Geçtiğimiz pazar, 6 Eylül’de Almanya’nın doğu eyaletlerinden Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimlerde, Alman iç istihbaratı tarafından da aşırı sağcı bir parti olarak tasvir edilen Alternative für Deutschland / Almanya için Alternatif (AfD) partisi oyların yüzde 44’ünü alarak büyük bir zafer kazandı.
Almanya’daki bu seçim sonucuna benzer haberleri son yıllarda farklı Avrupa ülkelerindeki seçimlerden sonra duymak artık rutin hâline geldi. 1990’larda İtalya’da başlayan aşırı sağ eğilimli partilerin yükselişi tüm Avrupa’yı sarmış durumda. Bu partilerin bir kısmı da yine başta İtalya olmak üzere Avusturya, Polonya ve Hollanda gibi ülkelerde iktidar ortağı oldular.
Sosyal bilimciler, Avrupa’da toplumun aşırı sağ ve sağ popülist partilere kaymasını, 1990’lardan itibaren küreselleşmenin başta ABD olmak üzere tüm Avrupa’da yol açtığı ekonomik problemler sonucu siyasal dengelerin değişmesine bağlıyorlar. Aşırı sağ kategoride değerlendirilebilecek Trump’un da tam bu nedenlerden dolayı ikinci kez seçilebildiğini söylemek mümkün.
1990 sonrası ne tür gelişmelerin bu sürecin önünü açtığı sorusu yıllardır Batı dünyasında yazılıp çiziliyor. Tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan dünya dengelerinde Batı bloku ekonomik olarak dünyanın kazananları tarafındaydı. 2007’ye kadar dünyadaki ekonomik gücün yüzde 80’i Batılı devletlerin kontrolündeydi.
Bu ekonomik güç, Batılı ülkelerde yaşayan insanlara belli bir refah sağlıyordu. Gelinen noktada Batılı ülkelerin ekonomik gücü dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 45’ine düşmüş durumda. Bu ekonomik gerileme artık insanların gündelik hayatlarına yansımaya başladı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Batı dünyasında son 20 yıldır yapılan temel tartışma, bu ekonomik sıkıntının ve bunun yol açtığı sosyal sonuçların nasıl çözüleceği sorusudur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, küçük partiler bir kenara bırakılırsa, siyasi yelpaze iki ana eksen üzerine oturuyordu. Yelpazenin bir tarafında sosyal adalete, azınlık haklarına ve millî gelirin adil paylaşımına önem veren sosyal demokrat partiler; diğer tarafında ise ekonomik kalkınmaya, muhafazakârlığa ve milliyetçiliğe önem veren merkez sağ veya muhafazakâr partiler yer alıyordu. Bu denge üzerine kurulu siyasal düzen uzun yıllar Batılı ülkelerde huzur, refah ve güven sağladı.
Fakat süreç içinde bu merkez partiler arasındaki ortak noktalar artmaya başladı. Örneğin tüm Avrupa’da bu merkez partiler hem küreselleşmenin yaygınlaşması yönünde hem de Avrupa Birliği’nin entegrasyon sürecinin hızlanması konusunda ortak hareket etmeye başladılar. Benzer durum göçmen kökenli insanların bu ülkelere kabulü konusunda da yaşandı.
Küreselleşme sürecinde ekonomik kayba uğrayan sıradan bir Avrupa vatandaşı için ekonomik durumunun kötü olmasının temel nedenleri küreselleşme, Avrupa Birliği ve göçmenlerdir. Fakat mevcut partiler için ise bu üç faktör Avrupa’daki refahın temel şartıdır. Ekonomik verilerden yola çıkıldığında haksız da sayılmazlar. Ancak bu faktörlerin sağladığı ekonomik avantajlar toplumdaki eğitimli kesimin refahını artırırken, eğitim düzeyi düşük insanların refahını düşürmeye başladı.
Bu nedenle toplumun önemli bir kesimini oluşturan bu “kaybedenler” grubuna mensup insanlar son yıllarda aşırı sağ ve sağ popülist partileri seçmeye başladılar. Çünkü bu partiler, tam da bu insanların ekonomik durumlarının gerekçesi olarak gördükleri unsurları seçimlerde argüman olarak kullanmaya başladılar. Küreselleşme onlara göre refah kaybı demekti; Avrupa entegrasyonu halkı ezmek için elitlerin bir projesiydi ve göçmenler de yerel kültürü ve halkı yok etmek için yine elitler tarafından uygulanan bir projeydi. Dolayısıyla bu elitleri cezalandırmak için bu tür aşırı sağcı ve popülist partilere oy vermek gerektiğini düşünüyorlardı.
Avrupa’daki sağa kayışı kabaca bu gerekçelerle açıklamak mümkündür.
Benzer gerekçeler bir noktada Almanya için de geçerli olmakla birlikte, Almanya’nın bazı özel durumları bulunmaktadır. Dolayısıyla bu anlamda Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri vesilesiyle Almanya’yı özel olarak mercek altına almakta fayda var. Çünkü Almanya dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip ve Avrupa’nın hem nüfus hem de ekonomik güç açısından en büyük ülkesi. Almanya’da muhtemel aşırı sağ bir iktidarın sadece bölgesel değil, küresel yansımaları da olabilir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki Almanya, 1871 yılında Alman birliğini sağlayıp kurulduğunda, kuruluş meşruiyetini Alman kanına sahip insanların varlığından alıyordu. Vatandaşlığın Alman kanına bağlı olması 2000’lere kadar Almanya anayasasında varlığını korudu. Bu meşruiyet üzerine kurulan devlette Alman ırkının üstünlüğü okul kitaplarına dahi yazılmıştı. Fichte ve Herder gibi filozoflar da bu düşüncenin felsefesini yapıyorlardı.
Dolayısıyla Hitler gibi birinin Alman ırkının üstünlüğünü vurgulayarak iktidara gelmesi böyle bir sosyolojik zemine dayanıyordu. Hitler’i tarihî bir trafik kazası değil, bu sosyoloji iktidar yaptı. Altı milyon Yahudi’nin imhası ancak kendini diğerlerinden üstün gören bir toplumun gerçekleştirebileceği bir eylemdi. Almanya’da bu sosyoloji, tüm tarihî tecrübelere rağmen maalesef varlığını sürdürmektedir. Uzun yıllar örtük biçimde devam eden bu eğilim, AfD’nin yükselişiyle birlikte açıkça ifade edilmeye başlanmıştır.
Almanya’yı diğer Avrupa ülkelerinden farklı kılan bir diğer unsur ise AfD’nin üzerine oturduğu zemindir. AfD’nin arka bahçesi olarak adlandırılabilecek sosyal ağların gerçekten ırkçı bir temelden gelmeleridir. Örneğin Hitler dönemindeki Hitlerjugend’in bugünkü uzantısı olan Jugendadler, AfD’ye destek veren bir harekettir. Bu hareketin içinde bulunmuş bazı kişilerin hâlihazırda AfD milletvekili olması ve mevcut üyelerinin babalarının da AfD milletvekili olması durumun ciddiyetini göstermektedir.
Daha ilginç bir durum ise AfD’nin üst düzey yöneticilerinin büyükbabalarının Hitler döneminde önemli görevlerde bulunmuş olmalarıdır. Örneğin AfD’nin Federal Meclis’te grup başkan vekili olan Beatrix von Storch’un dedesi Johann Ludwig, 1932’den 1945’e kadar Hitler’in maliye bakanlığını yapmıştır. Yine AfD’nin genel başkanı Alice Weidel’in dedesi de Hitler döneminde başsavcılık yapmıştır.
Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu durum şunu göstermektedir: AfD, yukarıda tasvir edilen ekonomik nedenlerle yükselişe geçmiş olsa da temelde ırkçı bir sosyolojiye dayanmaktadır ve Nazi dönemi ile hem ailevi hem de fikirsel bağlarını sürdürmektedir. AfD içinde önemli aktörlerden biri olan Björn Höcke’nin söylemlerinin Hitler’in söylemleriyle benzer olduğu da mahkeme kararıyla tescillenmiştir.
AfD’nin bu yapısı, onu Avrupa’daki diğer aşırı sağ partilerden ayıran en önemli unsurlardan biridir. Avrupa’daki diğer aşırı sağ partiler iktidara yaklaştıkça veya iktidar oldukça söylem ve eylemlerini daha ılımlı hâle getirirken, AfD oylarını artırdıkça söylemlerini daha da radikalleştirmektedir.
Örneğin İtalya’da Meloni ve partisi iktidara geldikten sonra söylem ve uygulamalarında merkeze doğru kaymıştır. Benzer bir durum Fransa için de geçerlidir. Aşırı sağcı Le Pen, iktidar olma ihtimali arttıkça hem partisinin adını daha ılımlı bir şekilde değiştirmiş hem de söylemlerini yumuşatmıştır.
Ancak AfD’de süreç bunun tam tersine işlemektedir. Geçtiğimiz pazar günü Saksonya-Anhalt’ta seçimleri kazanan AfD adayı Ulrich Sigmund, iki yıl önce Potsdam’da Almanya’da yaşayan tüm göçmen kökenli insanların “remigration” kavramı çerçevesinde deport edilmesini planlayan gizli bir toplantıya katılan isimlerden biriydi ve bunu da inkâr etmemiştir.
AfD’nin Avrupa’daki diğer aşırı sağ partilerden farkını bu çerçevede daha da detaylandırmak mümkündür.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur:
AfD’nin Almanya’nın doğu eyaletlerinde, yani göçmenlerin az olduğu bölgelerde iktidar olması mümkün olmakla birlikte, Almanya genelinde de iktidar olması mümkün mü?
Bu soruya maalesef kesin bir “hayır” demek mümkün değildir.
AfD’nin Almanya genelinde anketlerdeki oy oranı şu an itibarıyla yüzde 30’a yaklaşmış durumdadır. Almanya’da yaklaşık 59 milyon seçmen bulunmaktadır. Bu seçmenlerin yüzde 30’unun oyunu alma ihtimali olan bir AfD söz konusudur. Bu seçmenlerin yaklaşık yüzde 12’si göçmen kökenlidir.
Göçmenler içinde AfD’ye oy verme ihtimali olanlar bulunsa da bu oran oldukça düşüktür. Bu kesim dışarıda bırakıldığında AfD’nin “yerli” Alman seçmenler arasında oy oranı yüzde 35-36 seviyelerine ulaşmaktadır. Yani sokaktaki her üç Alman’dan birinden fazlası, söylemlerinin radikalleşmesine rağmen AfD’ye oy vermektedir. Bu trend ise giderek yükselmektedir.
81 yıl öncesine kadar ırkçılık gerekçesiyle soykırım uygulamış bir ülkede, bu soykırımı gerçekleştiren ideolojik mirasla bağlantılı bir partinin yeniden iktidara gelme ihtimali hem toplumları hem de devletleri harekete geçirmelidir. Ancak bu yönde güçlü bir tepki görmek şu an için mümkün değildir.
Farklı gerekçelerle de olsa AfD, hem Trump ve çevresi, hem Rusya hem de Çin tarafından sosyal medya, hibrit müdahaleler ve maddi yollarla desteklenmektedir.
AfD’nin Almanya’da iktidara gelmesi, bugünkü Almanya’nın ve Avrupa Birliği’nin sonu anlamına gelebilir. Bu ülkelerin verdikleri destek de kısmen bu hedefe yöneliktir.
Nihayetinde AfD yükseldikçe ve iktidar olma ihtimali arttıkça, en azından Avrupa ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish