Mekke savunma anlaşması: Akıllara CENTO'yu getiren yeni bir bölgesel mimari mi?

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Değerli Independent Türkçe okuyucuları,

7 Ağustos 2026'da Mekke'deki Safa Sarayı'nda atılan imza, ilk bakışta yakın 20'nci yüzyıl tarihinden tanıdık bir sayfayı andırıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in imzaladığı "Mekke Ortak Savunma Anlaşması", BM Şartı'nın 51'inci maddesine dayanan kolektif bir meşru müdafaa taahhüdü içeriyor: üç devletten birine yönelecek bir silahlı saldırı, hepsine yönelmiş sayılacak. Anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025'te Riyad'da imzalanan ikili savunma paktının üzerine inşa edildi ve Türkiye'nin katılımıyla üçlü bir yapıya dönüştü.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu tabloyu görenlerin zihninde bir tarihî çağrışım beliriyor kaçınılmaz olarak: 1955'te kurulan, Türkiye, İran, Pakistan ve Irak'ı Birleşik Krallık şemsiyesi altında bir araya getiren CENTO (Merkezi Antlaşma Örgütü / Bağdat Paktı). Ne var ki, bu çağrışım ile tarih arasında, yani CENTO ile Mekke Anlaşması arasındaki temel farkı da gözden kaçırmamak gerekiyor. CENTO, Soğuk Savaş'ın çevreleme mantığına hizmet eden, Batı'nın kurguladığı ve söz sahibi olduğu bir yapıydı; bölge devletleri esasen İngiltere'yi destekleyen ülkeler konumundaydılar. Mekke Anlaşması ise tam tersi bir eksende ilerliyor: bölge devletlerinin kendi inisiyatifiyle, dışarıdan bir güce vekâlet etmeden kurduğu, "bölgesel sahiplenme" ilkesini öne çıkaran bir mimari. CENTO'nun tarihî hayaleti, aslında bugünkü anlaşmanın ne kadar farklı bir mantıkla kurulduğunu anlamamıza yarıyor.


Alışılagelmiş okumanın ötesinde

Anlaşma imzalandığından beri hâkim yorum şu yönde şekilleniyor: Bu anlaşma, İran-İsrail-ABD ekseninde tırmanan bölgesel istikrarsızlığa karşı bir dayanışma mesajı olarak yorumlanmalı. İsrail'in Katar'daki saldırısından ve İsrail-ABD-İran savaşı sonrasında gelen bir siyasi ve diplomatik hamle söz konusudur. Bu okuma dahi aslında, doğru olmakla birlikte gene de eksik. Yetkililerin de vurguladığı gibi, 2026 Mekke Anlaşması "hiçbir ülkeyi hedef almıyor" ve mevcut diyalog kanallarını kapatmıyor. Aslen bu sayede amaç, istikrarsızlaştırıcı aktörlere karşı bir denge unsuru oluşturmaktır.

Benim burada savunduğum tez şu: Mekke Anlaşması'nı yalnızca güvenlik ve caydırıcılık ekseninde okumak, resmin en az yarısını gözden kaçırmak demek. Bu anlaşma aynı zamanda -belki asıl olarak- bir ekonomik mimari, bir ticaret koridoru ve enerji güvenliği hamlesidir.


Güvenli liman iddiası ve bypass edilmeme kaygısı

Son birkaç yıldır bölgesel bağlantısallık (connectivity) tartışmalarına damgasını vuran iki büyük proje var: Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi – KYG (Belt and Road Initiative – BRI) ile Avrupa-Hindistan-İsrail eksenli Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (India – Middle East – Europe Economic Corridor – IMEC). Her iki proje de kendi büyük güç sponsorlarının çıkarları etrafında kurgulanıyor ve her ikisinde de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın konumu net değil; üçü de bu büyük anlatıların kenarında kalma, yani bypass edilme riskiyle karşı karşıya. IMEC özellikle Hürmüz Boğazı ve İran-İsrail risklerini devre dışı bırakma iddiasıyla ortaya çıktı, ama rotanın deniz-kara-deniz eklemli yapısı, liman altyapısı ve İsrail üzerinden geçiş güzergâhı gibi pek çok unsuru hâlâ soru işaretleriyle dolu.

Mekke Anlaşması, işte tam bu noktada, üçüncü bir alternatifin zeminini hazırlıyor: Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi (İHA’lar ve KAAN Milli Muharip Uçağı projesi gibi), Suudi Arabistan'ın mali gücü ve enerji kaynakları, Pakistan'ın nüfusu, büyük ordusu ve nükleer caydırıcılığı, bir araya geldiğinde, önemli bir kapasite söz konusu olmakta. Savunma ve savunma sanayii alanında ön planda olacak olan iş birlikleri sayesinde, üç ülke de kendi aralarında bir ticaret ve enerji ortaklığı kurma imkânına kavuşuyorlar. Bu, Süveyş'ten geçmeyen, Hürmüz riskine bağımlı olmayan, Hicaz Demiryolu hattının Suudi Arabistan üzerinden Umman'ın Hint Okyanusu kıyısındaki limanlarına uzanma ihtimaliyle de örtüşen bir güzergâh mantığına denk düşüyor - ki bu, benim daha önce farklı platformlarda, TRT'ye verdiğim bir söyleşi de dâhil olmak üzere, işlediğim bir tema.

Türkiye açısından bunun anlamı çok katmanlı: Hem NATO üyesi olarak Batı ittifakı içinde kalmaya devam ediyor, hem de Orta Doğu'da ayrı, kendi başına ayakları yere basan bir güvenlik ve ekonomik ortaklık kuruyor. Bu "çift bacaklı" pozisyon, Ankara'nın son yıllarda inşa etmeye çalıştığı "güvenli liman" (safe harbor) iddiasının somut bir tezahürü: bölgedeki krizlerden nemalanan değil, krizleri yöneten ve alternatif güzergâhlar sunan bir aktör olma iddiası. Ayrıca, Ankara, ticaret koridorları ile ilgili de özellikle YKG ve IMEC projelerine yönelik mesajı, Türkiye’nin bypass edilmesinin bu rotaların güvenlik ve istikrar iddiaları bakımından gerçekçiliğini azaltıp finansal bakımdan da maliyetlerini artırmaktadır. Bu üçlü iş birliği sayesinde üç ülkenin de bölgesel ticaret koridorlarında daha fazla rol üstlenebilme iddiaları göz ardı edilmemelidir. Bilhassa Türkiye’nin ve Suudi Arabistan’ın, hem ABD’yle hem AB’yle hem Çin’le hem de Hindistan’la ekonomik ilişkilerini geliştirmek isteyeceklerini düşünmekteyim.


Sınama bundan sonra başlıyor

Elbette tek bir imzayla kurumsal bir mimari birden oluşmaz. Kurumsal yapıları inşa etmek yıllar alır. CENTO'nun akıbeti de bize bunu hatırlatıyor: 1979'a gelindiğinde örgüt fiilen dağılmıştı, çünkü üye ülkelerin çıkarları farklılaştıkça ortak zemin kayboldu. Mekke Anlaşması'nın "sadece bir güvenlik mesajı mı, yoksa kalıcı bir ekonomik-stratejik mimari mi" olduğu sorusunun cevabı, önümüzdeki yıllar boyunca atılacak somut adımlarla netleşecek.

Ortak savunma sanayii projeleri hayata geçecek mi?

Suudi sermayesi Türk savunma ve enerji projelerine gerçekten istenilen düzeyde akacak mı?

Üçlü bir ticaret ve lojistik koridoru gündeme gelip hayata geçebilecek mi?

Bütün bu soruların cevaplarını zamanla göreceğiz.

Bugün için şunu söyleyebiliriz: Mekke Anlaşması, salt bir "İran'a ve/veya İsrail'e karşı dayanışma" belgesi olarak okunduğunda, döneminin en önemli bölgesel gelişmelerinden biri hafife alınmış olur. Bu anlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Kuşak ve Yol ile IMEC gibi büyük ticaret koridorları projelerinin gölgesinde kalmadan, kendi ticaret koridorlarını ve enerji ortaklıklarını kurma iradesinin de bir işareti. CENTO'yu akıllara getiren bu yeni pakt, tarihin tekerrürü değil, tam da onun tersine dönmüş bir versiyonu olabilir: bölge devletlerinin, dışarıdan bir gücün değil, kendi aralarındaki ortak çıkarların ve ortak istikrar arayışının mimarı olduğu yeni bir bölgesel işbirliği düzeni.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU