikte ölmüş gibi görünen erkekler, kadınlar ve çocuklardan müteşekkil tek bir topluluğun kalıntılarını gün yüzüne çıkardı. Kim oldukları ve kaç kişi oldukları hakkında neler biliyoruz?
El Sidrón Neandertallerinin bir aile grubu olduğunu birkaç aşamada anladık. Önce dişlerini inceleyerek kaç bireyin bulunduğunu belirleyebildik. Toplam 13 birey tespit ettik. 4 yetişkin kadın, 3 yetişkin erkek, 3 ergen, 2 çocuk ve 1 bebek vardı.
Birbirleriyle olan akrabalık bağlarını açabilir miyiz?
Bu bireylerin çoğundan, anneden çocuğa geçen mitokondriyal DNA’yı* elde etmeyi başardık. Sonuçlar çok ilginç bir tablo ortaya koydu. Bütün yetişkin erkekler aynı anne soyunu taşıyordu, yetişkin kadınlar ise çok daha çeşitliydi. Her biri farklı bir anne soyundan geliyordu. Bunu, kadınların gruplar arasında yer değiştirdiğine, erkeklerin ise kendi aile gruplarında kalma eğiliminde olduğuna, yani antropologların "babayerlilik"* dediği düzene dair bir kanıt olarak yorumladık.
Kalan erkekler, giden kadınlar
Bu durum Neandertal toplumlarının nasıl örgütlendiği ve zihin haritalarındaki "aile" idrâki hakkında bize ne söylüyor?
El Sidrón Neandertalleri bize Neandertal toplumlarının nasıl yaşayıp örgütlendiğine dair önemli ipuçları sundu. Öğrendiğimiz ilk şeylerden biri, görece küçük, muhtemelen aile bağları etrafında şekillenen ve belirli topraklarda yaşayan gruplar hâlinde yaşadıkları oldu. Bu grupların içinde erkekler doğdukları topraklarda kalma eğilimindeyken, kadınlar bir gruptan diğerine geçiyorlardı. Bu, genetik çeşitliliği korumaya ve akraba evliliği riskini azaltmaya yönelik bir strateji olarak anlaşılabilir.
Bu strateji işe yaradı mı?
Sadece kısmen. Genetik çalışmalar, Neandertal toplulukları arasında akraba evliliğinin muhtemelen nispeten yaygın olduğunu da gösterdi. Hatta bu, Neandertallerin neden ortadan kalktığını anlamaya çalışırken göz önünde bulundurduğumuz etkenlerden biri.
Bir Neandertal çocuğunun gelişimi
Bireyler arasında, fiziksel büyümesini yakından incelediğiniz bir çocuk var. Bu çocuk, Neandertal çocuklarının nasıl büyüdüğü hakkında neler ortaya koydu?
Dediğiniz gibi, El Sidrón’daki araştırmalarımızın en ilginç yönlerinden biri, Neandertallerin büyüme ve gelişimiyle ilgili. Bunu, "Juvenile 1" adını verdiğimiz ve yaklaşık yedi buçuk yaşında ölmüş bir çocuğun görece eksiksiz iskeleti sayesinde oldukça ayrıntılı biçimde inceleyebildik. İskeletini incelediğimizde, daha önce ileri sürülenin aksine, bu yaşa kadar Neandertal büyümesinin genel örüntüsünün Homo Sapiens’inkine dikkat çekici ölçüde benzediğini gördük.
Yani çocuklukları bizimkine benziyordu, öyle mi?
Büyük ölçüde evet. Ama bazı ilginç farklarla. İskeletin her bölümü aynı hızla gelişmiyordu. Büyük kısmı modern insanlara benzer bir örüntü izliyordu fakat omurganın bazı bölümleri, özellikle sırtın üst kısmındaki omurlar ile boynun ilk omuru, aynı yaştaki Sapiens çocuklarına kıyasla daha yavaş olgunlaşıyordu. Ayrıca Neandertal beyninin bizimkinden daha uzun süre büyümeye devam etmiş olabileceğini öne sürdük. Bu da Neandertallerin kendilerine özgü o büyük beyinlere nasıl ulaştığını açıklamaya yardımcı olabilir. Genel olarak bakıldığında, Neandertal çocukluğu bizimkinden kökten farklı değildi ancak gelişimin zamanlaması bazı önemli noktalarda farklılık gösteriyordu.
Çam fıstığı, mantar ve doğal bir aspirin
El Sidrón Neandertallerinin diş taşları, beslenmeleri ve hatta sağlıkları hakkında şaşırtıcı şeyler anlattı. Bu izler, günlük hayatlarına dair bize neler fısıldıyor?
Dişlerde biriken taş, kuşkusuz tarih öncesi toplulukların, özellikle de Neandertallerin günlük hayatına dair olağanüstü bir bilgi kaynağı hâline geldi. El Sidrón’da bu birikintiler, Neandertallerin oldukça gelişkin bir hayat sürdüğünü ve doğal çevrelerine dair kayda değer bir bilgiye sahip olduklarını gösterdi. Sırf beslenmek için değil, günlük işleri için de çok çeşitli doğal kaynaklardan yararlanıyorlardı. Örneğin bireylerden birinde, muhtemelen alet yapımında yapıştırıcı olarak kullanılan bitüm izleri bulduk. Ayrıca odun dumanıyla ilişkili kimyasal bileşikler tespit ettik. Bu da söz konusu insanların dumanlı ortamlarda, muhtemelen ateşlerinin başında uzun zaman geçirdiklerini düşündürüyor.
Peki, ne yiyorlardı?
Bulguların hususen ilginçleştiği nokta da burası! El Sidrón Neandertalleri, aralarında çam fıstığı, mantar ve hatta yosunun da bulunduğu oldukça çeşitli bitkisel besinler tüketmiş görünüyor. Bu da kuzey Avrupa’daki bazı Neandertal topluluklarında tespit edilen çok daha et ağırlıklı beslenmeyle tezat teşkil ediyor.
Hatta sanırım içlerinden biri, ağrılı bir apseyi bitkilerle tedavi etmiş. Doğru mu?
En büyüleyici keşiflerden biri, sağlıkları ve şifalı bitkileri kullanmış olma ihtimalleriyle ilgili. Papatya ve civanperçemi izleriyle aspirinin doğal öncüsü sayılan salisilik asit içeren ağaç kabuğuyla ilişkili bileşikler tespit ettik. Ayrıca antibiyotik penisilinin elde edildiği Penicillium küfünün izlerini de saptadık. Bu durum, bireylerden birinin ağrılı bir diş apsesinden mustarip olması nedeniyle daha da ilgi çekici zira bu maddelerin bir kısmının ağrıyı dindirmek ya da hastalığı tedavi etmek için bilerek tüketilmiş olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Elbette Neandertallerin bugün anladığımız anlamda bir tıp uyguladığından emin olamayız. Ama bu keşifler, doğal çevrelerine derinden aşina olduklarını ve hastalığın etkilerini hafifletmek için etraflarındakini nasıl kullanacaklarını biliyor olabileceklerini gösteriyor. Bana göre bu, yiyeceklerini nasıl bulduklarına, günlerini nasıl geçirdiklerine ve belki de ağrı ve hastalıkla nasıl baş ettiklerine dair günlük hayatlarına açılan büyüleyici bir pencere.
Kızıl saçlar ve konuşma yetisi
El Sidrón, dille ilişkili FOXP2* geninden açık ten ya da kızıl saç gibi özelliklere kadar bazı çarpıcı genetik keşiflere de katkıda bulundu. "Dil" unsurundan başlayalım mı?
Yıllar içinde El Sidrón Neandertalleri ve ekibimiz, o zamanlar yeni filizlenen antik genetik alanında birkaç önemli keşfe katkı sundu. İlklerden biri, Neandertallerin ve modern insanların paylaştığı FOXP2 geni varyantının tespit edilmesiydi. Bu çok önemli bir bulguydu, çünkü FOXP2 konuşma ve dilde rol oynayan biyolojik mekanizmalarla yakından ilişkili. Yine de dikkatli olmalıyız. FOXP2 basitçe "dil geni" değil. Dil, pek çok geni ve nörolojik süreci kapsayan son derece karmaşık bir yeti. Bununla birlikte, Neandertallerin bu varyantı bizimle paylaşması, eklemli konuşma için gerekli biyolojik kapasitelere onların da sahip olmuş olabileceğine dair önemli bir ipucu.
Ya dış görünüşleri?
Etkileyici bir diğer araştırma hattı da pigmentasyon, bilhassa da saç rengi üzerineydi. Melanin üretiminde rol oynayan genleri inceledik ve bazı Neandertallerin daha açık bir renk ve muhtemelen kızıl saçla ilişkili varyantlar taşıdığını bulduk. İlginçtir ki bu varyantlar, bugünkü insanlarda kızıl saçtan sorumlu olanlardan farklıydı. Başka bir deyişle Neandertaller, benzer fiziksel özelliklere farklı genetik yollardan ulaşmış olabilirler. Bu özellikler, en azından kısmen, atalarımızın kendisinden geldiği tropikal bölgelere kıyasla, özellikle kışın güneş ışığının çok daha kısıtlı olduğu kuzey ortamlarındaki yaşamla ilgili olabilir.
Peki, gerek bilimin gerekse de hayal gücümüzün katkılarıyla bu insanları bugün gözümüzde nasıl canlandırabiliriz?
Bence bu keşifler, Neandertallere dair geleneksel ve oldukça kalıplaşmış imgenin ötesine geçmemizi sağlıyor. Kendi fiziksel özelliklerine sahip, kimileri belki açık tenli ya da kızılımsı saçlı, zihinsel yetileri de muhtemelen bir zamanlar sanıldığından çok daha fazla bizimkine yakın bireyler hayal etmeye başlayabiliriz. Aynı zamanda genetik kanıtların bize gerçekte ne söylediği ile yorum meselesi olarak kalan kısımları birbirinden ayırmamız gerekiyor. Giderek daha net hâle gelen şu: Neandertaller, kendilerine özgü biyolojik uyumlar geliştirirken, cinsimizin daha yakın dönem üyelerine özgü karmaşık bilişsel yetilerin bir kısmını da paylaşarak kendi evrimsel yollarını izlediler.
Yamyamlık meselesi
Sahaya dönelim. Çıkan kemiklerin pek çoğunda, bu bireylerin kesilip yenildiğini gösteren kesik izleri var. Bu ne kadar kesin?
Yamyamlık, tarih-öncesi farklı insan toplumlarında ve türlerinde görece yaygın bir uygulamaydı. En erken ve iyi belgelenmiş kanıtlardan bazıları, Atapuerca’daki Gran Dolina’da bulunan Homo Antecessor’dan* geliyor. Ona Fransa’daki Arago gibi Orta Pleistosen* topluluklarında ve tarih-öncesinin farklı dönemlerinde Homo Sapiens arasında da rastlıyoruz. Bazı Neandertal grupları da yamyamlık yapıyordu ama ilginçtir ki hepsi değil. El Sidrón’da kanıtlar özellikle açık. Kemiklerin pek çoğunda kasaplık ve etin sıyrılmasıyla ilişkili kesik izleri ile iliği çıkarmak için kırıldıklarını gösteren kırıklar var. Dolayısıyla El Sidrón’daki bireylerin yamyamlığa maruz kaldığından oldukça eminiz.
Onları kim, neden yemiş olabilir? Bir ritüelden bahsedebilir miyiz?
Onları kimin yediğini bilmiyoruz. Bedenlerin yamyamlıkla uyumlu bir biçimde işlendiğini söyleyebiliriz ama sorumluları ya da onların güdülerini belirlemek çok daha zor. Bu davranışın ardındaki sebepler belirsizliğini koruyor ve alanın bu yönü daha fazla araştırılmayı hak ediyor. İhtimallerden biri, bunun yalnızca beslenmeyle ilgili olması. Fakat şu an bunun en olası açıklama olduğunu düşünmüyoruz. Bir diğeri, sembolik ya da kültürel bir anlam taşımış olması. Buna bir ritüel demek konusunda temkinli olurdum çünkü bu yorumu destekleyecek yeterli kanıtımız yok. Ama pekâlâ henüz tam anlayamadığımız daha geniş bir kültürel pratikler bütününün parçası olabilir.
Sizin de belirttiğiniz üzere, Sapiens de yamyamlık yaptı. Fakat Neandertal yaptığında daha kolaycı çıkarımlara meyledebiliyoruz. Bu hikâye, "öteki" olanı yargılama biçimimiz hakkında bize ne öğretiyor sizce?
Bence burada daha hacimli bir ders var. Neandertalleri kendi kültürel değerlerimizin merceğinden yargılamamaya dikkat etmeliyiz. Yamyamlık, bizim türümüz de dâhil olmak üzere pek çok insan toplumunda, çok farklı koşullar altında ve çok farklı sebeplerle görüldü. Dolayısıyla bunu, Neandertallerin bizden bir şekilde daha ilkel ya da daha az insan olduğunun kanıtı olarak görmek bir hata olur. Asıl mesele, bu pratiklerin onların kendi toplumsal ve kültürel dünyasında ne anlama geldiğini anlamak. Ve bu, hâlâ keşfetmemiz gereken bir şey.
Kaderlerden bir mozaik
Sizce bu grubun sonu nasıl geldi ve bu, Neandertal topluluklarının son birkaç bin yılında karşılaştığı baskılar hakkında bize neler anlatıyor?
El Sidrón grubunun ortadan kalkmasına neyin yol açtığına dair hâlâ net bir fikrimiz yok. Ölümlerini çevreleyen koşulları ve bedenlerine sonrasında ne olduğunu anlamak çok ilginç bir soru ama daha fazla araştırma ve farklı kaynaklardan gelen kanıtların bir araya getirilmesini gerektiriyor. Açık görünen şu ki, son birkaç bin yıllarında Neandertal toplulukları bir dizi zorlukla karşı karşıya kaldı. Görece az sayıda olmaları, gruplar arası temasın azalmış olabileceği ihtimaliyle birleşince, giderek artan bir soyutlanmışlığa yol açmış olabilir.
Bu, sürekli bir sıkıntı içinde yaşadıkları anlamına mı geliyor?
Hiç de değil. Her Neandertal topluluğunu hayatta kalma mücadelesi veriyormuş gibi hayal etmemeliyiz. Neandertaller şaşırtıcı ölçüde geniş bir bölge ve ortam yelpazesinde yaşadılar. Bu da çok daha karmaşık bir tabloya işâret ediyor. Bence farklı grupların çok farklı koşullar yaşadığı bir tür mozaik hayal etmeliyiz. Bazıları ciddi ekolojik baskılarla karşılaşmış olabilirken, diğerleri kuşaklar boyunca ataları nasıl yaşadıysa öyle yaşamaya devam etmiş olabilir. Başka bir deyişle, muhtemelen tek bir Neandertal deneyimi yoktu. Farklı ortamların ve koşulların şekillendirdiği çeşitli yerel hikâyeler vardı.
Peki, bu bize kendimiz hakkında ne öğretebilir?
Belki de daha kapsamlı bir ders mahiyetinde, Neandertallerin yok oluşunu basit ve tek-tip bir süreç olarak düşünmememiz gerekir. Yok oluşun ardında muhtemelen pek çok farklı nüfus hikâyesi, ekolojik koşullar ve toplumsal deneyim vardı. Bu anlamda Neandertallerin hikâyesi bize kendi türümüz için de geçerli olan bir şeyi hatırlatıyor: insan topluluklarının hepsi çevresel ve demografik zorluklara aynı biçimde karşılık vermiyor.
Cevap bekleyen sorular
Şu sıralar neler üzerinde çalışıyorsunuz?
Neandertal biyolojisi ve evriminin birkaç farklı yönü üzerinde çalışıyoruz. Başlıca hedeflerimizden biri, Neandertal bedeninin farklı bölümlerinin zaman içinde nasıl evrimleştiğini daha iyi anlamak için anatomik çalışmalarımızı sürdürmek. Bir bakıma bu, yapmaya devam etmemiz gereken temel araştırma. Özellikle büyüleyici bulduğum bir başka araştırma hattı da büyümeyle ilgili. Neandertal de bizimki gibi bir ergenlik dönemi boy atışı yaşıyor muydu? Ergenlikteki bu hızlanma türümüzün ayırt edici bir özelliği ama evrimsel kökenleri hakkında şaşırtıcı derecede az şey biliyoruz. El Sidrón’da üç ergenin kalıntılarına sahibiz. Bu da bize mevzubahis soruyu araştırmak için mükemmel bir fırsat sunuyor.
Yamyamlık sorusu da hâlâ açık...
Öyle. El Sidrón bireylerinin yamyamlığa maruz kaldığına dair açık kanıtlarımız olsa da bu pratiklerin tam doğası ve olası kültürel anlamı hâlâ cevapsız sorularla çevrili. Araştırmayı sürdürüyoruz ve önümüzdeki aylarda yeni bulgular yayımlamayı umuyoruz. Bir diğer büyük yönelim de antik DNA üzerine çalışmaların, antik proteinleri analiz eden yeni tekniklerle birlikte sürdürülmesi. Amaçlarımızdan biri, El Sidrón Neandertallerini İberya Yarımadası’ndan Sibirya’ya kadar uzanan Neandertal topluluklarının daha geniş soy ağacı içine yerleştirmek.
Önümüzdeki yıllara dair sizi en çok heyecanlandıran ne?
Anatomi, büyüme, genetik, antik proteinler ve arkeoloji gibi tüm bu kanıt hatlarını bir araya getirerek Neandertalleri daha bütünlüklü bir biçimde anlama imkânı. Onları yalnızca soyu tükenmiş bir insan türü olarak değil, kendi evrimsel geçmişleri, biyolojik özellikleri ve yaşam biçimleri olan topluluklar olarak anlayabilmek.
*El Sidrón: İspanya’nın kuzeyindeki Asturias bölgesinde, yaklaşık 49 bin yıl öncesine tarihlenen on üç kişilik bir Neandertal grubunun kalıntılarının bulunduğu mağara.
*Mitokondriyal DNA: Genetik malzememizin yalnızca anneden çocuğa geçen ve anne soyunun izlenmesini sağlayan küçük bir bölümü.
*Babayerlilik: Erkeklerin doğdukları grupta kaldığı, kadınların ise başka gruplara katılmak üzere ayrıldığı toplumsal düzen.
*Homo Antecessor: Kuzey İspanya’daki Atapuerca’da bulunan Gran Dolina alanından tanınan, yaklaşık 850 bin yıl öncesine tarihlenen erken bir insan türü. Bilinen en eski yamyamlık kanıtlarından bazıları bu türe ait.
*Orta Pleistosen: Yaklaşık 780 bin ile 130 bin yıl öncesi arasındaki jeolojik dönem. Neandertallerin ataları Avrupa’da bu dönemde ortaya çıktı.
*FOXP2: Konuşmayı mümkün kılan beyin ve kas mekanizmalarında rol oynayan bir gen.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish