Türkiye'nin 10 yıldaki güvenlik derinliği, denizaşırı varlık ve stratejik yeniden konumlanma

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika paradigmasında derin bir kırılma noktası oldu. Geçen zaman 10 yıl (2016-2026). “Sıfır sorun” ve görece pasif denge siyasetinden aktif güvenlik derinliği, sınır ötesi kalıcı varlık ve savunma sanayii temelli güç projeksiyonuna geçiş bu tarihten sonra hızlandı. 10 yıllık süreçte Türkiye hem iç tehditlere karşı direnç inşa etti hem de Suriye ve Irak’ta operasyonel derinlik oluşturdu, Körfez’den Afrika’ya uzanan üs ağları kurdu ve savunma sanayiini küresel ölçekte rekabetçi bir aktöre dönüştürdü. Bu makale, 15 Temmuz sonrası dönemin askerî, stratejik ve diplomatik ana hatlarını bütüncül bir çerçevede değerlendiriyor.


İç direnç ve savunma sanayii atılımı

2016 sonrasında güvenlik bürokrasisinde kapsamlı bir yeniden yapılanma yaşandı. Bu süreç, savunma sanayiinde yerlilik ve millîlik vurgusunun stratejik bir zorunluluk hâline gelmesiyle örtüştü. 2016 öncesinde önemli ölçüde ithalata bağımlı olan alanlarda hızlı bir yerlileşme ivmesi yakalandı. İnsansız hava araçları (TB2, AKINCI, TB3, KIZILELMA), hava savunma sistemleri (SİPER ve Çelik Kubbe mimarisi), ana muharebe tankı (Altay) ve 5. nesil savaş uçağı (KAAN) projeleri, deniz kuvvetleri projeleri hem operasyonel ihtiyaçlara cevap verdi hem de ihracat kapasitesi yarattı. 2025 itibarıyla savunma ihracatı 10 milyar doları aştı, 2026’da 11 milyar dolar eşiğinin geçildiği açıklandı. Uzay alanında da atılımlar oldu: Türkiye Uzay Ajansı, haberleşme, gözlem ve istihbarat uyduları, derin uzay programı, özel sektör ve küp uydular. Bu dönüşüm, Türkiye’yi yalnızca tüketici değil, bölgesel güç projeksiyonunda üretim ve teknoloji aktaran bir konuma taşıdı.


Sınır ötesi operasyonlar ve kalıcı etki: Suriye ve Irak

Suriye’de 2016’dan itibaren başlayan Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, Türkiye’nin sınır güvenliği konseptini “güvenli bölge” ve etkili üs bölgeleri mantığına dayandırdı. Kuzey Suriye’deki bu varlık, hem PKK/YPG terör tehdidini sınırlandırdı hem de muhalif unsurlara (özellikle Suriye Millî Ordusu) destek sağladı. Aralık 2024’te muhaliflerin hızlı ilerleyişi sonucu Şam’ın düşmesi ve Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçması, bu sürecin en dramatik sonucunu oluşturdu. Türkiye doğrudan büyük çaplı bir kara harekâtına girmedi; ancak kuzeydeki unsurların desteği ve diplomatik süreçte (Doha görüşmeleri dâhil) oynadığı rol, rejim değişikliğinin mümkün olduğunca kontrollü gerçekleşmesine katkı sağladı. Esad sonrası dönemde Türkiye, sınır güvenliği, mülteci geri dönüşü ve yeni Suriye yönetişimi dosyalarında daha etkin bir pozisyon üstlendi.

Irak’ta ise Pençe serisi (2019’dan itibaren) ve özellikle Pençe-Kilit operasyonu, terör örgütü PKK’nın sınır hattındaki hareket serbestisini ciddi biçimde kısıtladı. Metina, Zap, Avaşin-Basyan ve Hakurk hatlarında kurulan üs bölgeleri, Türkiye’yi sınırdan 15-30 kilometre derinlikte yerleşik bir aktör hâline getirdi. 2025’te PKK’nın örgütsel fesih ve silah bırakma kararı, 2026’da ise terör kampı bölgelerinin boşaltılması, bu operasyonel baskının diplomatik ve istihbarat boyutuna evrildiğini gösteriyor. Başika Üssü’nün Irak’a kademeli devri tartışmaları da Irak devlet otoritesinin güçlenmesi ve terör örgütü PKK tehdidinin azalmasıyla (sonlanması yolunda) bağlantılı bir “durum değişikliği” arayışını yansıtıyor.


Denizaşırı üsler ve askerî konuşlandırmalar

Türkiye’nin yurt dışı askerî varlığı, 15 Temmuz sonrası belirgin biçimde genişledi:

• Katar: 2014-2015 anlaşmalarıyla kurulan Türk-Katar Ortak Kuvvet Komutanlığı, 2017 Körfez ablukası sırasında caydırıcı bir unsur hâline geldi. Eğitim ve ortak tatbikat odaklı bu varlık, Basra Körfezi’nde stratejik bir ayak izi oluşturdu.
• Somali (TURKSOM): 2017’de Mogadişu’da açılan üs, Türkiye’nin en büyük denizaşırı askerî eğitim tesisi oldu. Somali ordusunun kapasite inşasına yönelik bu varlık, Afrika açılımının güvenlik ayağını temsil ediyor.
• Libya: 2019 güvenlik ve deniz yetki anlaşmalarının ardından 2020’den itibaren (TBMM tezkeresiyle) danışmanlık, eğitim ve SİHA desteği sağlandı. Misrata ve Vatiyye üzerinden yürütülen faaliyetler, hem meşru hükûmete destek hem de Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan doktrinini pekiştirdi. Son dönemde hem Trablus hem Bingazi ile ilişki kurulması, “tek Libya” yaklaşımına geçişin işaretlerini taşıyor.
• KKTC ve Kuzey Irak/Suriye: KKTC’deki kalıcı varlık en büyük yurt dışı mevcudiyetini oluştururken Irak ve Suriye’deki üs bölgeleri operasyonel ihtiyaçlara göre şekilleniyor.

Bu ağ, yalnızca terörle mücadele değil, enerji ve ticaret koridorları (Kızıldeniz, Basra Körfezi) üzerinde de söz sahibi olma arzusunu yansıtıyor.


Büyük güç ilişkileri ve yeni ittifaklar

Patriot talebinin karşılanmaması, S-400 alımı (2017 anlaşması, 2019 teslimatı) ve F-35 programından çıkarılma, Türkiye’nin konumunu gerilimli hâle getirdi. Bu süreç, yerli ve millî sistemlerin geliştirilmesinde etkili oldu. Türkiye’nin bugün için hem öz üretimde hem de dış alımlarda önemli projeleri var.

Türkiye’nin 2026 NATO Ankara Zirvesi’nde aktif rol üstlenmesi, ittifak içi diyaloğun sağlamlığını gösterdi. Astana süreci (Suriye), Şuşa Beyannamesi (Azerbaycan) ve Ağustos 2026’da Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ankara’nın çok kutuplu bir güvenlik mimarisi arayışını ortaya koyuyor. Rusya ile hem iş birliği (tahıl koridoru, Suriye koordinasyonu) hem de rekabet (Libya, Ukrayna) devam ediyor.


Gelişen bölgesel risk tablosu

Analize bir de bu 10 yılın içindeki çatışmaları hatırlatmakta yarar olacak. Rusya-Ukrayna Savaşı, Karadeniz’deki gelişmeler, Avrupa güvenliği, İsrail’in bölgeye fiilî baskısı, ABD-İsrail-İran Savaşı, Hürmüz Boğazı sorunu, Husilerin Suudi Arabistan’a ve Kızıldeniz’e baskısı, Azerbaycan-Ermenistan Savaşı vb. Eğer Türkiye bu riskli döneme 15 Temmuz öncesindeki şartlarda girseydi, şimdi düşünme zamanı: Acaba nasıl sonuçlar alınırdı? Bu analiz bize, makalede özetle sıralanan gelişmeler kapsamında Türkiye’nin gelişen risklere hazırlıklı girmesiyle alakalı bir sonuç veriyor.


Sonuç: Stratejik durum değişikliği

2016-2026 dönemi, Türkiye için bir durum değişikliğine karşılık hazır bulunuşluluk ve gelişme süreci oldu; fiilen sınır ötesinde ve çok yönlü ve katmanlı bir şekilde dış politikada etkili olundu. Sınır ötesi etkili varlık, savunma sanayii atılımı ve denizaşırı üs ağı, ülkenin güvenlik derinliğini artırırken Suriye’deki rejim değişikliği ve Irak’taki terör örgütü PKK sürecindeki gelişmeler yeni fırsatlar ve riskler yarattı. Elbette bütün bunlar kendiliğinden değil, Türkiye’nin inisiyatifiyle gerçekleşti. Genel bir cümle: Bu dönüşümün sürdürülebilirliği, ekonomik kapasite, iç siyasi istikrar ve bölgesel aktörlerle yönetilen gerilimlere bağlı. Özel cümle: Türkiye artık yalnızca tepki veren değil, bölgesel ve sınır ötesi ölçekte inisiyatif alan bir aktör konumunda. Önümüzdeki dönemde bu varlıkların nasıl konsolide edileceği veya yeniden tanımlanacağı, Türkiye’nin stratejik yönelimini belirleyecek.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU