Palantir manifestosu ve teknofaşizm tartışması

Mustafa Çağrı Demir Independent Türkçe için yazdı: "Yapay zeka, güç ve demokrasinin geleceği üzerine bir değerlendirme"

Görsel: AA

Akademinin gündemindeki boşluk

Türkiye'de akademik gündem, yapay zakanın insanlık üzerindeki dönüştürücü etkilerini henüz yeterince tartışmıyor. Robotların takla atması ya da yapay zakanın sanat üretmesi kamuoyunda merak uyandırırken, dünyanın diğer köşelerinde siyasal iletişim, güç ilişkileri ve demokrasinin geleceği bağlamında çok daha derin ve sancılı tartışmalar yürütülüyor. Bu tartışmaların merkezinde yer alan belgelerden biri de Palantir Manifestosu'dur. Türk akademisyenlerin, düşünürlerin ve politikacıların bu konuyu yakından takip etmesi ve Türkiye'ye özgü perspektifler geliştirmesi gerekmektedir.


Palantir nedir? Neden gündem oldu?

Palantir adı, J.R.R. Tolkien'in "Yüzüklerin Efendisi" evreninden geliyor. Romanda "palantír"lar, uzak mesafeleri görebilen sihirli taşlardır. Bu taşlar, Mordor'un gücüyle bağlantılıdır ve onlara bakan kişiyi Sauron'un etkisine açık hâle getirir. Şirkete bu adın verilmesi tesadüf değildir; hem gözetim ve veri analizi işlevine hem de tehlikeli bir güç sembolüne doğrudan gönderme yapmaktadır. Bir diğer dikkat çekici ayrıntı ise şirketin istihbarat platformuna "Gotham" adını vermesidir. Bu, Batman evrenindeki karanlık şehirdir. Şirket adı Palantir, platform adı Gotham... Popüler kültüre yapılan bu göndermeler, hem bir zihniyet oyununun hem de bilinçli bir marka stratejisinin ürünüdür.

Palantir Technologies, ABD merkezli bir yazılım şirketidir. Büyük veri analizi, yapay zaka ve istihbarat yazılımları üreten şirket; savunma bakanlıkları, istihbarat teşkilatları ve kamu kurumlarıyla doğrudan çalışmaktadır. ABD Savunma Bakanlığı ile aktif sözleşmeleri bulunan şirket, Trump döneminde Göç ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) ile de iş birliği yapmıştır. Amaçları arasında terörle mücadele, savaş alanı yönetimi, suç analizi, suç profili çıkarma, yüz tanıma ve biyoenformatik tabanlı öngörüler yer almaktadır. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde polis ve güvenlik birimlerine yazılım satan Palantir, özel bir şirket olmasına karşın devletin en hassas alanlarına kadar nüfuz etmiştir.

Şirketin farklı platformları mevcuttur: Büyük veriyi işleyen yapay zaka platformları, savunma ve istihbarat odaklı Gotham platformu ve diğerleri. Bu platformların varlığından çoğu insan habersizdir. Ancak turistik amaçla seyahat etmiş kişilerin bile Palantir'in veri tabanlarında yer alabileceği ifade edilmektedir.


Manifesto: Teknolojik Cumhuriyet ve 22 madde

Palantir'in 2 üst düzey yöneticisi Alexander Karp ve Nicolas Zamiska, "The Technological Republic" (Teknolojik Cumhuriyet) adlı bir kitap kaleme aldı. Ardından X platformunda, bu kitabın özeti niteliğinde değerlendirilen, 22 maddeden oluşan "Palantir Manifestosu" yayımlandı. İnternette kolaylıkla ulaşılabilen bu manifesto, bir dizi iddia ve çağrı içermektedir.

Manifestolar, tanımı gereği dünyaya dair açık bir tutum beyanıdır. Komünist Manifesto'dan Sürrealist Manifesto'ya kadar tarihsel örnekleri bu niteliği taşır. Palantir Manifestosu da bir tehditten, bu tehdide karşı önerilen yöntemden ve yeni bir yönetim anlayışından söz etmekte; tüm bunların zemininde yeni teknolojiyi ve yapay zakayı konumlandırmaktadır.


Atom çağından yapay zaka çağına: Hard power'ın geri dönüşü

Manifestonun iletişim bilimcileri açısından en önemli iddialarından biri şudur: Atom çağı geride kalmaktadır. Soğuk Savaş döneminde nükleer silahlar bir caydırıcılık unsuru olarak nasıl kullanıldıysa, yapay zaka da artık bu işlevi üstlenecektir. Manifesto yazarları, yapay zakanın bir "hard power" (sert güç) aracı olduğunu ve "soft power" (yumuşak güç) döneminin kapandığını açıkça ilan etmektedir.

Yumuşak güç; kültür, ideoloji, müzik ve sinema aracılığıyla ikna etmek demekti. Manifesto ise bu araçları artık "retorik" ve "safdillik" olarak nitelendirmekte; uluslararası müzakereleri ve ikna süreçlerini geçersiz saymakta, "Ben seni ikna etmek zorunda değilim; gücümü gösteririm, sen de gösterirsin" anlayışını açıkça dile getirmektedir. Bu yaklaşım, iletişimin özünde yatan istişare ilkesiyle doğrudan çatışmaktadır. İletişim, temelde bir ikna sürecidir ve karşı tarafta davranış ile tutum değişikliği hedefler. Manifesto ise bu temeli reddetmekte, gücü tek meşru dil olarak sunmaktadır.

Antonio Gramsci'nin 2 savaşma yöntemi vardı: Cephe savaşı (war of maneuver) ve siper savaşı (war of position). Gramsci, demokratik ve sivil toplumun var olduğu ortamlarda kültürel mücadeleyi, karşı hegemonya inşasını öneriyordu. Palantir Manifestosu ise bu kültürel mücadeleyi açıkça önemsizleştirmektedir: "Yapay zaka destekli 2 füze yapayım, senin kültürel karşı koyuşunun hiçbir anlamı kalmaz" mesajını vermektedir. Bu, yalnızca bir teknoloji tartışması değil, siyasal felsefenin temellerine dair köklü bir meydan okumadır.


Silikon Vadisi'ne borç çağrısı ve kültürel hiyerarşi

Manifestonun dikkat çekici bir diğer iddiası, Silikon Vadisi'ni ABD'ye karşı ahlaki bir borç yüküyle tanımlamasıdır. "Siz bu teknolojiyi ve serveti ABD'nin siyasi gücü sayesinde kazandınız; şimdi bu borcu ABD'nin savunma sanayisine, hard power'ına destek vererek ödemelisiniz" denilmektedir. Bu, ABD tarihinde bir teknoloji şirketi manifestosunda ilk kez bu denli açık biçimde dile getirilen bir vatan borcu çağrısıdır.

Manifesto, aynı zamanda Huntington'ın "medeniyetler çatışması" tezini çağrıştıran bir kültürel hiyerarşi kurmaktadır. Dünyada bazı kültürlerin inovatif ve katkı sağlayıcı, bazılarının ise "işlevsiz" olduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede İslam coğrafyasının, İran'ın ve "Doğu" kültürlerinin teknolojik güce sahip olmaması gerektiği ima edilmektedir. Bu yaklaşım, meşruiyetini bilimden ya da etikten değil, güç ilişkilerinden alan bir kültürel ayrımcılık biçimidir.

Manifesto ayrıca insan hakları ve etik gibi kavramları, "düşünce adamlarının bize vurduğu pranga" olarak nitelendirmektedir. Yaşanan dönüşümü "dekadans" (çöküş) olarak tanımlayan manifesto, bu çöküşten kurtulmanın yolunun söz konusu değerlerden uzaklaşmaktan geçtiğini savunmaktadır.


Teknofeodalizm: Veri lordları ve serf'ler

Tarihsel bir perspektiften bakıldığında şu tablo ortaya çıkmaktadır: Burjuvazi, feodal aristokrasiyi ekonomik üstünlüğü sayesinde tasfiye etti ve siyasi güç talep etti. Ardından finans kapitalizmi, sanayi burjuvazisini yuttu. Bugün ise tekno derebeyler, finans kapitalizmini de geride bırakmakta ve siyasi iktidarı talep etmektedir. Elon Musk ve Nvidia gibi isimlerin siyasi aktörlere dönüşmesi, bu sürecin somut göstergesidir. Yapılan araştırmalara göre, 2024 ABD seçimlerinde dijital oligarkların platformsal etkisi belirgin biçimde hissedildi.

Bu yeni düzende vatandaşlık kavramı da dönüşüme uğramaktadır. Artık "kullanıcılar" ya da "serf'ler" söz konusudur. Feodal düzende lordun toprağında çalışan serf'ler gibi, bugün de dijital alanda hiçbir şeye tam anlamıyla sahip olamıyoruz. Kelime işlemcilerini, işletim sistemlerini ve yapay zaka hizmetlerini satın almıyor, kiralıyoruz. Metaverse, sanki yeni bir kıta gibi sunuldu; oysa orası tekno derebeylerin arazisidir ve biz orada yalnızca kiracıyız.

Bu ekonomik gücün siyasi güce dönüştürülmesi süreci, önemli bir çelişkiyi de beraberinde getirmektedir: Tekno derebeyler siyasi alanı bilmemektedir. Bir devlet, bir şirket gibi iflas etmez; siyasal alanın dinamikleri ticari mantıktan farklıdır. Ancak bu acemilik, tehlikesizlik anlamına gelmemekte; aksine öngörülemez riskleri barındırmaktadır.


Demokrasiye tehdit: Algoritmaların kararları ve kamusal alanın erozyonu

Demokrasi, özünde halkın kendini yönetmesi ve temsilcilerin bu iradeye dayanarak karar vermesi anlamına gelir. Ancak bugün karar alma süreçlerine müdahil olan veri şirketleri ve algoritmalar, bu iradeyi giderek daha fazla biçimlendirmektedir. Suç profili çıkarma, yüz tanıma ve biyoveri analizi gibi uygulamalar; bakanlıkların, mahkemelerin ve güvenlik birimlerinin kararlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, Lombroso'nun "doğuştan suçlu" kavramını çağrıştıran ve temel hukuki ilkeleri zedeleyen sonuçlar doğurabilmektedir.

Habermas'ın kamusal alanın yapısal dönüşümü üzerine yürüttüğü analizde bile iyimser bir tutum hâkimdi. Oysa bugün, "Yapay zaka senin görüşüne gerek kalmadan karar verebilir" anlayışı, kamusal müzakereyi kökünden tehdit etmektedir. Algoritmanın tarafsız olduğuna dair inanç ise büyük bir yanılsamadır; algoritmalar, onları tasarlayan ve besleyen insanların önyargılarını yansıtır. Bir "kara kutu" olan teknolojiye adalet atfetmek son derece tehlikelidir.


Savaş alanında yapay zaka: Maven ve Lavender sistemleri

Yapay zakanın savaş alanındaki kullanımı artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmıştır. Maven adlı yazılım, hedef belirleme süreçlerinde devreye girmiş ve kendi başına karar verebilen bir sistem olarak tarihte yerini almıştır. Ancak bu sistemin doğruluk oranı %60 iken, insan uzmanların doğruluk oranı %84'tür. Maven'ın belirlediği hedefler arasında 7-12 yaş arası 175 çocuğun hayatını kaybettiği rapor edilmektedir. Bu, yapay zaka destekli savaşın insani maliyetinin ne denli ağır olabileceğinin çarpıcı bir göstergesidir.

İsrail'in Lavender adlı yapay zaka sistemi de benzer biçimde tartışmalara yol açmaktadır. Sızdırılan bilgilere göre bu sistem, bireyleri kategorilere ayırmakta ve onları gece evde, aileleriyle birlikte oldukları, yani en savunmasız anlarında hedef almaktadır. Sistemin kurulmasının ardından Microsoft ve Amazon gibi teknoloji devleriyle veri merkezi anlaşmaları yapıldığı ve bu altyapıların meşru hedef ilan edildiği bildirilmektedir. İran-İsrail geriliminde de yapay zakanın aktif biçimde kullanıldığı bildirilmektedir.

Neil Postman, "Teknopoly" adlı eserinde samuray kılıcını örnek vermişti. Kılıç herkese verilmezdi; onu taşıyabilmek için yıllar süren bir eğitim ve ahlak kodu gerekirdi. Bugün ise bir silahı kullanmak için bu tür bir ahlaki ön koşul aranmamaktadır. Tüfeğin icadıyla birlikte mertlik değerinin çöküşü nasıl başladıysa, yapay zakayla birlikte insani değerlerin erozyonu da aynı biçimde yaşanabilir.


Postman'ın uyarısı: Teknoloji kültürün yerini almamalı

Neil Postman, "Teknopoly"de kültürün, teknolojiyi sınırlayan ve düzenleyen bir çerçeve olmaktan çıkıp bizzat teknolojinin kültür hâline geldiği süreci eleştiriyordu. Bugün Palantir'in ortaya koyduğu tablo da bunu doğrulamaktadır. Teknoloji artık gücü pekiştiren bir araç olmakla kalmayıp politikanın kendisi hâline gelmekte, sorumluluk taşımaksızın kültürün yerini almaktadır.

Lokomotif metaforu burada son derece yerindedir: Hızla ilerleyen bir trende kavga etmek yerine, trenin nereye gittiğini sormak ve gerektiğinde frene basmak gerekmektedir. Sosyal bilimcilerin, siyasetçilerin ve toplumun, bu tekno derebeylerin elinden siyaseti geri alması şarttır.


Türkiye'nin sorumluluğu ve fırsatı

Türkiye, bu tartışmalarda dışarıdan izleyen bir konumda kalmamalıdır. Atatürk'ün "Vatan savunması olmadıkça savaş bir cinayettir" sözü, teknoloji çağında da geçerliliğini korumaktadır. Savaşlarımıza Maven karar vermedi; insanca savaştık. Bu deneyim, dünyaya anlatılabilecek özgün bir perspektiftir.

Batı'ya bakıp "Biz de kendi tekno derebeylerimizi yaratalım" demek doğru bir yol değildir; aynı hatayı tekrarlamak olur. Asıl mesele, insanı ve kültürü merkezine alan, teknolojik gelişmeyi bu değerler çerçevesinde konumlandıran alternatif bir model önerebilmektir. Türkiye'nin düşünen, üreten insanları bu kaosa yol gösterme sorumluluğu taşımaktadır.


Sonuç: Gözlerimizi açmalıyız

Palantir Manifestosu, hem bir dönem teşhisi hem de açık bir iktidar iddiasıdır. Manifesto biraz küstahça kaleme alınmıştır; ancak içerdiği saptamalar ciddiye alınmayı hak etmektedir. Yapay zaka destekli hard power'ın yükselişi, soft power araçlarının işlevsizleştirilmesi, kültürel hiyerarşinin yeniden inşası ve demokrasinin algoritmalara terk edilmesi... Bunların tümü gerçek tehditlerdir.

Ödev yaptırma ya da müzik üretme gibi basit kullanımları aşarak işin gerçek boyutunu kavramak gerekmektedir. Siber alan, kimsenin ait olmadığı özgür bir Amazon ormanı değildir; artık tekno derebeylerin kiraya verdiği bir araziye dönüşmektedir. 175 çocuğun hayatını kaybettiği bir algoritmanın iyi niyetine teslim olmak kabul edilemez. Algoritmalar üzülmez; çünkü onlar insan değildir.

İnsanlığımızı ve kültürümüzü geri isteme zamanı gelmiştir. Bazı hataların telafisi mümkün olmaz. Bu büyük güç olan teknolojiyi sağlam ahlaki kazıklara bağlamalı; insanı, kültürü ve demokratik değerleri merkeze alan bir yaklaşımla yeniden şekillendirmeliyiz. Gözlerimizi açmalıyız.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU