6-7 Eylül 1955 olaylarının temelleri ne zaman atıldı?
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Kıbrıs'ta endişe verici gelişmeler yaşanmaya başlanmıştı. Kıbrıs Komünist Partisi (AKEL), Kiliseyle birlikte çalışarak ENOSİS taleplerini dile getiren propagandalar yapıyordu.
Savaştan sonra 1947'de On İki Ada İtalya'dan alınarak Yunanistan'a verildi.
Birçok şeyin başlangıcını bu gelişmede aramak mümkündür.
Kıbrıs Türkleri ise çeşitli adlarla kurdukları örgütleri Kıbrıs Milli Türk Birliği (KMTMB) çatısı altında birleştirerek mücadeleye başladı.
2 Aralık 1948 tarihinde Lefkoşa'da, Ada'nın Yunanistan'a ilhakı ile burada özerk bir idare kurulmasına karşı çıkılan bir miting düzenlendi.
Rumlar, Ada'da tam özerklik dışında bir seçeneği bu dönemde kabul etmiyorlardı. 15 Ocak 1950'de Kilise Defteri'ni imzaya açtılar ve Yunanistan'la birleşme yönünde bir eğilim belirlediler. İngiltere'nin benimsemediği bu görüş hayata geçirilemese de özellikle bu gelişmeden sonra Rumlar faaliyetlerini arttırdılar.
CHP iktidarı, Kıbrıs konusunda nasıl bir tutum benimsedi?
Bu gelişmelere rağmen Türkiye, süreçte Yunanistan'la sorun oluşturacak bir tutum izlemeyi tercih etmedi. Hatta Kıbrıs diye bir sorununun olmadığı en yetkili ağızlardan açıklandı.
Türkiye, Kıbrıs Türklerinin yardım çağrılarına kültürel destek dışında onları cesaretlendirici bir yanıt vermekten kaçındı.
Başlangıçta CHP ile DP'nin Kıbrıs politikalarında bir farklılık var mıydı?
14 Mayıs 1950 seçimleriyle Türkiye'de iktidar değişti. Fakat Kıbrıs konusunda yeni iktidarın başlangıçtaki tutumu CHP'den farklı olmadı.
Dış politika anlayışı açısından iki iktidar arasında kendi içinde tutarlı bir devamlılıktan söz etmek mümkündür.
Dolayısıyla iktidar değişse de bu durum, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemedi.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ve Kral I. Paul, Kraliçe Frederika, Dışişleri Bakanı Venizelos olmak üzere, Türkiye ile Yunanistan arasında karşılıklı üst düzey ziyaretler yapılıyordu.
Kore Savaşı'na iki devlet de asker göndermiş ve burada askerî alanda başlayan samimi iletişim, daha sonra ziyaretlerle ve olumlu söylemlerle sürdürülmüştü.
"Türkiye'nin Yunanistan'a Bakışında 6-7 Eylül 1955 Olaylarının Etkisi" adlı makalede yer verildiği üzere, Türk-Yunan ilişkilerindeki bu olumlu seyir bir dizi gelişmeyle devam etti.
Karşılıklı üst düzey ziyaretler yapıldı, 1953 yılında Ankara'da dostluk ve işbirliği antlaşması imzalandı. 1951 yılına ait Türkiye-Yunanistan Kültür Antlaşması'nın tescil muamelesi yapıldı ve 18 Şubat 1952'de iki ülkenin birlikte NATO'ya alınması onaylandı. 1954 yılında siyasi iş birliği ve karşılıklı yardım antlaşmalarının imzalanmasıyla ikili ilişkilerdeki bu olumlu seyir pekiştirildi.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki ikili ilişkilerde tek taraflı bir hassasiyetten söz edilebilir mi?
Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılması için 22 Kasım 1951'de Atina'da üniversite öğrencilerinin yaptığı bir gösteriye Yunan polisi, müdahale etmişti.
Bu durum, dostluk havasının estiği süreçte Yunanistan'ın da ikili ilişkilerin bozulmaması adına bu meseleye hassas ve temkinli yaklaştığını göstermesi bakımından önemlidir.
Türkiye, zaten bu hassasiyeti sürdürme noktasında tereddüt yaşamamıştır.
1953 yılında düzenlenen İstanbul'un fethinin beş yüzüncü yıl dönümü kutlamalarına Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve devlet erkânından katılan olmaması, Türkiye'nin tutumunun en belirgin göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Hangi gelişmelerle Türkiye'nin ılımlı tutumunda kırılmalar başladı?
1954 yılının sonbaharına doğru gelindiğinde Yunanistan, Kıbrıs konusunda net bir tutum belirlemiş durumdaydı.
Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanan Balkan Antlaşması'nın 9 Ağustos 1954 tarihli Bled Antlaşması ile bir ittifaka dönüştürülmesinin ardından Yunanistan, 16 Ağustos 1954'te Ada halkına kendi geleceğini belirleme hakkı verilmesini isteyerek konuyu Birleşmiş Milletlere taşıdı.
Gelişmeleri yakından takip eden Türkiye, Balkan Paktı'nın zarar görmesinden endişe duyuyordu. Bunun da etkisiyle ılımlı tavrını sürdürme yönünde bir tercih yaptı.
Fakat Kıbrıs'ta hızla yaşanan gelişmeler karşısında Kıbrıs konusuna daha fazla kayıtsız kalamayarak ılımlı tutumunu sürdüremedi.
Kıbrıs'taki Rumlar, ENOSİS'i gerçekleştirmek için EOKA'nın temelini oluşturan silahlı eylemlere başlamıştı.
Önce İngilizlere ardından da Türklere yönelik saldırılar düzenlenmesi ve 1954'te Kıbrıs konusunun Yunanistan tarafından Birleşmiş Milletlere götürülmesi, Türk hükûmetiyle kamuoyunun ilgisini Kıbrıs'a yöneltti.
Böylece Türkiye, İngiltere'nin de teşvikiyle yönünü, öncesinde ilgi alanında olmadığı beyanatlarla dille getirilen bu meseleye çevirdi.
Türk Tezi'yle Türkiye'nin Kıbrıs politikasında nasıl bir değişim yaşandı?
Bu gelişmelerle birlikte sessizliğini bozan Türkiye, statükocu yaklaşımından vazgeçti ve Ada üzerindeki haklarını dillendirmeye başladı.
Bir taraftan Kıbrıs sorunu olmadığı savunulurken diğer taraftan Fatin Rüştü Zorlu'nun başkanlığında, görevi Türklerin haklılığını ortaya koyacak çalışmalar yapmak olan Kıbrıs Komisyonu kuruldu.
Türkiye'nin bu konuda Yunanistan'dan daha fazla hak sahibi olduğu düşüncesi dile getirilirken, Ada'nın Yunanistan'a verilmesini talep eden ENOSİS'e karşı, Kıbrıs'ın Türklere verilmesini isteyen Türk Tezi'ni ortaya koyan Beyaz Kitap, bu komisyonun çalışmalarıyla hazırlandı.
Kıbrıs Türklerinin Başbakan Adnan Menderes ve Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle bağ kurup destek talep ettiği bu ortamda Menderes, Valilik kanalıyla kendisine ulaşan Kıbrıs Türk'tür Cemiyetiyle görüştü.
Türkiye, İngiltere'nin çağrısıyla Yunanistan'la birlikte Londra Konferansı'na davet edildi. Kıbrıs konusunda aktif bir tutum takınmaya karar veren Türk hükûmeti için bu davet iyi bir fırsattı.
Konferansta Türkiye'yi Kıbrıs Komisyonu başkanı olarak Fatin Rüştü Zorlu temsil etti. Zorlu, Londra'da Kıbrıs Türklerinin bir gösteri yapmasına destek verirken, konuyu İngiltere'nin iç politikası olarak gördüklerini burada da tekrarladı.
Fakat Kıbrıs'ın statüsünün değiştirilmesi gibi bir durum oluşması halinde ise Türkiye'nin dışarıda kalmayacağını açıkladı. Dahası Türk Tezi'ndeki savunuya göre Yunanistan'ın dışarıda bırakılması gerektiğini; Kıbrıs konusunda sadece İngiltere ve Türkiye'nin söz sahibi olduğunu söyledi.
Türk Tezi'nden hareketle dillendirilen bu sözler, Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki yeni çizgisinin ilanıydı.
Batı kamuoyunda ibre Türkiye'den mi, yoksa Yunanistan'dan mı yana oldu?
Türkiye, tarihî ve ahlaki bağlar göz önüne alındığında Kıbrıs'ın Yunanistan için önemli olmadığı görüşündeydi.
Ayrıca Atina'yı tehdit eden komünist faaliyetlerin etkisiyle Yunanistan, burada huzur ve hâkimiyet sağlayamayacaktı.
Türkiye, gelinen durumdan Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'nün "bir tahrikçi papaz" olarak nitelendirdiği Makarios'un peşine takılan Yunan hükûmetlerinin sorumlu olduğunu savundu.
Ada'yla bir ilgisi olmadığı yönünde propagandalar yaparak Türkiye'yi bertaraf etmeye çalıştığı söylenen Yunanistan, sorunu BM'ye taşıyarak Kıbrıs'ı uluslararası bir mesele hâline getirdi.
Türkiye de olaya dâhil olduktan sonra Yunanistan'ın dışarıda bırakılması gerektiğini savundu.
Türk hükûmeti, müttefikleri ABD ile İngiltere'nin Kıbrıs davasında Türkiye'nin yanında olduklarına dair bir intiba vermeye çalıştı. Oysa Londra'daki müzakerelerin gidişatı ve yansımaları bunu desteklemedi.
Batı kamuoyunu etkileme noktasında Yunanistan daha baskındı.
Ancak 15 Aralık 1957'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Yunan tezinin reddedilmesi Türk basınında Türk hükûmetinin bir başarısı olarak değerlendirilecekti.
6-7 Eylül olaylarının başlangıcında muhalefet hükûmete destek verdi mi?
Kıbrıs'ta yaşananlar Türk hükûmetinin yakın takibindeydi. Ada'daki Türklere yönelik her türlü olumsuz hareket karşısında Türk hükûmeti yetkilileri, konuya müdahil olarak sert açıklamalar yaptılar.
Siyasi tartışmaların önüne geçen Kıbrıs meselesinde, muhalefet hükûmete tam destek verdi. CHP lideri İsmet İnönü, Kıbrıs Konferansında hükûmeti bütün gayretleriyle destekleyeceklerini açıkladı.
Cumhuriyetçi Millet Partisi lideri Osman Bölükbaşı, iç politikadaki ihtilafların, millî politikadaki hassasiyetlerini gölgeleyemeyeceğini ve hükûmetle birlikte olduklarını söyledi.
Köylü Partisi lideri Tahsin Demiray, Menderes'in beyanatında mutabık olduklarını belirtirken Kasım Gülek, 28 Ağustos gününü katliam günü ilan edenlere 30 Ağustos'u hatırlattı.
Muhalefet, bu desteğin yanında, olayların önlenememesi ve ihmaller üzerinde durdu; yaşanan olayların büyüklüğü nedeniyle hükûmetin derhal istifa etmesi gerektiğini de savundu.
Sıcağı sıcağına hükûmet çevrelerinde olaylar nasıl yorumlandı, hangi önlemler alındı?
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 6 Eylül 1955 akşamı İstanbul'dan trenle Ankara'ya hareket ettikten sonra saat 22:00 sularında Başbakan'la görüştü.
Ardından İstanbul'a dönerek sabah dörtte Başbakan'la birlikte Vilayet Konağı'na geldiler. Nümayişçilerin arasına girerek olayları engellemeye çalıştılar.
Dâhiliye Vekili, Genelkurmay Başkanı'nı İstanbul'a çağırdı.
Başvekâletçe İstanbul ve İzmir'de örfi idare ilan edildi. İstanbul'da olaylar ancak 7 Eylül'de saat 02:30'da kontrole alınabildi.
12 Eylül günü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın davetiyle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisinde, kınanan olayların bir tertip olduğu noktasında birleşildi.
Dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Fuat Köprülü, bomba hadisesinin ve olayların sistemli bir hareketin ürünü olduğunu söyledi.
Bakanlar Kurulunun İstanbul'da yaptığı toplantıda resmî olarak ilan edilen örfi idare, 12 Eylül 1955 tarihli Meclis özel oturumunda altı ay süreyle uzatıldı.
İhbarlar üzerine olaylardan sorumlu görülerek kapatılan Kıbrıs Türk'tür Cemiyetinin üyeleri tutuklandı.
Olayların engellenmesinde devreye sokulan ve ateş emri verilmesine rağmen müdahale etmeyen asker, orduya ait kamyon ve tanklarla ancak sabaha karşı kritik noktalarda kontrolü sağladı.
İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay istifa etmek istedi ancak istifası kabul edilmedi.
Gerekli müdahalede bulunmadıkları gerekçesiyle İstanbul Emniyet Müdürü ile iki korgeneralin görevlerine son verildi.
Tutuklananların götürüldüğü Davutpaşa Kışlası'nda da güvenlik önlemleri alındı.
Hükûmet, sonuna kadar olayın sistemli bir hareket olduğunu savundu.
Başbakan ve İçişleri Bakanı hakkında tahkikat açılması talebi kimden geldi?
CHP Kars Milletvekili Mehmet Hazer, olaylar nedeniyle Başbakan ve İçişleri Bakanı hakkında tahkikat açılmasını talep eden 26 Aralık 1955 tarihli bir önerge verdi. Bu önerge, olayları yeniden Meclisin gündemine taşıdı.
Başbakan ve İçişleri Bakanı İstanbul'da oldukları halde hadiselerin önlenememesi, İstanbul Valisi'nin aldığını belirttiği tedbirlerin uygulanamaması ve Örfi İdare Komutanı'nın ne ölçüde meseleyle ilgilendiğinin açıklanması bu tahkikat talebinin gerekçeleriydi.
Tahkikat talebi hükûmet çevresinde nasıl karşılık buldu?
Başbakan Adnan Menderes, kendisi ve İçişleri Bakanı hakkında tahkikat talebine tepki gösterdi. Ona göre hiçbir delil olmadan sadece İstanbul'da bulundukları için olaylardan sorumlu tutulmak istenmişlerdi.
Bu CHP'nin oyunundan başka bir şey değildi.
Takrir, verildikten bir yıl sonra DP Grubunun 10 Aralık 1956 tarihli toplantısında görüşüldü.
Menderes, bir insanın kendini müdafaa etmesi için suçunun açıkça belirtilmesi gerektiğini belirterek savunma yapacak bir durumu olmadığını söyledi.
Olayların ardından İçişleri Bakanlığı görevinden ayrılan Namık Gedik, Başbakan'ı destekledi ve tahkikatın sonucunu beklediğini söyledi.
Fuat Köprülü, "Hükûmet haberdardı" sözüyle ne anlatmak istedi?
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'nün, "hükûmet haberdardı" sözü, tepki doğurduğu gibi olaylarla iktidar arasında bağlantı kurulmasının gerekçelerinden biriydi.
O, sözlerinin amacından saptırıldığını iddia ederek DP Grubunda yaptığı bir konuşmada bu konuya açıklık getirdi. Hükûmetin bilgisinin, herhangi bir hadise olması ihtimaliyle sınırlı olduğunu söyledi.
DP Grubunda neden hükûmetten şüphe duyuldu?
DP Erzurum Milletvekili Hamit Şevket İnce ile Başbakan Menderes arasında yaşanan tartışma, 6-7 Eylül olaylarının DP Grubunda da tam olarak sindirilemediğini ve hükûmete yönelik şüphelerin bulunduğunu göstermesi açısından önemliydi.
İnce, şüpheden öte inkâr edilemeyecek kadar acı bir durumun söz konusu olduğunu ve fısıltıların yayıldığını söyledi.
Bu duruma son verilmesini isteyen İnce'ye Başbakan, açık konuşması çağrısı yaptı. İkili arasındaki karşılıklı atışma sertleşse de İnce düşüncesinde ısrar etti.
Verilen takrirde, Başbakan ve İçişleri Bakanı görev ihmali yapmakla itham ediliyordu.
İnce, birileri tutuklanıp 1700 kişi serbest bırakılınca ister istemez hükûmetin olaylarda sorumluluğu olduğuna dair ihtimalin belirdiğini söyledi.
Ardından Başbakan'ın Zafer gazetesine verdiği beyanata atıf yaparak hükûmet dimdik ayaktaysa gensoru yolunun tıkanmaması gerektiğini belirtti ve tahkikatın DP tarafından açılmasını önerdi.
Konuyla ilgili herhangi bir öneriyi kabul etmeye yanaşmayan Adnan Menderes ise iddiaların arkasında İnönü'nün olduğunu savundu.
İsmet İnönü "çetin imtihan" sözüyle ne anlatmak istedi?
İsmet İnönü, Menderes tarafından olayları kışkırtan kişi olarak gösterilmişti. O ise DP Grubunun uyandığını, CMP ile işbirliği içinde olduklarını ve hükûmetin izahat vermesi için Meclisin tekrar toplanması gerektiğini söylüyordu.
Söylemekle kalmadı, "Çetin İmtihan" başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Yazının yayımlandığı Ulus, sıkıyönetim tarafından süresiz kapatıldı.
Bu yazıyı aktaran Hürriyet ile Tercüman gazetelerine de on beşer günlük cezalar verildi. Bu cezalar İnönü'yü geri adım attırmak için yeterli olmadı.
Örfi idarenin demokratik rejimi ılga ettiğini savundu. Meclis Başkanı Refik Koraltan'ı ziyaret etti.
Ona 6-7 Eylül Olaylarının olumsuzluklarının giderilmesini talep ettiği bir mektup gönderdi.
Adnan Menderes neden "hükûmet idam edilmeden" dışarıdaki aslanların tatmin edilmeyeceğini söyledi?
İsmet İnönü'nün hükûmeti olaylarla ilişkilendiren eylemleri, kendi partisinden gelen suçlamalar ve söylentiler Başbakan Menderes'i zorladı.
İçinde bulunduğu sıkışmışlığın baskısıyla grubuna, hükûmetin idam edilmeden dışarıdaki aslanların tatmin edilmeyeceğini söyledi.
DP dönemindeki 6-7 Eylül olayları yargılamalarında kaç kişi mahkûm edildi?
6-7 Eylül Olaylarıyla ilgili yargılamalar, yirmi altı adli hâkimin ve yirmi dört adli subayın görevli olduğu örfi idare mahkemelerinde yapıldı.
Ocak 1956'nın sonuna gelindiğinde İstanbul'da altı örfi idare mahkemesi görev yapıyordu. İzmir ve Ankara'da örfi idare sona erdiği için buralardaki altı askerî hâkim, iki mahkeme kaldırıldığı için İstanbul'daki mahkemelerde görevlendirildi.
Ankara ve İzmir'de Örfi İdare Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra olaylarla ilgili tahkikat, genel mahkemelerce yürütüldü.
6-7 Eylül Olayları nedeniyle İstanbul, Ankara ve İzmir'de haklarında dava açılanlardan sadece on yedisinin İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde (Örfi İdare Mahkemeleri kaldırıldığından) tutuksuz yargılanmasına devam edildi.
Hükûmetin olayları komünist taktik olarak gören anlayışına bağlı olarak solcu avı başlatıldı. Çok sayıda kişi tutuklandı.
1956 yılı başında 288 kişi Örfi İdare tevkifhanelerinde tutuklu durumdaydı. Örfi İdare amirliklerince üç ilde toplam 2943 dosyanın takibi yapılıyordu. Fakat olaylarla ilgileri olmadığı anlaşılan bu kişiler, Aralık 1955'te serbest bırakıldılar.
Bunlardan 208'ine takipsizlik, 1190 kişinin intikal ettirildiği davalar sonucunda ise 228 kişi hakkında mahkûmiyet kararı verildi.
Yassıada'da 6-7 Eylül olayları davasında kimler yargılandı?
Kıbrıs ihtilafının sürdüğü bir dönemde Rum vatandaşlara anayasanın tanıdığı kamu haklarının ırk ayrımı yapılarak kısmen kaldırılmasının hedeflendiği ve Türk vatandaşlarının tahrik edilerek Rumların mallarının yağmalandığı iddiası ile açılan 6-7 Eylül olayları davasında toplam on bir kişi yargılandı.
(Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakan Vekili Fatin Rüştü Zorlu, Devlet Bakanı Fuat Köprülü, İstanbul Valisi Ordinaryüs Profesör Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul Emniyet Müdürü Alâeddin Eriş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Selanik Başkonsolosu Mehmet Ali Balin ve yardımcısı Mehmet Ali Tenikalp, Oktay Engin ve Selanik Konsoloshanesinde görevli Hasan Uçar)
Bombanın Türk hükûmeti tarafından attırıldığı iddiasına Hasan Uçar'ın cevabı ne oldu?
Adnan Menderes, kanıt olmadığı halde, Yunan mahkemesinin verdiği karar üzerinden kendilerinin suçlanmasını eleştirdi. Fatin Rüştü Zorlu ise Yunanistan vatandaşı olmayan bir kişinin bu bombayı atmış olabileceğini söyledi.
Uçar, Yunanistan'ın olayları Türkiye'ye mal etmek amacında olduğunu, bunun için mahkemede kendisine baskı yapıldığını ve hazır bir metnin zorla imzalatıldığını söyledi. Uçar, bombanın içerden atılmadığını kesin bir dille belirtti.
Kendisi üzerinden Türk hükûmetiyle olaylar arasında bağlantı kurulmasını Oktay Engin nasıl değerlendirdi?
Konuyla ilgili Yunanistan'da açılan davada Selânik Konsolosluğu görevlisi Hasan Uçar bombayı atmakla, Selânik Üniversitesi öğrencisi Batı Trakya kökenli Oktay Engin ise azmettiricilikle suçlandılar.
Her ikisi de tutuklanmıştı. Ancak Engin'in Türkiye'ye kaçması ve hakkındaki tutuklama kararına rağmen iadesinin yapılmaması, Türk hükûmetinin olayla bağlantılı olduğuna dair iddialara delil olarak gösterildi.
Yunanistan olaylarla ilgili önce İngiltere'yi, ardından Türkiye'yi suçlarken Türkiye ise bir süre sonra Yunanistan'ı sorumlu gösterecekti.
Yassıada'daki Yüksek Adalet Divanının 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili davasında Engin, kendisiyle ilgili iddialara açıklık getirdi.
Engin, 1953'ten itibaren Türkiye'den burs aldığını, Yunan makamları tarafından aşırı milliyetçi olmakla suçlandığını, bomba olayından sonra tutuklanıp hücreye atıldığını, baskı gördüğünü iddia edecek ve dokuz aylık tutukluluk döneminin ardından aleyhinde delil bulunamadığı için serbest bırakıldığını söyleyecektir.
Oktay Engin, Yunanistan'da hücrede kalırken kendisine ihtiyaçları için olduğu söylenerek bir kâğıda imza attırıldığını söyledi. 1953'te Türk Dışişlerinin bursunu kazanmak dışında hükûmetle herhangi bir bağlantısı yoktu. Engin, davalarda beraat edenler arasındaydı.
Polis ve askerin olaylardaki tutumu savunmalarda hangi nedenlere bağlandı?
Adnan Menderes, sadece bir miting yapılacağı sanıldığı için polisin böyle bir tutum gösterdiğini söyledi. Olaylar bir anda büyüyünce de engellenememişti. Bu savunmayı belgeler de destekliyordu. (bkz. 6-7 Eylül 1955 Olaylarının ardından... Sorular, iddialar, savunmalar (3))
Askerin müdahale etmeme nedeni ise başlarında yetkili bir subayın bulunmamasına bağlandı.
Askerden yardım istenmesine rağmen muhatap bulma konusunda sorun yaşandığı ve bazı subayların sivil halkla karşı karşıya gelmek istemedikleri söylendi.
Hikmet Bil, Turan Güneş'in "sır" iddiasına ne cevap verdi?
Turan Güneş, Kıbrıs Türktür Derneği Başkanı Hikmet Bil'in bildiği bir sır olduğunu söyledi. Bu sır, Bil'in ifadesine göre Menderes'in olaylardan önce otomobilinde yaptığı Kıbrıs konuşmasıydı.
Menderes, ona Fatin Rüştü Zorlu'nun Türk tezini savunacağını ve konferansın "torpilleneceğini" söylemişti.
Olaylardan sonra sorgulanmış ve kendisine "Adnan Menderes sana ne söyledi?" şeklinde bir soru sorulmuştu.
Dolayısıyla Güneş'in "sır" iddiası, Bil'in ifadesine göre, 6-7 Eylül olaylarıyla bağlantısına değil, hükûmetin Kıbrıs politikası ve Londra Konferansı'yla ilgili bu konuşmaya dayanıyordu.
Sanıkların savunmalarında birleşen ve ayrılan noktalar nelerdi?
Celal Bayar, olayların büyüklüğünü inkâr etmedi fakat bunların hükûmet tarafından planlandığına dair hiçbir bilgisi olmadığını söyledi.
Savunma stratejisini, hukuki olarak iddiaları tek tek çürütme amacı üzerine kurgulamadı. Ağırlıklı olarak olayları Kıbrıs meselesine bağladı ve bu çerçevede değerlendirdi.
Adnan Menderes, 6-7 Eylül olaylarını, hükûmetin tertibi değil, Kıbrıs meselesinin yarattığı gerilimin kontrolden çıkarak kitlesel bir "millî galeyana" dönüşmesi olduğunu savundu.
Yunan mahkemesinin "bomba Türkiye'den gönderildi, içeriden atıldı ve kavas tarafından patlatıldı" şeklindeki tespitlerinin kabul edilemeyeceğini söyledi.
Kararnamenin bu bomba olayını bütün suçlamaların merkezine yerleştirmesini de eleştirdi. Hükûmet ile olay arasında örgütsel bir bağlantı olduğuna dair kanıt gösterilemediğini savundu.
Fatin Rüştü Zorlu, hem hükûmet hem de kendisi açısından değerlendirmeler yaptı. Zaman, mekân ve diplomatik konumunu öne çıkararak kişisel bağlantısını reddetti.
Londra'daki mitingi de kendisinin düzenlemediğini, Kıbrıslı Türklerin kendi girişimi olduğunu sadece destek verdiğini söyledi.
Savunmasının en önemli dayanaklarından biri, 6-7 Eylül'den önce hükûmete gönderdiği telgraftı.
Londra Konferansı'nda uzlaşma ve meselenin beş yıl ertelenmesi ihtimalini hükûmete bildirdiğini belirterek, olayları tırmandırmak istemediğini aksine uzlaşma arayan bir tutum içinde olduğunu göstermek istedi.
Köprülü kendi şahsıyla ilgili isnatları cevapladı. Sözlerinin ve makamının yanlış yorumlandığını ileri sürdü
Gökay, Eriş ve Hadımlı ise olaylar karşısında alınan güvenlik tedbirlerini savundular.
Selanik bombasıyla ilişkilendirilen Balin, Tekinalp ve Uçar ise doğrudan bombalama eylemine ilişkin var olduğu iddia edilen delillere ve ifadelere cevap verdiler.
Balin ve Tekinalp, bombaya ilişkin isnatların maddi ve delil bakımından sorunlu olduğunu savunurken, Uçar ise suçlamanın temelindeki itirafın baskı ve işkenceyle elde edildiğini ileri sürdü.
Mehmet Ali Balin, Mehmet Ali Tekinalp, Hasan Uçar ve Oktay Engin'in savunmalarında ortak nokta, Selanik'teki bomba olayına ilişkin Yunan mahkemelerinin tespitlerini ve kendilerine yöneltilen suçlamaları reddetmeleriydi.
6-7 Eylül Olayları davasına suçlamalar mı, yoksa savunmalar mı damga vurdu?
İddianamede 6-7 Eylül olaylarının, kendiliğinden gelişen bir halk hareketi olmadığı, hükûmet çevresinde hazırlanan bir gösterinin kontrolden çıkması olduğu iddia edildi.
Suçlamalar ağırlıklı olarak olayların kronolojik sıralaması, Kıbrıs meselesi etrafında oluşturulan millî heyecan, Londra'da düzenlenen Kıbrıs Mitingi, bomba olayı ile ilgili iddialar, gibi yetersiz olduğu iddia edilen güvenlik önlemleri, Meclis tahkikatı açılmamış olması, binlerce kişinin tutuklanmasına rağmen hükûmetin gerçek suçluları ortaya çıkaramadığı iddiaları etrafında toplanıyordu.
Savunmalar ise ağırlıklı olarak Türkiye'ye yönelik suçlamaların klasik bir Yunan taktiği olduğu noktasında birleşti.
İdeoloji ve yasa dışı örgütlerin planı olduğu da söylendi. Suçlananlar, bu iddiaların önemli bölümünün doğrudan bilgiye değil de raporlara, duyumlara ve sonradan oluşturulan kanaatlere dayandığını savundular.
Suçlamaları kanıtlamak için dinlenen şahitler ise iddialarını, Yunan mahkemesinin kararına ve şahsi kanaatlerine dayandırdı.
Savunmaların en vurucu anı ise Adnan Menderes'in sözleriydi:
Eğer buyurduğunuz şekilde… Memleketin muhtelif taraflarında yüzbinleri harekete geçirecek bir teşkilat tarafından yapılmış olsaydı, huzurunuzda 11 tane sanık bulunmazdı…
Davada ağırlıklı olarak söylem destekli iddialara dayandırılan suçlamalardan çok savunmalar iz bıraktı.
DP döneminde ve Yassıada'da 6-7 Eylül olayları yargılamalarının sonuçları vicdanları tatmin etti mi?
6-7 Eylül olaylarıyla ilgili iki ayrı yargılama söz konusuydu. Bunlardan ilki, DP döneminde olaylarla ilişkili görülenlere, diğeri ise 27 Mayıs sonrası Yassıada'da olayların sorumlusu oldukları iddia edilenlere yönelikti.
DP iktidarı solcu avı başlatarak olayların sorumluluğunu ideolojik olarak bir kesime yüklemek istedi. Yargılamaların sonucunda gerçek suçluların kimler olduğu tespit edilemedi.
27 Mayıs 1960 Müdahalesi sonrası Yassıada'da oluşturulan Yüksek Adalet Divanının 1960/3 numaralı 6-7 Eylül Olayları Davası, yirmi oturum sürdü.
Ara karar 26 Kasım 1960 tarihinde toplanan on dördüncü oturumda açıklandı.
3 Aralık 1960 tarihli duruşmada Başsavcı mütalaasını okudu.
Nihai karar için Anayasa Davası ile birleştirildi.
Yassıada'daki mahkeme başlarken iddialar büyüktü. Ancak bunlar kanıtlanamadı.
Üstelik olaylarla asıl ilgili görülen Kıbrıs Türktür Cemiyeti de yargılamaların dışında bırakıldı.
Şahsi kanaat ve tahminden öteye gidilemedi. Fakat yine de cezalandırılanlar oldu.
Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu, "haklarındaki iddiaların sabit olduğu" gibi bir gerekçeyle, 6-7 Eylül olayları davasının bağlandığı Anayasayı İhlal davası sonucunda dörder yıl hapis cezası aldılar.
Sonuçta ne DP dönemindeki ne de Yassıada'daki yargılamalar ve sonuçları, kamuoyunun vicdanını tatmin edebildi.
Yararlanılan kaynaklar:
Zehra Aslan, Türkiye'nin Siyasi Tarihi Çok Partili Dönemin Başlangıcından 27 Mayıs 1960'a, İmge Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul Mayıs 2026.
Zehra Aslan, "6-7 Eylül 1955 Olaylarının ardından... Sorular, iddialar, savunmalar (3)", https://www.indyturk.com/node/239241/t%C3%BCrkiyeden-sesler/6-7-eyl%C3%BCl-1955-olaylar%C4%B1n%C4%B1n-ard%C4%B1ndan-sorular-iddialar-savunmalar-3, Erişim: 1 Eylül 2026.
Zehra Aslan, "Her şey bir haberle mi başladı 6 Eylül 1955'e doğru (1)", "Yaşananlar ve sonrasıyla 6-7 Eylül 1955 Olayları (2)", Independent Türkçe, yazı dizisi.
Zehra Aslan, "Türkiye'nin Kıbrıs Türklerine İlgisi (1923-1950)", Yeni Türkiye, 2022, ss.214-224.
Zehra Aslan, "Türkiye'nin Yunanistan'a Bakışında 6-7 Eylül 1955 Olaylarının Etkisi", Türkiyat Mecmuası/Journal of Turkology, IUTURKIYAT 2025, 35 (1): 24–44.
Zehra, Aslan, "Tek Parti Dönemi'nde Türkiye'nin Kıbrıs Politikasına Bakışı", Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Sempozyumu, Tam metin bildiri, Magosa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), 10 - 14 Aralık 2014, ss.55-80.
6-7 Eylül Olayları Dava Tutanağı, 960/3.
Milliyet, 8 Eylül 1955
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish