Akademiden popüler kültüre: Aile nasıl itibarsızlaştırılıyor?

Prof. Dr. Mustafa Çevik Independent Türkçe için yazdı

Aile, yalnızca ekonomik bir birlik değil; güven, dayanışma, bakım ve değerlerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı temel toplumsal kurum olarak tartışılıyor / Fotoğraf: Pixabay

Aile yalnızca bir sosyal kurum değildir

Aile yalnızca bir sosyal kurum değildir.

İnsan olmanın ilk okuludur.

İlk güven duygusu burada gelişir. İlk sorumluluk burada öğrenilir.

İlk fedakârlık burada yaşanır. İlk sevgi de ilk hayal kırıklığı da burada deneyimlenir.

Buna rağmen son yıllarda aile üzerine kurulan dil dikkat çekici biçimde değişiyor.

Özellikle akademide. Ardından medyada. Sonra sosyal medyada. En sonunda gündelik hayatta.

Bugün aile artık yalnızca eleştirilmiyor. Giderek meşruiyeti de sorgulanıyor.

Özellikle Marksist feminist akademi, "üst yapı" paradigmasına dayalı ve kendi ideolojik sistematiği içinde yaptığı araştırmalarla aileyi, kapitalist sistemin "ücretsiz bakım emeği"ni gizleyen temel kurumlardan biri olarak görüyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Silvia Federici, Leopoldina Fortunati, Christine Delphy ve son dönemde Tatiana Llaguno gibi isimler, farklı kavramsal çerçeveler kullansalar da ortak bir noktada buluşuyor.

Bu ideolojik yaklaşıma göre aile doğal değildir.

İnsan doğasına aykırı olarak üretilmiş tarihsel bir kurumdur.

Ücretsiz bakım emeğinin "görünüş biçimi"dir.

Hatta Llaguno, Hegel ve Marx'tan hareketle modern aile biçiminin özgürlüğün önünde duran tarihsel, temel bir yapı olduğunu ileri sürmektedir.

Bu yaklaşımın ilk bakışta haklı gibi görünen yönleri vardır.

Ev içi bakım emeği uzun yıllar boyunca yeterince görünür olmamıştır.

Mesela çocuk yetiştirmek emek olarak görülmemiştir; bugün de çoğu zaman görülmemektedir.

Yaşlı bakımı, ekonomik değeri olan bir faaliyet olarak değerlendirilmemiştir.

Ev işleri çoğu zaman "doğal görev" olarak görülmüştür.

Dolayısıyla bakım emeği ekonomik bir değerdir, kutsaldır ve bu konuda yapılan tartışmalar önemlidir.

Fakat haklı bir tespitten yanlış ve haksız bir sonuca ulaşmak da mümkün olabilmektedir.

Bugün Türkiye'de ve dünyada yaşamı belirleyen tek değerin ekonomik ilişkiler olduğuna dair ideolojik yaklaşımı, tek bilimsel paradigma olarak kabul eden bir akademik anlayış vardır.

Bu yaklaşım, kendi dışındaki her şeyi ideolojik, gerici ve bilim dışı kabul etmektedir.

Oysa bu yaklaşım, aslında bütün çağların en ideolojik paradigmalarından biridir ve popüler kültürü ailenin değerine ve önemine karşı zehirleyen bir etkiye sahiptir.

Çünkü bu bilimsel görünümlü ideolojik yaklaşıma göre aile, neredeyse tamamen ekonomik bir kategoriye indirgenmektedir.

Sevgi ekonomik bir ilişkiye dönüşmektedir.

Fedakârlık ücretsiz emek olarak okunmaktadır.

Ebeveynlik yeniden üretim mekanizması olarak tanımlanmaktadır.

İnsanın ticari, politik, sanatsal, anlam, duygu, ahlak ve din temelli her türlü ilişkisi, üretim ilişkilerinin gölgesinde açıklanmaktadır.

Buna göre tarihe yön veren tek motivasyon ekonomi ve üretim ilişkileridir.

Bu yaklaşımın tarih yorumu için "Tarih Felsefesi" kitabıma bakabilirsiniz.

Oysa asıl sorun burada başlamaktadır.

Çünkü insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.

İnsan aynı zamanda anlam arayan, anlam üreten, değerleri olan bir varlıktır.

İnsan sever. Bağlanır. Sadakat gösterir. Yas tutar. Fedakârlık yapar.

Bu deneyimlerin tamamını yalnızca ekonomiyle açıklamak mümkün değildir.

Böyle bir yaklaşım, ideolojik bir dayatmanın ötesinde değildir.

Bir annenin hasta çocuğunun başında sabaha kadar beklemesi yalnızca ücretsiz emek midir?

Yıllarca Alzheimer hastası eşine bakan bir insan yalnızca sömürü düzenini mi yeniden üretmektedir?

Evladının eğitimi için kendi hayallerinden vazgeçen bir babanın davranışı sadece ekonomik bir yatırım mıdır?

Bu sorular, klasik üretim ve ekonomi ilişkileri üzerinden öyle kolay cevaplanamaz.

Çünkü insan ilişkileri ekonomik kategorilerden daha zengindir.

Düşünce tarihi de bunu göstermektedir. İnsanlık tarihi, ilişkilerin ekonomiden ibaret olmadığına dair örneklerle doludur.

Örneğin Aristoteles aileyi siyasal toplumun temeli olarak görüyordu.

Alasdair MacIntyre ise "Dependent Rational Animals" (Bağımlı Rasyonel Hayvanlar) adlı eserinde insanın bağımlı bir varlık olduğunu savunur.

İnsan tek başına gelişemez. Bakım olmadan özgürlük olmaz. Dayanışma olmadan erdem gelişmez.

Aile bu nedenle yalnızca ekonomik değil, insan doğasının zorunlu bir sonucu ve aynı zamanda ahlaki bir kurumdur.

Bir başka sorun ise tarihle ilgilidir.

Bu yaklaşımın en sorunlu yönlerinden biri, ailenin doğuşunu büyük ölçüde kapitalizmin zorunlu ilişkilerinin ürünü gibi yorumlamasıdır.

Oysa antropoloji farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Akrabalık ilişkileri kapitalizmden çok daha eskidir. Mesela bakım ağları insanlık tarihi kadar eskidir.

Elbette aile sürekli değişmiştir.

Çekirdek aile, ilk insanla birlikte varlığını sürdürmüş bir oluşumdur.

Bunun için "Hangi Aile? Evrimci ve Yaratılışçı Aile Felsefesi ve Politik Etkileri" kitabıma bakılabilir.

Fakat buradan hareketle ailenin kendisini yalnızca kapitalizmin sonucu olarak açıklamak, tarihsel sürekliliği yeterince izah etmez.

Bu yaklaşım, belirli bir ideolojik insan anlayışının doğurduğu düşünce sistemini ifade etmektedir.

Asıl dikkat çekici gelişme ise Marksist feminizm paradigmasıyla akademide üretilen bu kavramların sinema, televizyon ve sosyal medya üzerinden popüler kültüre taşınmasıdır.

Bugün sosyal medyada evlilik çoğu zaman özgürlüğün kaybı olarak sunuluyor.

Çocuk sahibi olmak, kişisel gelişimin önündeki bir engel gibi anlatılıyor.

Fedakârlık zayıflık olarak görülüyor.

Bağımsızlık ise neredeyse tek erdem hâline getirilmiş durumda.

Bu dönüşümün tek nedeni Marksizm değildir.

Tüketim kültürü de aynı dili kullanıyor.

Neoliberal bireycilik de aynı sonucu üretiyor.

Dijital kültür de bunu hızlandırıyor.

Ancak aileyi tarihsel olarak aşılması gereken bir kurum olarak gören akademik söylemler, bu kültürel dönüşüme önemli ölçüde düşünsel destek sağlamaktadır.

İlginç olan ise şudur.

Kapitalizmi eleştiren bazı teoriler, istemeden kapitalizmin en güçlü kültürel sonuçlarından birini besleyebiliyor.

Mesela bunlardan biri aşırı bireyciliktir.

Çünkü güçlü aile bağları zayıfladığında yalnızca devlet güçlenmez.

Piyasa da güçlenir. Yalnız birey daha fazla tüketir.

Daha kırılgan olur. Daha kolay yönlendirilir. Daha az dayanışma kurar.

Bu nedenle aileyi yalnızca baskının kaynağı olarak görmek eksik bir analizdir.

Elbette aile kusursuz değildir. Şiddetin, ihmalin ve adaletsizliğin varlığı inkâr edilemez. Bunlarla mücadele edilmelidir.

Ancak çözüm aile kurumunu zayıflatmak ve ortadan kaldırmak değildir. Çözüm, aileyi güçlendirmektir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, aileyi ideolojik kamplaşmaların nesnesi yapmak değildir. Onu daha adil hâle getirmektir.

Daha kapsayıcı hâle getirmektir. Daha dayanıklı hâle getirmektir.

Çünkü güçlü toplumlar yalnızca güçlü ekonomiler üzerine kurulmaz.

Güçlü aileler üzerine de kurulur. Aile yalnızca çocuk yetiştiren bir kurum değildir. Toplumun vicdanını yetiştiren kurumdur.

Onu yalnızca emek üzerinden okumak, insanı anlamından, değerlerinden, doğasından ve tarihinden koparan eksik bir okumadır.

Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:

Biz aile denince hangi aileyi kastediyoruz?

Aileyi yönlendirilmiş paradigmalar ve araştırmalar üzerinden itibarsızlaştıran dilin altındaki kasıtlı ve ideolojik tutumu görebiliyor muyuz?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU