Almanya'da AfD yükseliyor, peki Türk göçmenler neden AfD'ye eğilim gösteriyor?

Doç. Dr. Eren Alper Yılmaz Independent Türkçe için yazdı

AfD Eş Genel Başkanları Alice Weidel ve Tino Chrupalla, Erfurt'ta düzenlenen federal parti kongresinde yeniden göreve seçildi. Kongrede parti yönetimi, 2029'a kadar federal düzeyde iktidar hedefini açıkladı / Fotoğraf: Reuters

Almanya'da yükselen neo-Nazi parti Almanya için Alternatif Parti (AfD), geçen hafta ülkenin doğusundaki Thüringen eyaletinin başkenti Erfurt'ta düzenlediği federal kongrede iktidar hedefini açıkça ilan etti. Almanya'da günlerdir üzerinde tartışılan kongrede, hâlihazırda eş genel başkanlık görevini yürüten Alice Weidel ve Tino Chrupalla yeniden bu göreve seçilirken, parti yönetimi "en geç 2029'da" federal düzeyde hükümet ortağı ya da iktidar olma iddiasını dile getirdi.

Kongrede öne çıkan sonuçlardan biri, Alice Weidel'in parti içindeki konumunu güçlendirmesiydi. Eş başkanlar seçime rakipsiz girdiler. Weidel, yüzde 81,3 oyla konumunu güçlendirirken, Tino Chrupalla önceki kongreye oranla yaklaşık 13 puan destek kaybıyla yüzde 70,05'te kaldı. Kongre, AfD'nin özellikle doğu eyaletlerinde yaklaşan seçimlere daha merkezileşmiş, radikalleşmiş ve disiplinli bir şekilde hazırlandığını gösterdi.

Sendikalar, çeşitli girişimler ve dernekler tarafından yapılan çağrılara uyan AfD karşıtı binlerce kişi, sabah saatlerinde barışçıl protestolar ve oturma eylemleriyle aşırı sağcı partiye karşı gösteriler düzenledi. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu göstericilerin bir bölümü, Thüringen eyaletinin başkenti Erfurt'un mahallelerinde yürüyüşler yaparken, bazı aktivistler ise kendilerini tramvay raylarına yapıştırarak ve köprülerden aşağı sarkıtarak AfD'nin yükselişine dikkat çekmeye çalıştı.

Yaklaşık 13 yıl önce kurulan AfD, aşırı milliyetçi söylemleri, göç politikalarının sıkılaştırılması yönündeki talepleri ve mevcut hükümet politikalarından memnun olmayan seçmen kitlesine yönelik çağrılarıyla anketlerde yükseliş kaydediyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

YOU.GOV’un son kamuoyu araştırmalarında, AfD yüzde 29 oy oranıyla ilk sırada yer alırken, CDU yüzde 20 ile ikinci sırada bulunuyor. Aynı ankette Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) yüzde 12 oy oranına ulaşarak Sol Parti (Die Linke) ile aynı seviyeye yükseldiği, Yeşillerin ise yüzde 14 destek aldığı görülüyor. Bu tablo, AfD ile en yakın rakibi olan CDU arasındaki farkın dokuz puana ulaştığını ve partinin özellikle doğu Almanya'daki siyasal üstünlüğünü giderek pekiştirdiğini göstermektedir.

Hal böyleyken, göç ve yabancı karşıtı söylemiyle öne çıkan AfD'ye Türk kökenli göçmenlerin bir bölümü de destek veriyor. Bu durum, Almanya'da son yılların en çok tartışılan siyasal paradokslarından biri hâline gelmiş durumda. AfD'nin politik söylemi uzun süredir "göçün sınırlandırılması, uyum kriterlerinin sertleştirilmesi ve heterojen toplumun eleştirisi" üzerine kurulu olduğu için ilk bakışta bu durum kendi içinde çelişki barındırıyor. Hatta parti programında çok kültürlülük ve heterojen toplumun oluşturulması, "toplumsal barış için tehdit" olarak tanımlanıyor.

AfD'li siyasetçiler, Türkleri de ülkeden gönderilmesi gereken azınlıklar arasında sayıyor. Bir podcastte AfD'nin önde gelen isimlerinden Björn Höcke, "Almanya'daki Türk nüfusunun önemli ölçüde azaltılması gerekiyor. Türkler kültürel olarak asimile olmadılar. Gitmeleri için Almanya'daki yaşamı onlar için daha rahatsız edici hâle getirmeliyiz" şeklindeki açıklamalarıyla adeta Türkleri hedef gösterdi.

Tüm bunlara rağmen saha araştırmaları, göçmen kökenliler arasında AfD'ye doğru ciddi bir eğilim olduğunu gösteriyor. Dr. Yaşar Aydın'a göre 1 bu eğilimin en önemli sebeplerinden biri, göçmen kökenliler arasında çıkarların farklılaşması ve göçmenlerin de kendi içinde homojen bir yapı teşkil etmemesi.

Almanya'daki göçmenlerin yekpare bir blok oluşturmamasından hareketle, uzun yıllardır Almanya'da yaşayan, Alman toplumuna ve sistemine entegre olmayı başarmış göçmenler, yeni gelen göçmenlerin kendi çıkarlarına ters düştüğünü düşünüyor.

Örneğin, Suriyelilerin veya Afganların toplumsal güvenlik, istihdam ve kültürel uyum noktasında sorun yarattıkları ve düzeni bozdukları konusunda tereddütleri var. Yeni gelen göçmenlerin iş gücü piyasasında yerleşik göçmenlerle rekabet oluşturduğunu, kültürel ve bürokratik olarak Alman toplumuna uyum sağlayamadığını, yasa dışı işlere karıştıkları için suç oranlarını yükselttiğini ve toplum için ciddi bir tehdit oluşturduğunu, devletten sosyal yardım almaları nedeniyle ekonomiye yük olduklarını düşünüyorlar.

AfD'ye eğilim gösteren Türk kökenli göçmenlerde "Biz ev sahibiyiz." psikolojisi var. Dolayısıyla kendilerinden sonra gelenlerin düzeni bozacağını öngörüyorlar. "Biz buraya uyum sağladık, Almanca biliyoruz, kendi işimizi kurduk ve vergimizi ödüyoruz, hatta siyasi arenadaki yerimizi alıyoruz; dolayısıyla AfD'nin bizimle sorunu olamaz." şeklinde bir düşünce hâkim. Bu sebeple onlara göre AfD'nin sorunu kendileriyle değil, Almanya'ya uyum sağlayamayan yeni gelen göçmenlerle.
 

Almanya'da yaşayan Türk kökenli seçmenlerin bir bölümü, göç ve güvenlik politikaları nedeniyle AfD'ye yönelirken; bu eğilim, ülkede son yılların en çok tartışılan siyasal paradokslarından biri olarak değerlendiriliyor / Paul Zinken-DPA-AP
Almanya'da yaşayan Türk kökenli seçmenlerin bir bölümü, göç ve güvenlik politikaları nedeniyle AfD'ye yönelirken; bu eğilim, ülkede son yılların en çok tartışılan siyasal paradokslarından biri olarak değerlendiriliyor / Paul Zinken-DPA-AP

 

AfD'ye oy veren göçmenlerin önemli bir bölümü, "düzenli bir sistem arayışı içinde olan", "kontrolsüz göçe karşı çıkan" veya "iktidardaki partilerin politikalarına tepki gösteren" bir kitleden oluşuyor. Bu noktada siyaset biliminin temel kavramlarından biri olan sınır çizme siyaseti (boundary-making), bizlere açıklayıcı bir çerçeve sunuyor.

Özellikle birinci kuşak veya uzun yıllardır Almanya'da yaşayan bazı göçmenler, kendilerini son dönemde ülkeye gelen göçmenlerden bilinçli biçimde ayrıştırıyor. Kendilerini kurallara uyan, üretken ve topluma uyum sağlamış bireyler olarak konumlandıran bu seçmenler, dışlayıcı politikaların esas hedefinin kendileri değil, "diğer" göçmen grupları olduğu düşüncesiyle hareket ediyor.

Bu göçmenler kendilerini "iyi entegre olmuş göçmen" kategorisinde konumlandırırken, yeni gelen göçmen gruplarıyla aralarına sembolik ve toplumsal bir mesafe koyuyorlar. Dolayısıyla göçmen kimliği reddedilmiyor, aksine yeniden tanımlanıyor. 2

Bunun yanında, Türk kökenli seçmenlerin belirli bir kesimi ekonomik konularda merkez sol politikalara daha yakın bir tutum sergilese de "aile, LGBT hakları, kültürel aidiyet ve devlet otoritesi" gibi sosyo-kültürel meselelerde daha muhafazakâr eğilimler gösterebiliyor. Böylece AfD'nin söylemleriyle ortak zeminde buluşabiliyorlar.

Öte yandan Almanya'daki ekonomik durgunluk, artan yaşam maliyetleri, güvenlik tartışmaları ve geleneksel partilere duyulan güvensizlik bazı seçmenleri "tepki oyu" kullanmaya itiyor. Bu nedenle AfD'nin yükselişi yalnızca ideolojik tercihlerle değil, aynı zamanda temsil krizinin ve siyasal memnuniyetsizliğin bir yansıması olarak da okunabilir.

AfD'nin göç karşıtı bu fikirlerinden merkez partiler de etkilenmiş durumda ve söylemlerini yavaş yavaş AfD çizgisine kaydırıyor. Akademik literatürde "güvenlikleştirme" olarak adlandırılan bu süreçte göç, ekonomik ya da toplumsal bir konu olmaktan çıkıp doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak konumlandırılıyor. Nitekim Şansölye Friedrich Merz'in, artan sığınma başvurularını sokakların değişen manzarasına (Stadtbild) bağlaması, göçmenleri dolaylı olarak suçla ilişkilendirdiği gerekçesiyle yoğun eleştiri toplamıştı.

Bu söylemler, Almanya'daki ırkçılığı da gün geçtikçe tetikliyor. Bilhassa Müslüman göçmenlere karşı yalnızca toplum tarafından değil, devletin resmî kanalları tarafından da ırkçılık yapılıyor. Rassismusmonitor araştırmasının 2026 yılı verileri, bu farkı etnik ve dinî gruplar açısından daha da görünür hâle getiriyor.

Almanya'da siyahi erkeklerin yüzde 24'ü, Müslüman erkeklerin ise yüzde 19'u son 1 yıl içinde polis tarafından ayrımcılığa uğradığını belirtiyor. 3 Filistin'e destek mitinglerinde Alman polisi tarafından Müslüman protestoculara yönelik uygulanan şiddet ve gözaltı sarmalı da bu istatistikleri doğrular nitelikte.

Hal böyleyken Almanya'da yaşananlar, AfD'nin kapatılmasını gündeme getiriyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan yeni Almanya'nın Anayasası'na, Nazi döneminden çıkarılan dersler ışığında, demokrasi karşıtı partilerin yasaklanmasına imkân tanıyan bir madde eklenmişti. Anayasa'nın 21înci maddesinde, şu ifadeler yer alıyor:

Hedefleri veya destekçilerinin davranışları nedeniyle, özgürlükçü demokratik temel düzeni bozmayı veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Almanya Cumhuriyeti'nin varlığını tehlikeye atmayı amaçlayan partiler Anayasa'ya aykırıdır.

Ayrıca bir partinin Anayasa'ya aykırı olup olmadığını tespit etme ve devletin sağladığı mali kaynaklardan mahrum bırakma yetkisinin de Anayasa Mahkemesi'ne ait olduğu belirtiliyor. 4

Anayasa Mahkemesi'nin bir parti hakkında inceleme başlatması için ise hükümet, Federal Meclis ya da Eyaletler Meclisi tarafından başvuruda bulunulması gerekiyor. Ancak Başbakan Merz ve liderlik ettiği CDU/CSU ittifakının bazı üyeleri, Anayasa Mahkemesi incelemesinin yıllar sürebileceği ve girişimin başarısız olabileceği endişesini taşıyor ve AfD'nin siyaset yoluyla zayıflatılması gerektiğini savunuyor. SPD ise bu konuda daha katı bir tutuma sahip ve AfD'nin tamamen kapatılması gerektiğine inanıyor.

Sonuç olarak, AfD'nin yükselişi bir yandan Alman kamuoyunda demokratik düzen ve anayasal değerler açısından ciddi tartışmalara yol açmakta, partinin yasaklanmasına yönelik hukuki ve siyasi girişimleri gündeme getirirken; diğer yandan yalnızca yerli seçmenler arasında değil, belirli göçmen grupları arasında da kayda değer bir toplumsal karşılık buluyor. Bilhassa Türk göçmenler tarafından benimsenen "AfD bize karşı değil, yeni gelen göçmenlere karşı" fikri, AfD'yi daha makbul bir parti hâline getiriyor.

Ama unutulmaması gereken nokta şu ki; ırkçı ve yabancı karşıtı söylemler, hedef aldıkları grupları zaman içinde yeniden tanımlayabilen ve kapsamını genişletebilen dinamik yapılardır. Bu nedenle belirli bir göçmen grubunun kendisini bu söylemlerin dışında veya güvende görmesi, uzun vadede kalıcı bir güvence anlamına gelmez.

Irkçılığın ve ayrımcılığın Türkü, Suriyelisi, Afganı olmaz. Bu sebeple ırkçılık, yumuşatılabilecek bir kavram değildir. AfD'ye destek veren göçmenler bir sabah uyanıp ülkeden sınır dışı edildiklerinde durumun çok geç olduğunu anlayacaklar.

Temennim, bu gaflet uykusundan bir an önce uyanmaları.

 

 

1.   https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/aktuelles/almanya-da-gocmenler-neden-afd-ye-oy-veriyor-100.html
2.  https://yeniarayis.com/yazi/bir-siyasal-korluk-hikayesi-almanyada-irkci-afdye-oy-veren-turk-gocmenler-15684
3.  https://perspektif.eu/2026/07/09/polis-siddetinde-algi-farki-magdur-thomas-degil-mohamed-olunca-tepki-azaliyor/
4.  https://www.bbc.com/turkce/articles/cy9r4ep0qgzo

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU