Giriş: Jeososyolojik eşik ve 1914 kopuşu
1914 yılı, yalnızca Avrasya’yı kan gölüne çeviren Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı değil; asırlar boyunca organik bağlarla örülmüş Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan Türk ve İslâm medeniyet havzasının kurumsal, zihinsel ve jeopolitik olarak parçalanışının miladıdır. Bu kadim zemin, modern manada merkeziyetçi ve katı bir bürokratik devlet aygıtı değildi; imparatorluk sınırlarını aşan, kendiliğinden işleyen, doğal ve geçişken bir medeniyet ekosistemiydi.
Yirminci asrın eşiğinde Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası hasım iki emperyal güç olarak karşı karşıya dursalar da, bu iki yapının idaresi altında yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar arasında beşerî, fikrî, dinî ve lisani sınırlar son derece akışkandı. 1914 öncesi medeniyet mimarisi, birbirini tamamlayan dört temel taşıyıcı sütun üzerinde yükselmekteydi:
• Ortak yazı ve imla havzası: Metin ister İstanbul’da, ister Bahçesaray’da, ister Kazan’da, Tebriz’de ya da Kaşgar’da basılsın; Arap-Fars kökenli müşterek alfabe kullanılmaktaydı. Yerel şive ve ağız farkları, harflerin asırlık imla geleneği sayesinde metne doğrudan aksetmez; bir Kazan aydını ile Dersaadet münevveri aynı metni kendi fonetiğiyle seslendirse dahi zihinde oluşan mana ortaklığı zevale uğramazdı. Semerkant’taki bir talebe, Süleymaniye Kütüphanesi’nden çıkan bir eseri hiçbir ek filolojik hazırlığa ihtiyaç duymadan doğrudan mütalaa edebilirdi.
• Müşterek edebî lisan havzası: Yerel ağızların ve lehçelerin üstünde tanzim edilen müşterek bir yüksek edebî ve fikrî dil mevcuttu. Merhum İsmail Gaspıralı’nın 1883’te Kırım Bahçesaray’da neşretmeye başladığı ve araştırmacıların Dilde, Fikirde, İşte Birlik şiarıyla andığı Tercüman gazetesi, İstanbul Türkçesi omurgasında ortak medeniyet kavramlarıyla harmanlanmış bir lisan kurmuştu. Bu neşriyat; Bakü’de petrol zengini Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in konağında, Taşkent’teki Cedid mekteplerinde, Tebriz çarşısında ve Dersaadet kahvehanelerinde bir tercümana ihtiyaç kalmaksızın aynı tabiiyetle okunurdu. Nadir Devlet’in Gaspıralı biyografisinde tescil ettiği üzere; "İstiklal", "hürriyet", "medeniyet", "maarif", "irfan" ve "terakki" kelimeleri coğrafyanın tamamında tek bir zihnî yankı doğurmaktaydı.
• Pasaportsuz münevver ve irfan dolaşımı: Çarlık Rusyası ile Bâb-ı Âlî arasındaki diplomatik gerilimler ulema ve aydın hareketliliğini kesintiye uğratamadı. Zeki Velidi Togan’ın Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi eserinde tafsilatıyla naklettiği Yusuf Akçura (Kazan), Ali Merdan Topçubaşov (Bakü), Sadri Maksudi Arsal (Kazan), Karabağ’ın yetiştirdiği büyük fikir adamı Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Turan (Bakü); yalnızca kendi memleketlerinin değil, Jön Türk hareketinin, II. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanı’nın ve Türk Ocakları’nın kurucu aklı oldular. Akçura’nın kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset, bu coğrafyanın müşterek doğum sancısının bir ifadesiydi. Buhara’dan çıkan bir müderris Konya’da tefsir okutabilmekte; Dağıstanlı veya Kazanlı bir âlim İstanbul medreselerinde ders verebilmekte; hacca giden kafileler Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi gibi ilim ve irfan merkezlerinde ikamet ederek kıtasal müzakerelere katılabilmekteydi.
• Siyasi tebaalıktan ayrışmış "millet" şuuru: İnsanlar hukuki manada bir imparatorluğun tebaası sayılsalar da, aidiyet düzleminde kendilerini ulu bir medeniyet gövdesinin uzantısı kabul etmekteydiler. Türklük ile Müslümanlık birbirini dışlayan zıtlıklar değil, şahsiyeti tahkim eden sarsılmaz birer zırhtı. Bu idrak, hem kabile asabiyetini eziyor hem de küresel sömürgeciliğe karşı müşterek bir direnç hattı örüyordu.
1914 sonrasında yaşanan topyekûn harpler, imparatorlukların yıkılışı, Bolşevik İhtilali ve ulus-devlet inşa süreçleri, bu organik gövdeyi tam ortasından biçti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bölüm I: Jeopolitik makasın çift taraflı kapanışı (1920–1940)
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrasya coğrafyası, iki eski imparatorluğun enkazı üzerinde iki kurucu akla sahne oldu: Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyeti ve Moskova merkezli Sovyetler Birliği. Her iki başkentin de karşılaştığı en temel güvenlik dinamiklerinden biri, sınır aşırı ideolojik hareketlerin —özellikle Pantürkizm ve Panislamizm mefkûrelerinin— dizginlenmesiydi.
Bu dönemde genç cumhuriyet, iki kutuplu jeopolitik tehdit kuşağı arasında varoluşsal bir denge kurdu. Batı ittifakı nezdinde hilafet ve cihat tehdidinin sönümlenmesi ve hukuka bağlı bir muhatabın ortaya çıkması Lozan zeminini hazırladı; Doğu bloğu (Sovyet Rusya) ile ise Kafkaslar ve Türkistan’ı ihtilaftan uzak tutan, emperyalizme karşı güvenli bir sınır hattı tesisine dayalı 1921 Moskova ve Kars dengesi işletildi. Yusuf Sarınay’ın Türkiye’nin Doğu politikasını inceleyen araştırmalarında gösterdiği üzere Ankara, bu iki cephe arasında rasyonel bir denge unsuru olarak konumlandı.
1. Ankara cephesi: sınırların rasyonelleştirilmesi ve "optimum ulus-devlet" modeli
Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki kurucu kadro, imparatorluğun çöküşünü Trablusgarp’tan Balkanlar’a, Çanakkale’den Yemen’e kadar bizzat cephelerde tecrübe etmişti. Prusyalı askerî teorisyen Colmar von der Goltz’un (Goltz Paşa) Mekteb-i Harbiye sıralarında aşıladığı askerî rasyonalizm —yani savunulması imkânsız uç sınırları terk ederek müdafaası kabil dar çekirdeğe çekilme ve imparatorluk safralarından kurtulma anlayışı— kurucu aklın ana omurgasını şekillendirdi.
Devletin bekası, sınırları belirsiz ve demografik kapasiteyi aşan emperyal hayaller yerine, uluslararası hukukun tescil ettiği Misak-ı Millî hudutlarına bağlı, homojen, müstakil ve rasyonel bir ulus-devlet zemininde arandı. Atatürk’ün Nutuk’ta formüle ettiği temel yaklaşım bu realizmin kesin tesciliydi:
Çeşitli milletleri, ortak ve genel bir unvan altında toplamak ve bu çeşitli unsurlardan oluşan kitleleri aynı hukuk ve şartlar altında bulundurarak kuvvetli bir devlet kurmak parlak ve çekici bir siyasi tablodur; fakat aldatıcıdır. Hatta hiçbir sınır tanımayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet halinde birleştirmek, ulaşılamayacak bir hedeftir. Asırların ve asırlarca yaşamakta olan insanların kafalarında meydana getirdiği çok acı ve kanlı olaylar bu hedefin imkânsızlığını göstermiştir.
Bu güvenlik parametresi doğrultusunda şu kurumsal ve hukuki adımlar hayata geçirildi:
• Hilafetin İlgası ve Şer’iye Vekâletinin Kaldırılması (3 Mart 1924): Hilafetin ilgasıyla Ankara, sınır aşırı İslam dünyasının hamisi olma iddiasından ve bu iddianın getireceği askerî risklerden bütünüyle çekildi.
• Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924): Maarif nizamı tek elde toplandı; sınır aşırı talebe çeken ve fıkıh birliği üreten medrese ağı tasfiye edilerek Misak-ı Millî sınırlarında cumhuriyet vatandaşı yetiştirilmesi hedeflendi.
• Harf İnkılabı (1 Kasım 1928): Latin alfabesine geçiş modernleşmenin temel bir kaldıracı kılınırken, Hazar ötesindeki Türk topluluklarıyla asırlık yazı bağı yapısal bir değişime uğradı.
• Dilde Aşırı Özleştirme Temayülü (1932 Sonrası): Türk Dili Tetkik Cemiyeti öncülüğünde maarif, irfan, tefekkür, mefkûre ve maslahat gibi ortak kavramların seyreltilmesi, Anadolu ile Taşkent ve Kazan münevverlerinin ortak lügat zemininde istemeden de olsa mesafeler oluşturdu.
• Anayasal Çerçeve ve Resmî Tarih Tezi: 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 88. maddesindeki vatandaşlık tanımıyla dış Türkler meselesi diğer devletlerin iç meselesi olarak kabul edildi. 1930’larda kurgulanan Türk Tarih Tezi ise meşruiyet arayışını Avrasya steplerinden ziyade Anadolu’nun kadim geçmişine sabitleyerek savunmacı bir tarih şuuru üretti.
2. Sovyet cephesi: planlı taksimat ve kültürel kırım
Ankara’da meşru bir müdafaa refleksiyle sınırlandırılan müşterek hafıza; Moskova’da Lenin ve bilhassa Stalin eliyle doğrudan baskı, tehcir, idari atomizasyon ve kanlı tasfiyelerle parçalandı:
• İdari Sınırlandırma (Natsionalnoye Razmezhevaniye - 1924): Tarihî Türkistan mefkûresi ve coğrafi bütünlüğü lağvedildi. Masa başında çizilen yapay sınırlarla cumhuriyetlere bölündü; asırlık boy ve lehçe zenginlikleri kasten birbirine rakip kimlikler haline getirilmek istendi. Fergana Vadisi’nin karmaşık şekilde bölünmesi ve 1920’de Zengezur’un koparılması, ilerleyen yıllarda fiziki irtibatı ve sınır barışını yapısal olarak dinamitledi.
• Böl ve yönet alfabe mühendisliği: 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı doğrultusunda Latin harflerine yönelen kardeş halklar, Türkiye’nin de 1928’de Latin alfabesine geçmesi üzerine 1938–1940 yıllarında zorla Kiril alfabesine geçirildi. Her boya kasten farklı ses ve fonetik işaretler dayatılarak ortak matbuat ve karşılıklı okuma imkânı kasten engellendi.
• Büyük Terör ve Cedid münevverlerinin katli (1937–1938): Alexandre Bennigsen ve Chantal Lemercier-Quelquejay’ın Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliğinde Millî Komünizm araştırmasında ortaya koydukları üzere; Abdullah Kadiriler, Abdulhamid Süleyman Çolpanlar, Mahmud Hoca Behbudiler, Mağcan Cumabaylar, Turar Rıskulovlar, Feyzullah Hocayevler ve Mirsaid Sultan Galiyevler uydurma yaftalarla kurşuna dizildi yahut Gulag kamplarında tüketildi.
• Dinsizleştirme Siyaseti ve Zorunlu Tehcirler: 1927’de başlatılan Hucum hareketi ve Militan Dinsizler Cemiyeti eliyle mabetler ve vakıflar kapatıldı; ortak manevi çimento aşındırıldı. 1944 Kırım Tatar sürgünü, Ahıska Türkleri, Çeçenler, Karaçay ve Balkarların topyekûn tehciriyle Karadeniz ve Kafkasya’nın demografik sürekliliği dağıtıldı.
3. Diplomatik denge: 1921 Moskova ve Kars antlaşmaları
Bu iki yönlü ameliyenin jeopolitik çatısı 1921 Moskova ve Kars antlaşmalarıyla kuruldu. Ankara, doğu sınırını güvenceye alarak Kars, Ardahan ve Artvin’i tescilledi; Batum’u bırakarak ordusunu Batı Cephesi’ndeki ölüm kalım harbine yöneltti ve Sovyetler'den altın ve silah desteği temin etti. Maceracı teşebbüsler reddedilerek statükocu bir barış çizgisi benimsendi. Moskova ise güney sınırında emperyalizmin kontrolünde olmayan seküler, istikrarlı ve güvenli bir komşu elde etti.
Bölüm II: 20. yüzyıl bilançosu ve jeososyolojik yabancılaşma
Her iki başkentin kendi güvenlik mülahazalarıyla yürüttüğü paralel süreçler, yüzyılın sonunda Türk dünyasının zihnî ve medenî omurgasında telafisi güç kırılmalar doğurdu.
Bu dönüşüm 5 ana eksende somutlaştı:
"Sınır karakolu" psikolojisi ve zihnî taşralaşma
Bu sürecin Türkiye sosyolojisindeki en ağır yansıması "sınır karakolu psikolojisi" oldu. Çöküş travmasını yaşayan kitleler meşru bir müdafaa refleksiyle Anadolu kalesine sığındı; ancak zamanla bu koruma kalkanı zihnî bir içe kapanmaya dönüştü:
• Sınırların ötesindeki ata yurdu soyut bir masal, Balkanlar terk edilmiş acı bir hatıra, Kafkaslar ise soğuk bir tampon bölge sayıldı.
• Semerkant veya Tebriz; Lizbon kadar uzak ve yabancı görüldü. Hâlbuki 1914’te Semerkant Konya’nın, Kazan ise Bursa’nın tabii bir fikrî uzantısıydı.
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında karşılaşılan manzara, duygusal hamasetin iddia ettiği kolay bir buluşma olmadı. Yetmiş yıllık tecrit boyunca zevkleri, esprileri, bürokratik refleksleri ve kelime dünyaları farklılaşmış taraflar; birbirini anlamakta güçlük çeken ve ancak yabancı lisanlar üzerinden iletişim kurabilen iki ayrı dünyaya dönüştüklerini hayretle fark ettiler.
Bölüm III: 1991’den günümüze kurumsal arayışlar ve çıkış yolu
1990’ların başında yaşanan hazırlıksızlık ve tecrübesizlik, 2000’lerden itibaren yerini sabırlı, kademeli ve kurumsal bir entegrasyona bıraktı:
• Nahçıvan Anlaşması (3 Ekim 2009): Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan tarafından imzalanan anlaşmayla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi) tesis edildi; dağınık zirveler dönemi daimi bir tüzel kişiliğe kavuştu.
• Türk Devletleri Teşkilatı Dönüşümü (12 Kasım 2021, İstanbul): 8. Liderler Zirvesi’nde teşkilat adını aldı; Özbekistan’ın tam üyeliği, Macaristan, Türkmenistan ve KKTC’nin gözlemci statüleriyle bölgesel bir jeopolitik aktöre evrildi.
• Türk Dünyası 2040 Vizyon Belgesi: Teşkilatın kabul ettiği stratejik yol haritası; dış politikadan ulaştırmaya, dijitalleşmeden ortak yatırımlara kadar çok sektörlü bir bütünleşme takvimi ortaya koydu.
• Türk Yatırım Fonu (Mayıs 2024, İstanbul): Eşit sermaye esasıyla faaliyete geçen fon; KOBİ’lerin desteklenmesi, bölgesel ticaret ve lojistik koridorların fonlanması için somut bir iktisadi omurga tesis etti. İktisadi temele oturmayan mefkûrelerin yaşayamayacağı kuralı kurumsallaştı.
• 34 Harfli Ortak Alfabe Mutabakatı (Eylül 2024, Bakü): Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumu öncülüğündeki komisyon, 34 harften müteşekkil Ortak Türk Alfabesi üzerinde tarihî bir uzlaşmaya vardı. Mevcut 29 harfe ilaveten temel sesleri (Q, X, W, Ň, Ä) içeren bu dizge, 1928 kırılmasından bu yana atılmış en somut adımdır.
Bölüm IV: Stratejik harekât planı: 21. yüzyılın müşterekler mimarisi
Bugün 1914’ün şartlarına dönmek imkânsız olduğu gibi, devletlerin egemenliğini yok sayan romantik birlikler de gayr-ı tabiidir. Hedef; bağımsızlıkları titizlikle koruyarak sınırları anlamsızlaştıran, tabandan tavana yükselen fonksiyonel bir Avrasya mimarisi olmalıdır. Merhum Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri eserindeki ilmî tahlillerinde gösterdiği üzere; hakiki terakki, cemiyetin tabii zeminine basan sebep-sonuç rabıtasıyla mümkündür. Bu mimari altı temel sütun üzerinde yükselmelidir:
1. Dil ve iletişim altyapısı (Gaspıralı 2.0): Bakü’de uzlaşılan 34 harfli alfabenin mevzuatlara kademeli dâhil edilmesi. Yeni teknolojilerde yabancı kelimeler ithal etmek yerine Türk Akademisi eliyle ortak Türkçe köklerden kavram üretilmesi. Genç nesillere kendi yerel lehçelerinin yanında ortak edebî Türkçeyi kavratacak iki dilli formasyon desteği. Tebriz’den Kaşgar’a kadar uzanan ortak lisan havzası bu müşterek gayretle zinde tutulmalıdır.
2. Jeoekonomik kaldıraç, Karabağ eşiği ve koridorlar: 2020 Karabağ Zaferi, 1920’de çekilen seti yıkarak Zengezur üzerinden Türk dünyasının fiziki irtibatını yeniden açan tarihî bir dönüm noktasıdır. Hazar geçişli Orta Koridor, Zengezur demiryolu hattı, Bakü-Tiflis-Kars aksı ve Ro-Ro geçişleri tam kapasiteyle işletilmelidir. Türk Yatırım Fonu kaynakları KOBİ’lere aktarılmalı; yerel para birimleriyle ticaret ve gümrük muafiyetleri uygulanmalıdır. Sofraya ve refaha dokunmayan hiçbir mefkûre halk nezdinde kök salamaz.
3. Müşterek güvenlik ve savunma sanayii: İktisadi adımlar askerî bir caydırıcılıkla tahkim edilmedikçe dış müdahalelere açık kalır. Türkiye’nin millî savunma sanayii birikimi ile kardeş cumhuriyetlerin askerî kabiliyetleri; ortak üretim, teknoloji transferi ve tatbikatlarla birleştirilmeli, müşterek bir güvenlik kalkanı kurulmalıdır.
4. Dijital çağın araçları ve zihnî aşinalık: Çocukluk devresinde (0–10 yaş) ortak çizgi filmler ve animasyonlarla Kazakça, Özbekçe, Türkmence, Kırgızca, Azerbaycan Türkçesi ve İstanbul Türkçesi tınılarına kulak aşinalığı kazandırılmalıdır. Dış filtrelere kapalı ortak bir yapay zekâ büyük dil modeli (LLM) inşa edilmeli; müşterek sinema ve oyun ekosistemi kurulmalıdır.
5. İlim, maarif ve ekolojik akıl: Orhun Değişim Programı genişletilerek on binlerce talebenin kardeş coğrafyalarda tahsil görmesi temin edilmelidir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kimlikle geçiş modelinin teşmil edilmesi, tarihî merkezler (Buhara, Semerkant, Türkistan, Konya, Trabzon, Bakü) arasındaki uçuşların sübvanse edilerek iç hat maliyetlerine yaklaştırılması beşerî bağı canlandıracaktır. Ortak tarih, edebiyat ve coğrafya ders kitapları okutulmalıdır. Bu akademik iş birliği; Aral Gölü faciası, Hazar havzası ekolojisi, sınır aşan suların adil paylaşımı ve enerji güvenliğinde müşterek bir teknik idare üretmelidir.
6. Felsefi ve manevi zemin (Maturidi-Yesevi aklı): Hilafet benzeri merkezi teokratik iddialar yerine; Türk-İslam tefekkürünün iki ana mihveri olan İmam Maturidi’nin akılcı kelam disiplini ile Hoca Ahmed Yesevi’nin ahlak, nezahet ve irfan damarı kurumsal referans kılınmalıdır. Bu ahlaki terbiye, cemiyeti köksüz radikal cereyanlardan korurken, dini hayatı da adalet ve kardeşlik harcı yapacaktır.
50 yıllık kademeli inşa projeksiyonu
Tarihsel kırılmalar sloganlarla onarılamaz. Bu ameliyeyi üç kuşaklık (yaklaşık 50 yıllık) zamana yayılmış üç kademeli aşamada planlamak zaruridir:
• Birinci aşama (0–10 yıl): Altyapı ve kurumsal hizalama: 34 harfli alfabenin mevzuatlara girmesi; Zengezur ve Orta Koridor demiryolu altyapısının fiziken tamamlanması; ortak tarih ve edebiyat müfredatının ortaöğretimde uygulanması; Türk Yatırım Fonu’nun ilk büyük lojistik ve KOBİ projelerini fonlaması.
• İkinci aşama (10–25 yıl): İktisadi ve beşerî serbest dolaşım: Gümrük tarifelerinin kademeli tasfiyesiyle bölgesel serbest ticaret alanının kurulması; tüm TDT ülkeleri arasında yalnızca millî kimlik kartıyla seyahat rejimine geçilmesi. Diploma denkliklerinin sağlanması, Orhun Değişim Programı ile yüz binlerce gencin dolaşıma girmesi ve ortak çocuk medyasıyla yetişen ilk neslin üniversite ve iş hayatına adım atması.
• Üçüncü aşama (25–50 yıl): Organik müşterekler ve yeni Avrasya dengesi: Kendi lehçesinin yanında ortak edebî Türkçeyi tabii olarak konuşup yazabilen çift dilli nesillerin idareyi, diplomasiyi, akademiyi ve iş dünyasını devralması. Savunma, enerji ve dış politikada tam bir stratejik ahenk sağlanması; Türk dünyasının küresel güçler karşısında bir sınır karakolu veya hammadde ambarı olmaktan çıkarak Avrasya’nın merkezinde belirleyici üçüncü bir kudret ve medeniyet kutbu haline gelmesi.
Netice
1914 öncesi müşterekler dünyası geçmişe yakılmış bir ağıt değil, geleceğin tecrübe zeminidir. 1920’lerde vatanı kurtarmak için sınır aşırı iddialardan vazgeçip Anadolu kalesine çekilmek ne kadar doğru ve rasyonel bir devlet aklı idiyse; o gün sığınak olarak inşa edilen hudutları bugün zihnî bir zindana dönüştürmek de o derece büyük bir haksızlıktır.
Türkiye ve Hazar ötesindeki kardeş cumhuriyetler; küresel mihrakların kenar garnizonu yahut hammadde ambarı olmaktan kurtulmanın yolunun bu müşterek akılda kenetlenmek olduğunu görmek mecburiyetindedir. Sızıyı kütüphane raflarında bir matem havasıyla solumak yerine; lojistiğin, savunmanın, dijital teknolojinin, finansmanın ve müşterek alfabenin sarsılmaz kaidelerine bağlayan irade, bir asır evvel kırılan o medeniyet omurgasını 21. asırda eskisinden çok daha muhkem bir surette ayağa kaldıracaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish