İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin yanında hep çocuktur. Saçlarına aklar düşse, hayatın bütün yollarından geçse, nice makamlar görse, nice insanın derdine ortak olsa da annesinin gözlerinde hep o ilk günkü çocuktur. İnsan bazen bir ömür boyunca büyüdüğünü zanneder ta ki annesini kaybedene kadar. Çünkü annesi hayattayken dünyanın bir yerinde hâlâ sığınabileceği bir kapı, dönüp bakabileceği bir çift göz, kendisini herkesten önce anlayacak bir yürek vardır.
Ben, Mesut Değer… Avukat, araştırmacı yazar, milletvekili…
Hayatım boyunca insanların sorunlarını çözmeye, başkalarının derdine çare bulmaya, adaletin ve hakkaniyetin peşinden yürümeye çalıştım. Nice insanın yükünü omuzladım, nice kapıyı başkaları için çaldım. Ama bütün bunların ötesinde, 94 yaşındaki annesinin gözlerinin içine baktığında hâlâ onun çocuğu olan biriydim.
Şimdi annem yok.
Ve ben, ilk defa gerçekten büyüdüğümü hissediyorum.
Çünkü insanın çocukluğu, nüfus kâğıdındaki yaşla bitmiyor.
Bazen bir anne son nefesini verdiğinde, insanın içindeki çocuk da evsiz kalıyor.
Annem Hacı Fatma Değer'di. Babam Hasan Değer'in eşi (babamın 3 eşi vardı), 19 erkek ve 8 kız evladın annesi, yüzlerce torunun ninesi… Ailemizin hafızası, evimizin bereketi, kapımızın eşiğindeki merhametti. Ailemiz yüzlerce insana uzanan büyük bir çınardı; annem ise o çınarın köklerine su taşıyan, dallarını bir arada tutan görünmez kuvvetti.
Ama annemi anlatmak için kaç çocuk büyüttüğünü, kaç toruna sarıldığını ya da kaç insanın hayatına dokunduğunu söylemek yetmez. Onu asıl anlatan, kendi hayatından vazgeçmeyi göze alarak çocuklarının geleceğine nasıl sahip çıktığıdır.
Benim hikâyemde annem, yalnızca beni dünyaya getiren kadın değil, benim dünyamı değiştiren insandır.
Bir annenin verdiği hukuk mücadelesi
1980 yılıydı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. O günün koşullarında, çevremde birçok insan başka şeyler düşünürken, benim okumam için en çok çırpınan kişi annemdi. O, eğitimimin yalnızca benim hayatımı değil, belki de benden sonra gelecek insanların hayatlarını da değiştireceğine inanıyordu.
Bazen insanın kaderini değiştiren şey, büyük imkânlar değil, bir tek insanın sarsılmaz inancıdır.
Annemin elinde bugünün imkânları yoktu. Çocuklarını okutmak için önüne serilmiş yollar, hazır kaynaklar, güvenli gelecekler de yoktu. Ama onda, bütün bunlardan daha kıymetli bir şey vardı: İnanç ve fedakârlık.
Diyarbakır hasır bileziğini bile verdi bana. Bir annenin kolundaki bilezik, yalnızca altın değildir. O bilezikte yılların emeği, hatıralar, düğünler, bayramlar, belki de hiç gerçekleşmeyen hayaller vardır. Annem o bileziği bana verirken aslında geçmişinden bir parçayı geleceğime emanet ediyordu.
Ben o bileziğin yalnızca maddi değerini değil, taşıdığı anlamı da hayatım boyunca unutmadım. Annem, bileziğini vererek beni okula gönderdi; ben o fedakârlığın hakkını verebilmek için ömrüm boyunca çalıştım.
Hukuk fakültesini bitirdim. Siyasete girdim. İnsanların sorunlarıyla ilgilendim. Birilerinin derdine çare olabilmek, birilerinin kapısını çalabileceği güvenilir bir insan olmak istedim.
Bütün bunların arkasında annemin sesi vardı:
Büyüklere saygı göster, küçüklere sevgiyle yaklaş. İnsanların işine koş. Kimsenin hakkını yeme. İnsanlık adına yapabileceğinin en iyisini yap.
Belki bu sözleri her zaman aynı cümlelerle söylemedi. Ama hayatıyla bana öğrettiği buydu. Annem, insanların beni yalnızca bir avukat, bir siyasetçi ya da bir milletvekili olarak görmesini istemedi. İnsanların zor zamanlarında kapısını çalabileceği, derdini anlatabileceği, güvenebileceği bir insan olmamı istedi.
Bir insanın sahip olabileceği en büyük makamın, başka insanların yüreğindeki güven olduğunu ondan öğrendim.
Bugün dönüp hayatıma baktığımda anlıyorum: Benim mesleğim hukuk olabilir, uğraşım siyaset olabilir, yazdıklarım araştırmalarım olabilir. Ama bütün bunların öncesinde annemin bana verdiği bir ahlak vardı. O ahlak, hiçbir diploma ile kazanılmazdı, hiçbir makamla satın alınamazdı.
Annem bana bir meslekten önce insan olmayı öğretti.
Bir annenin hiç kapanmayan yarası
Hayatın bazı acıları vardır, üzerinden yıllar geçer ama zaman onları iyileştirmez. İnsan yalnızca o acıyla yaşamayı öğrenir. Annemin hayatında böyle bir yara vardı: Oğlu yani kardeşim Metin.
1988 yılında oğlu Metin Değer kırsala gitmişti. 1993 yılında öldüğü bilgisi ortaya çıkmıştı ancak ölümünün kamuoyuna açıklanması 2015 yılını buldu. Annem, bütün bu yıllar boyunca Metin'in bir gün döneceğine, yaşadığına inandı. Onun için umut, yalnızca bir duygu değildi; hayata tutunmanın biçimiydi.
Bir anne, evladının ölümünü kabullenemediğinde yalnızca bir gerçeğe direnmez. Aynı zamanda evladının çocukluğunu, sesini, evin içindeki ayak seslerini, birlikte yaşadıkları bütün günleri korumaya çalışır. Belki de insan yüreği, dayanamayacağı bir acının kapısını hemen açmaz. O kapının önünde yıllarca bekler.
Annem de bekledi.
Yıllarca Metin'in döneceğine inandı. Belki bir gün kapı açılacak, belki uzaktan bir ses duyulacak, belki de oğlu hiçbir şey olmamış gibi içeri girecekti. Bir annenin kalbinde umut, bazen bütün gerçeklerden daha uzun yaşar.
Ahmet Kaya'nın "Ağlama Anne" diye bilinen, "Saçlarına ak düşmüş, ağlama anne", "bir gün gelirim" sözleriyle yüreğe dokunan türküsü, annemin içinde taşıdığı fırtınanın sesiydi. O türküyü dinledikçe ağlardı. Fakat ağlamasını çoğu zaman kendi içinde yaşar, acısını çocuklarına yansıtmamaya çalışırdı.
Dışarıdan bakıldığında güçlüydü. İnsanlarla konuşur, evine geleni ağırlar, sorunlarını dinler, hayatın akışına ayak uydururdu. Oysa yüreğinin bir köşesinde yıllarca dinmeyen bir fırtına kopuyordu.
Bir anne bazen bütün ailesini ayakta tutabilmek için kendi yıkıntılarının üzerinde durur.
Annemin Metin'e duyduğu özlem de böyleydi. Acısını göstererek değil, saklayarak yaşadı. Belki de bazı yaraların en ağır tarafı, insanın onları anlatacak kelimeleri bulamamasıdır.
Hastanede, yaşamının son günlerinde, yoğun bakımda yatarken ilk kez oğlunun adını tekrar tekrar söyledi:
Metin… Metin…
O an, yılların sessizliği birdenbire çözülmüştü sanki. 94 yaşındaki annem, bedeninin bütün gücünü kaybettiği o yerde, ömrünün en eski acısına sesleniyordu. Yıllarca içinde sakladığı hasret, belki de son kez dudaklarından dökülüyordu.
İnsan ömrünün sonunda neleri hatırlar, hangi yüzleri çağırır, hangi kapının önünde bekler? Bilmiyorum. Ama annemin o gün Metin'i çağırışını hiç unutmayacağım.
Belki bir annenin kalbinde zamanın hükmü yoktur. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, evlat hep evlattır. 94 yaşında da olsa insan, kaybettiği çocuğunun adını aynı yerinden, aynı sızıyla söyleyebilir.
Annemin yarası, onunla birlikte toprağa gitti. Ama o yaranın hikâyesi bizim ailemizin hafızasında yaşamaya devam edecek.
Herkese açık bir kapı, kendine ait bir yalnızlık
Babam Hasan Değer, uzun yıllar milletvekilliği yaptı. Annem, bu siyasi hayatın içinde de ailenin görünmeyen emeğini taşıyan insandı. Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Ferruh Bozbeyli, Necmettin Erbakan'dan Bülent Ecevit'ten Deniz Baykal'a kadar ülkenin farklı siyasi çizgilerinden pek çok ismi evimizde ağırladı. Onlar için yemekler hazırladı, sofralar kurdu, insanları bir araya getirdi.
Siyaset, çoğu zaman kürsülerde yapılan konuşmalarla, verilen demeçlerle, alınan kararlarla anlatılır. Oysa siyasetin arkasında, insanları ağırlayan evler, hazırlanan sofralar, sabırla sürdürülen ilişkiler ve görünmeyen emekler vardır. Annem o hayatın içindeydi fakat hiçbir zaman yalnızca bir siyasetçinin eşi olarak yaşamadı. Kendi iradesi, kendi düşünceleri, kendi dünyası vardı.
Kapısı herkese açıktı. Türkiye'nin dört bir yanında yaşayan çocukları vardı ama kendi evini terk etmedi. Gelenleri geri çevirmedi, yardım isteyenlere elinden geldiğince destek oldu. Onun evinde misafir olmak için bir makam sahibi olmak, bir siyasi kimlik taşımak gerekmezdi. İnsan olmak yeterdi.
İlkokul mezunu olmasına rağmen Türkçenin yanında Kürtçe, Arapça, Zazaca ve Latince bilmesi; okuması, konuşması, televizyonlardaki tartışma programlarını izlemesi, siyasi gelişmeleri yakından takip etmesi, onun ne kadar geniş bir dünyaya sahip olduğunu gösteriyordu.
94 yaşındaydı ama zihni hayatın içindeydi. Ülkenin meselelerini takip eder, gelişmeleri değerlendirir, insanları tanır, olup bitenleri anlamaya çalışırdı. Yaş almak, onun için dünyadan kopmak anlamına gelmiyordu.
Bir gün hastanede yatarken bir psikiyatri hocasına, "Annemin ruh sağlığının ve kafa yapısının durumunu öğrenelim, muayene edelim" diye konuşmam üzerine doktor annemin kaldığı odaya girdi. Doktorun anneme söylediği, "Yılların acılarını, özellikle oğlu Metin'in kaybıyla ilgili yaşadıklarını, sorunlarını hep içine atmışsın ve bu sorunlar dağ gibi oldu. Bunu benimle paylaş ki yardımcı olmaya çalışayım" dedi.
Hocamız annemi değerlendirdikten sonra odadan çıktığında, "Anneniz bizden sağlam" dedi.
Yıllarca biriktirdiği acıları paylaşması gerektiğini söylediğimde annemin verdiği cevap ise onun dünyasını özetliyordu:
Seni tanımıyorum ki paylaşayım.
Bu cümlede hem bir mesafe hem de büyük bir hayat tecrübesi vardı. Annem, herkese kapısını açan, herkesi dinleyen, herkesin derdine koşan bir kadındı. Ama kendi derdini anlatmak için güvenmek, birini tanımak, onunla bir bağ kurmak istiyordu.
Başkalarının yükünü taşımak kolaydı belki. Kendi yükünü bir yabancının önüne bırakmak ise onun için o kadar kolay değildi.
İşte annem böyle bir insandı. Dışarıdan güçlü, içeride derin; konuştuğunda hayatın içinden, sustuğunda yılların yükünü taşıyan bir kadın.
Bir hayatın içine sığan büyük çelişkiler
Annemin hayatı, yalnızca aile hatıralarından ibaret değildi. O hayatın içinde bu ülkenin toplumsal gerçekleri, gelenekleri, dönüşümleri ve zaman zaman insanı gülümseten, zaman zaman da derinden düşündüren çelişkileri vardı.
Babamın ilk evliliğinden olan çocuklarıyla annem arasında da kendine özgü bir aile hikâyesi bulunuyordu. İlk evlilikte resmî nikâh olmadığı için çocukların nüfus kayıtları resmî nikâhlı annemin üzerine yapılmıştı. İlk çocuğuyla arasında yalnızca 11 yaş vardı. Bu nedenle annem, yıllar sonra çocuk gelin tartışmalarında anılan bir kadın hâline geldi.
2004 yılında, Avrupa Birliği sürecinde çocuk evliliklerinin yasaklanması tartışmaları yaşanırken, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı annemi bu konuyla ilgili olarak sanık sıfatıyla çağırdı.
Düşünün: Bir ömür boyunca çocuklarını büyütmüş, ailesini bir arada tutmuş, evinin kapısını herkese açmış, hayatını başkalarının ihtiyaçlarına adamış bir kadın… Yıllar sonra, geçmişin koşulları içinde şekillenmiş bir aile hikâyesi nedeniyle adli bir sürecin içinde kendini buluyor.
Bu anıyı bugün anlatırken, geçmişi bugünün ölçüleriyle yargılamanın kolaylığını da, insanların hayatlarının bazen resmî kayıtların içine sığmayan taraflarını da düşünüyorum. Annemin hayatı, tek bir sıfatla açıklanamayacak kadar genişti. O, kendi döneminin toplumsal koşullarını taşıyan, bütün çelişkileriyle yaşayan, seven, büyüten, koruyan ve direnen bir kadındı.
Onun hikâyesini anlatmak, yalnızca annemi anlatmak değildir. Aynı zamanda bir dönemin aile yapısını, kadınların görünmeyen emeğini ve hayatın insanlara yüklediği rollerin ağırlığını anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bazı insanların hayatı, yalnızca kendi ömürlerinden ibaret değildir; yaşadıkları toplumun da aynasıdır.
Son bakış
Haziran 2026'da annemin kalça kemiği kırıldı. Ameliyat sonrası o tarihten sonra hayatı giderek zorlaştı. Bedeninin hareket kabiliyeti azaldı. Eylül ayı başında yoğun bakım süreci başladı. 7 Ekim 2026'da hayata gözlerini yumdu. 94 yaşındaydı ve 40 günlük yoğun bakım sürecinde yanından ayrılmadım. Morgda annemin alnını öptüğümde "Yolun açık olsun annem" cümlesini mırıldandım.
Vücudu artık hareket edemiyordu ama zihni yerindeydi. Gelenleri tanıyordu. Yüzleri seçiyor, kimlerin yanına geldiğini biliyordu. Konuşması zamanla kaybolmuştu; kelimeler dudaklarından çıkamasa da gözleri hâlâ konuşuyordu.
Hayatı boyunca namazını kılmış, Kur'an'ı ezberlemiş bir kadındı. Son günlerinde de sürekli olarak Allah'ın adını anıyor, "Allah, Allah" diye sesleniyor, geçmişte kaybettiğimiz büyüklerinin isimlerini söylüyor, ölülerimizi hatırlıyordu.
Sanki hayatının bütün kapıları birer birer açılıyor, geçmişten insanlar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Belki de insan, son yolculuğuna çıkarken yalnızca yaşadığı günleri değil, sevdiği herkesi de yanında götürmek istiyordu.
Bir gün gülümseyerek, "Ben gidiyorum" dedi.
Bu sözün ne kadarını bilinçli söylediğini, ne kadarını içindeki bir duyguyla dile getirdiğini bilemem. Ama o cümle, hafızama kazındı.
Son gününde annemle uzun uzun bakıştık. Konuşamıyordu. Ben de gözlerinin içine bakıyordum. Yıllarca bana yol gösteren, benim için mücadele eden, ne zaman yorulsam varlığıyla güç bulduğum kadın karşımdaydı. Ama bu kez ona söylemek istediklerimi kelimelere dökemiyordum.
Bir insanın hayatında bazı anlar vardır, ne söylesen eksik kalır. Ne kadar konuşsan, ne kadar sarılsan, ne kadar beklesen de zamanın elinden tutamazsın.
O gün öğle vakti içime tarif edemediğim bir his çöktü. Sanki odanın havası değişmiş, ölüm sessizce kapıya dayanmıştı. Annemin sırtındaki yaralar için pansuman yapılacaktı. Bir süreliğine dışarı çıktım.
Döndüğümde annem vefat etmişti.
Bir ömrün bütün hatıraları, insanın içine bir anda sığar mı? Çocukluğum, gençliğim, hukuk fakültesini kazandığım gün, annemin bana verdiği hasır bilezik, onun nasihatleri, Metin'i çağıran sesi, hastane odasındaki son bakışımız… Hepsi bir anda içimde birbirine karıştı.
Oysa ben, annemin karşısında hâlâ çocuktum.
O an, insanın hayatta ne kadar çok şey yapmış olursa olsun, annesinin ölümüne hazırlanamaması gerektiğini anladım. Çünkü anne kaybı, yalnızca bir insanın kaybı değildir. Çocukluğunun tanığı, geçmişinin canlı hafızası, seni sen yapan hikâyenin en eski anlatıcısı da gider.
Annemin gözleri kapandığında, benim hayatımın bir dönemi de kapandı.
Diyarbakır'ın uğurladığı anne
Annemin ardından 3 gün boyunca taziyemiz vardı. On binlerce insan geldi. Diyarbakır'ın siyasetçileri, bürokratları, sivil toplum temsilcileri, dostlarımız, akrabalarımız ve Türkiye'nin farklı illerinden gelen insanlar…
İnsanlar Kur'an okudu, hatimler indirip anneme hediye etti. Kimi bir hatırasını anlattı, kimi sessizce başsağlığı diledi, kimi gözyaşlarını tutamadı.
Taziye kabulünü İstanbul ve Ankara'da yaptık.
O günlerde şunu düşündüm: Bir insanın gerçek mirası, geride bıraktığı mal varlığı ya da sahip olduğu makamlar değildir. Gerçek mirası, yokluğunda kaç insanın kalbinde bir boşluk açtığıdır.
Annemin evinin kapısından giren insanlar, onun yalnızca bizim annemiz olmadığını gösteriyordu. O, birçok insanın hayatına dokunmuş, nice insanın derdini dinlemiş, elinden geldiğince yardım etmişti. Kimi için bir büyüktü, kimi için bir sırdaştı, kimi için bir evin sıcaklığıydı.
Diyarbakır onu uğurlarken aslında kendi hafızasının da bir parçasını uğurluyordu.
Fakat hiçbir kalabalık, bir evladın içindeki boşluğu dolduramıyor. Binlerce insanın taziyeye gelmesi, binlerce güzel sözün söylenmesi, annemin ne kadar sevildiğini gösteriyor; ama akşam olup herkes evine döndüğünde, insan kendi sessizliğiyle baş başa kalıyor.
İşte o zaman anlıyorsun: Kalabalıklar bir insanı uğurlar, ama özlem tek başına yaşanır.
Annem yoksa şimdi büyüdüm
Bugüne kadar pek çok insanın derdine ortak oldum. Hukukun içinde, siyasetin içinde, toplumsal yaşamın farklı alanlarında mücadele ettim. Zaman zaman ağır sorumluluklar üstlendim, kararlar verdim, insanlara yol göstermeye çalıştım.
Ama annem hayattayken, bütün bunların arkasında kendimi hâlâ bir çocuk gibi hissedebildiğim bir yer vardı.
Başarılarımı anlatabileceğim, üzüntülerimi paylaşabileceğim, bir şey başardığımda gözlerine bakıp sevincini görebileceğim bir anne…
Bazen insanın en büyük gücü, arkasında duran birinin varlığını bilmektir. O kişi konuşmasa da, sana öğüt vermese de, yalnızca hayatta olduğunu bilmek yeterlidir.
Şimdi bir şeyi daha iyi anlıyorum: Annemin yaşadığı ev, yalnızca bir ev değildi. Çocukluğumun adresiydi. Onun sesi, geçmişimin sesiydi. Beni tanıyan gözleri, kim olduğumu bana hatırlatan aynaydı.
O aynanın karşısında artık tek başımayım.
Annemin bana verdiği hasır bileziğin anlamı, bugün benim için daha da büyüdü. O bilezikle yalnızca bir üniversite eğitiminin kapısı açılmamıştı. Bir annenin evladına duyduğu inanç, bir kadının kendi imkânlarından vazgeçerek başka bir hayatı mümkün kılma iradesi de bana emanet edilmişti.
Şimdi o emaneti daha ağır hissediyorum. Çünkü artık nasihatlerini dinleyebileceğim, yüzüne bakabileceğim, elini tutabileceğim annem yok. Ama onun bana öğrettikleri var. İnsanlara karşı sorumluluğum, adalete olan inancım, başkalarının derdine kayıtsız kalmama çabam var.
Annemin ardından kendime söz veriyorum: Onun bana öğrettiği insanlığı, onun bana emanet ettiği vicdanı yaşatmaya devam edeceğim. İnsanların güvenebileceği bir kapı olma çabasını sürdüreceğim. Çünkü annemin benden istediği en önemli şey buydu.
Belki de evlat olmanın gerçek sorumluluğu, annemiz hayattayken ona sarılmak kadar, o gittikten sonra bize bıraktığı iyiliği yaşatmaktır.
Yine de ne söylersem söyleyeyim, içimdeki boşluğun karşılığı yok.
Bazen telefonun öbür ucunda sesini duymayı istiyorum. Bazen bir haber aldığımda ona anlatmak, bir konuda karar verirken fikrini sormak, bir günün yorgunluğunu onun yanında unutmak istiyorum. Bazen de hiçbir şey söylemeden yanına oturmak…
İnsan annesini kaybedince, yalnızca onunla konuşma imkânını kaybetmiyor; onun yanında susabilme huzurunu da kaybediyor.
Şimdi anlıyorum ki insanın yaşı kaç olursa olsun, annesi hayattaysa çocukluğunun bir parçası hâlâ güvendedir. Anne gidince çocukluk da insanın elinden kayıp gider. Geriye hatıralar, öğütler, fotoğraflar, birkaç eşya ve hiçbirinin dolduramadığı bir boşluk kalır.
Annem Hacı Fatma Değer, 94 yıllık ömrünü tamamladı. Bir aileyi büyüttü, evlatlarına yol açtı, acılarını içine gömdü, sevdiklerini hiç unutmadı. Bize yalnızca bir aile tarihi değil, yaşanmış bir ahlak bıraktı.
Ben de onun evladıyım.
Bundan sonra annemi aradığımda açılacak bir telefon, kapısını çaldığımda beni karşılayacak bir yüz, gözlerinin içine baktığımda kendimi yeniden çocuk hissedeceğim bir dünya olmayacak.
Ama onun sesi, hayatımın içinde yaşamaya devam edecek.
Bir annenin evladına bıraktığı en büyük miras, arkasından ağlanacak bir hayat değil, ardından yürünecek bir yoldur.
Ben o yolda yürümeye devam edeceğim.
Yalnızca artık yolun bir yerinde dönüp bakacağımda beni bekleyen annemi göremeyeceğim.
Ve galiba insanın büyümesi tam da budur: Hayatın bütün yüklerini omuzlayabilecek yaşa geldiğinde, omzuna başını koyabileceğin insanı kaybetmek…
Ben Mesut Değer'im. Avukatım, araştırmacı yazarım, milletvekilliği yaptım. Hayat bana nice sorumluluk yükledi. Ama annem hayattayken, bütün bunların ötesinde onun çocuğuydum.
Annem yoksa şimdi büyüdüm.
Ne acı ki insan bazen büyüdüğünü, annesini kaybettiği gün anlıyor.
Anneciğim…
Sen bana okumayı, insan olmayı, başkalarının derdine koşmayı, vicdanla yaşamayı öğrettin. Gençliğimin yolunu açtın, hayatımın temelini attın. Senin verdiğin hasır bilezik, benim için bir ömrün en kıymetli emaneti olarak kalacak.
Ben şimdi sensizliğin içinde, senden öğrendiklerimle yaşamayı öğreneceğim.
Ama bil ki hangi yaşta olursam olayım, hangi makamda bulunursam bulunayım, hangi yolları geçersem geçeyim, içimde hep senin çocuğun olarak kalacağım.
Allah sana rahmet eylesin, mekânın cennet olsun.
Ben büyüdüm anne…
Ama keşke, biraz daha çocuğun olarak kalabilseydim.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish