Değerli Independent Türkçe okuyucuları,
Avrupa Birliği’nin siyasi söyleminde en sık karşılaştığımız kavramlardan biri “dayanışma”dır. Ekonomik krizlerden salgınlara, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Avrupa savunmasına kadar hemen her konuda üye ülkelerin ortak hareket etmesi gerektiği vurgulanır. Ancak dayanışmanın gerçek anlamı, yalnızca bazı ülkeler kendilerini tehdit altında hissettiklerinde değil, başka bir üye ülke olağanüstü bir krizle karşı karşıya kaldığında ortaya çıkar.
İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’ya, Fas üzerinden çok kısa bir süre içerisinde on binlerce düzensiz göçmenin geçmesi, Avrupa’yı bu bakımdan ciddi bir sınavla karşı karşıya bıraktı. İlk değerlendirmelerde **50 bin ile 60 bin** arasında kişinin Ceuta’ya ulaştığı belirtildi. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise bu gelişmenin ardından Avrupa Birliği’nin, İspanya’nın Schengen sınır iş birliğindeki statüsünü askıya almayı değerlendirmesi gerektiğini savundu. Frederiksen, kontrolsüz göçün Avrupa açısından kabul edilemeyecek bir güvenlik sorunu oluşturduğunu ileri sürdü.
İtalya da İspanya üzerinden gelebilecek düzensiz göçmen hareketliliğine karşı ilave kontrolleri gündemine aldı. İtalya’nın kaygıları tamamen temelsiz değildir. Lampedusa başta olmak üzere ülkenin Kuzey Afrika’ya yakın adaları, yıllardır düzensiz göçün ve Akdeniz’de yaşanan insani dramların merkezinde bulunuyor. Buna rağmen İtalya’nın Afrika’nın kuzeyinde doğrudan bir kara parçası veya kara sınırı yoktur. İspanya ise Ceuta ve Melilla nedeniyle Avrupa ile Afrika arasındaki kara sınırlarından birini fiilen yönetmektedir.
Dolayısıyla İspanya’nın karşı karşıya kaldığı durum, yalnızca ulusal bir göç sorunu değildir. Ceuta sınırı, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin dış sınırıdır. İspanya’nın buradaki sorumluluğu bütün Avrupa adına yerine getirdiği düşünüldüğünde, Madrid’in cezalandırılmasını veya Schengen içerisindeki konumunun askıya alınmasını istemek, Avrupa dayanışmasıyla bağdaşmaz.
Burada hukuki bir ayrım da yapmak gerekiyor. Schengen kuralları, kamu düzenine veya iç güvenliğe yönelik ciddi bir tehdit oluşması hâlinde üye devletlerin iç sınır kontrollerini geçici olarak yeniden uygulamasına izin vermektedir. Ancak bunun son çare olması, gereklilik ve orantılılık ilkelerine dayanması gerekir. Bir ülkenin siyasi bir açıklamayla bütünüyle Schengen’den dışlanması veya üyeliğinin kolaylıkla askıya alınması ise geçici sınır kontrollerinden farklı ve son derece ağır bir adımdır.
Danimarka hükümetinin açıklaması hukuken ne ölçüde uygulanabilir olursa olsun, İspanya üzerinde siyasi baskı kurmayı amaçlayan sert bir çıkıştır. Üstelik İspanya, kendisinin oluşturmadığı ve tek başına kontrol etmesi oldukça güç olan bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Böyle bir anda yapılması gereken, İspanya’yı Avrupa’nın serbest dolaşım sisteminden dışlamakla tehdit etmek değil, ülkeye sınır güvenliği, insani yardım ve göç yönetimi alanlarında destek sağlamaktır.
Ceuta’ya yönelik bu olağanüstü hareketliliğin bir “hibrit saldırı” olup olmadığı da tartışılıyor. Göçmenlerin veya sığınmacıların bir devlet ya da devlet dışı aktör tarafından başka bir ülkeyi istikrarsızlaştırmak, siyasi baskı altına almak veya güvenlik kapasitesini zorlamak amacıyla yönlendirilmesi, Avrupa güvenlik literatüründe artık “göçün araçsallaştırılması” olarak tanımlanıyor.
Ceuta’daki hareketliliğin zamanlaması, sosyal medya üzerinden yayılan söylentiler ve sınır kontrollerinde yaşanan ani zafiyetler, bunun İspanya’ya karşı bir hibrit baskı aracı olarak kullanılmış olabileceği yönündeki yorumları güçlendirdi. Nitekim bazı değerlendirmelerde yaşananlar, açıkça bir göç krizi ile hibrit saldırı arasında konumlandırılıyor.
Ancak şu aşamada, bu göç akınının belirli bir devlet tarafından planlanmış ve yönetilmiş bir saldırı olduğunu kesin olarak ortaya koyan, kamuoyuna açıklanmış yeterli kanıt bulunmadığını da belirtmek gerekir. Yanlış bilgiler, insan kaçakçılığı ağları, ekonomik çaresizlik ve Avrupa’ya ulaşma beklentisi de hareketliliği açıklayan unsurlar arasında olabilir.
Tam da bu belirsizlik nedeniyle Avrupa ülkelerinin İspanya’yı cezalandırma yarışına girmesi değil, onunla dayanışma göstermesi gerekir. Eğer gerçekten bir hibrit saldırı söz konusuysa, hedef alınan ülkeyi Schengen’den dışlamak, saldırıyı gerçekleştiren veya göçü araçsallaştıran aktörün amacına hizmet etmek anlamına gelir. Eğer yaşananlar kendiliğinden gelişen büyük bir göç hareketiyse, bu durumda da İspanya’nın yalnız bırakılması Avrupa’nın ortak göç politikasının iflas ettiğini gösterir.
Danimarka’nın tutumu bu nedenle açık biçimde eleştirilmeyi hak ediyor. Bunun Danimarka toplumuna veya Danimarkalılara yönelik bir eleştiri olmadığını özellikle vurgulamak isterim.
Danimarka; Lego’dan dünyanın en önemli deniz taşımacılığı şirketlerinden Maersk’e kadar küresel ölçekte değer üreten markalara, güçlü sosyal kurumlara ve sürdürülebilir kentleşme konusunda örnek gösterilen Kopenhag’a ev sahipliği yapan önemli bir Avrupa ülkesidir. Kopenhag, benim de görmek istediğim ve daha önce Independent Türkçe’de dünyanın en yaşanabilir kentlerinden biri olarak değerlendirilen örnek Avrupa başkentleri arasındadır.
Eleştirim Danimarka halkına değil, doğrudan Danimarka hükümetinin izlediği çelişkili ve iki yüzlü politikaya yöneliktir.
Çünkü aynı Danimarka hükümeti, ABD Başkanı Donald Trump’ın Danimarka Krallığı’na bağlı özerk Grönland bölgesine ilişkin talepleri ve açıklamaları karşısında sürekli olarak Avrupa dayanışmasından söz ediyor. Danimarka, bir yandan askerlik süresini uzatıyor, savunma kapasitesini güçlendiriyor ve Grönland’ın güvenliğine yönelik ilave tedbirler alıyor; diğer yandan müttefiklerinden Danimarka Krallığı’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek vermelerini bekliyor.
Ancak kendi egemenliği ve güvenliği söz konusu olduğunda Avrupa dayanışmasına başvuran Danimarka hükümetinin, İspanya benzeri görülmemiş bir göç ve güvenlik kriziyle karşı karşıya kaldığında Madrid’i desteklemek yerine Schengen’den dışlamayı tartışmaya açması büyük bir çelişkidir.
Daha açık bir ifadeyle, Grönland söz konusu olduğunda dayanışma isteyen Danimarka hükümeti, Ceuta söz konusu olduğunda dışlama ve cezalandırma siyasetine yönelmektedir. Dayanışma, yalnızca kişinin kendisi ihtiyaç duyduğunda hatırladığı ve başkaları ihtiyaç duyduğunda rafa kaldırdığı bir kavram olamaz.
Bu tutumun İspanya’nın Filistin’e verdiği güçlü destekle herhangi bir bağlantısının bulunup bulunmadığı da sorgulanacaktır. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in Gazze’deki savaş ve Filistinlilerin hakları konusunda Avrupa içerisindeki en açık siyasi çıkışlardan bazılarını yapması, Madrid’i İsrail hükümetinin ve İsrail’e güçlü destek veren bazı Batılı çevrelerin hedefi hâline getirmiştir.
İspanya Millî Takımı’nın 2026 Dünya Kupası başarısının Gazze’de büyük bir sevinçle karşılanması da İspanya’nın Filistinliler nezdinde kazandığı sembolik konumu göstermektedir. The Guardian'ın haberine göre Gazze’deki birçok Filistinli, İspanya’yı yalnızca sportif başarısı nedeniyle değil, ülkenin Filistin’e verdiği siyasi destek nedeniyle de benimsedi.
Elbette Ceuta’daki göç hareketinin veya Danimarka’nın açıklamalarının, İspanya’nın Filistin politikasına karşı düzenlenmiş bir cezalandırma girişimi olduğunu kanıtlayan somut bir veri bulunmuyor. Böyle bir bağlantıyı kanıtlanmış bir gerçek gibi sunmak doğru olmaz.
Ancak bir güvenlik krizinin İspanya’yı siyasi olarak sıkıştırmak ve Avrupa içerisinde yalnızlaştırmak amacıyla kullanılıp kullanılmadığını sormak meşrudur. İspanya’ya karşı bu kadar hızlı biçimde gündeme getirilen cezalandırıcı yaklaşım, ülkenin Avrupa içerisindeki farklılaşan dış politika çizgisinden tamamen bağımsız mıdır? Bu sorunun üzerinde düşünülmesi gerekir.
Eğer bir AB üyesi ülke, Filistin’e verdiği destek veya farklı bir dış politika çizgisi nedeniyle bu tür baskılara maruz kalabiliyorsa, AB üyesi olmayan ülkelere nasıl yaklaşılabileceğini tahmin etmek zor değildir.
Bu tartışma Türkiye açısından ayrıca önem taşıyor. Avrupa ülkeleri; savunma kapasitesi, Karadeniz güvenliği, Akdeniz’de istikrar, düzensiz göç, enerji koridorları ve NATO’nun güney kanadı söz konusu olduğunda Türkiye’nin katkılarından yararlanmak istiyor. Fakat karar verme mekanizmaları gündeme geldiğinde Türkiye’yi mümkün olduğunca dışarıda tutmayı tercih eden bir anlayış devam ediyor.
Daha önce NATO 3.0 ve AB’nin gelecekteki güvenlik mimarisi üzerine yazdığım değerlendirmede de vurguladığım gibi, Avrupa güvenliğinin Türkiye’nin askerî kapasitesinden, savunma sanayiinden ve jeopolitik konumundan yararlanılarak, fakat Türkiye karar alma mekanizmalarının dışında tutularak şekillendirilmek istenmesi ciddi bir sorun oluşturuyor.
Danimarka bugün Türkiye’nin NATO içindeki rolünü ve Avrupa güvenliğine katkısını destekleyebilir. Çünkü Türkiye’nin kapasitesine ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak yarın Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerinin yeniden canlandırılması, Türk vatandaşlarına vize serbestisi sağlanması veya Gümrük Birliği’nin modernizasyonu gündeme geldiğinde Danimarka hükümetinin çok daha olumsuz bir tutum sergilemesi şaşırtıcı olmayacaktır.
İspanya gibi bir AB üyesine karşı dayanışma yerine dışlama refleksi gösteren bir hükümetin, Türkiye gibi henüz AB üyesi olmayan bir ülkeye daha kapsayıcı yaklaşacağını düşünmek fazla iyimserlik olur. Bırakın Türkiye’nin tam üyelik sürecinin yeniden canlandırılmasını, yıllardır bir türlü hayata geçirilemeyen vize serbestisi veya Gümrük Birliği’nin modernizasyonu söz konusu olduğunda bile Danimarka’nın ayak diremesi muhtemeldir.
Tam da bu nedenle Türkiye, Avrupa’yla ilişkilerini yalnızca Brüksel’deki kurumlar veya Kuzey Avrupa ülkeleri üzerinden yürütmemelidir. İspanya, Portekiz ve İtalya gibi Akdeniz ülkeleriyle; Romanya, Polonya ve Macaristan gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerin daha da geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Bu ülkelerin Türkiye’nin güvenlik, ticaret, ulaştırma ve enerji alanlarındaki katkılarını doğrudan görmeleri, Ankara’nın Avrupa Birliği içerisindeki diplomatik ve siyasi destek tabanını genişletebilir. Türkiye, tek bir Avrupa eksenine bağımlı kalmak yerine farklı bölgesel gruplarla çıkar temelli, kurumsal ve uzun vadeli ilişkiler geliştirmelidir.
Ancak Türkiye’nin hedefi yalnızca savunma iş birliğine veya kısa vadeli çıkar alışverişlerine indirgenmemelidir. AB ile savunma sanayii ve Avrupa güvenlik mimarisi görüşülürken vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonu da mutlaka masada bulunmalıdır.
Bunların da ötesinde nihai siyasi hedef, tartışmasız biçimde Türkiye’nin AB tam üyelik müzakerelerinin yeniden canlandırılması olmalıdır. Ankara, Moldova ve Ukrayna’ya sunulan üyelik perspektifine benzer, açık ve güvenilir bir üyelik takviminin Türkiye açısından da yeniden oluşturulması için diplomatik ikna turlarını artırmalıdır.
Ukrayna ve Moldova için jeopolitik gerekçelerle oluşturulan üyelik perspektifinin Türkiye’den esirgenmesi kabul edilebilir değildir. Türkiye, Avrupa güvenliğine bu ülkelerden daha az katkıda bulunan bir ülke değildir. Aksine NATO’nun en büyük ordularından birine, Karadeniz ve Akdeniz’e erişime, gelişmiş bir savunma sanayiine, enerji ve ulaştırma koridorlarına ve göç yönetiminde yıllara dayanan tecrübeye sahiptir.
AB Komisyonu’nun da zaman zaman Türkiye’ye ve diğer aday ülkelere karşı çifte standartlı yaklaşımları nedeniyle eleştirildiği düşünüldüğünde, Ankara’nın savunma iş birliğini Avrupa Birliği ile ilişkilerin nihai hedefi olarak kabul etmemesi gerekir. Savunma iş birliği, Türkiye’nin tam üyelik perspektifinin yerine geçmemelidir. Aksine üyelik sürecini yeniden canlandırmak için bir kaldıraç olarak kullanılmalıdır.
Ceuta krizi, Avrupa’nın göç politikasındaki kırılganlıkları kadar dayanışma söylemindeki çifte standartları da açığa çıkardı. Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca İspanya ile Danimarka arasında yaşanan geçici bir tartışma olarak görmemesi gerekir.
Ankara açısından mesele, Avrupa’nın Türkiye’ye hangi koşullarda ihtiyaç duyduğunu ve Türkiye’yi hangi koşullarda karar mekanizmalarının dışında bırakmak istediğini doğru okuyabilmektir.
Avrupa güvenliği, Türkiye’nin kapasitesinden yararlanılarak, fakat Türkiye karar verme mekanizmalarının dışında tutularak sürdürülemez. Aynı şekilde Avrupa dayanışması da bazı üye ülkeler için geçerli, bazıları için geçersiz olan seçici bir kavrama dönüştürülemez.
Danimarka hükümetinin İspanya’ya yönelik tavrı, bu gerçekleri bir kez daha gözler önüne sermektedir. Avrupa dayanışması gerçekten ortak bir değer olacaksa Grönland’da da, Ceuta’da da ve Türkiye ile ilişkilerde de aynı ölçüde geçerli olmalıdır.
Kaynaklar:
The Copenhagen Post, “Danish prime minister: EU should consider suspending Spain over migrants”, 31 Temmuz 2026:
https://cphpost.dk/2026-07-31/news/round-up/danish-prime-minister-eu-should-consider-suspending-spain-over-migrants/
Kyiv Post, “Ceuta Between a Migration Crisis and a Hybrid Attack: Giorgia Meloni’s Policy and Europe’s Security”:
https://www.kyivpost.com/opinion/81675
Reuters, “Denmark begins extended military conscription in response to Russia, Trump”, 3 Ağustos 2026:
https://www.reuters.com/world/denmark-begins-extended-military-conscription-response-russia-trump-2026-08-03/
The Guardian, “Gaza celebrates World Cup victory of Spanish team they took into their hearts”, 21 Temmuz 2026:
https://www.theguardian.com/football/2026/jul/21/gaza-celebrates-world-cup-victory-of-spanish-team-they-took-into-their-hearts
Ali Oğuz Diriöz, “Dünyanın en yaşanabilir kentlerinden biri Kopenhag”, Independent Türkçe:
https://www.indyturk.com/node/771800/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/d%C3%BCnyan%C4%B1n-en-ya%C5%9Fanabilir-kentlerinden-biri-kopenhag
Ali Oğuz Diriöz, “NATO 3.0: Peki şimdi AB ile ne olacak?”, Independent Türkçe:
https://www.indyturk.com/node/779753/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/nato-30-peki-%C5%9Fimdi-ab-ile-ne-olacak
Ali Oğuz Diriöz, “Türkiye’nin AB sürecini yeniden canlandırmak: Jeopolitik, yatırım ve kurumlar meselesi”, Independent Türkçe:
https://www.indyturk.com/node/778606/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/t%C3%BCrkiyenin-ab-s%C3%BCrecini-yeniden-canland%C4%B1rmak-jeopolitik-yat%C4%B1r%C4%B1m-ve
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish