Kongo ve uluslararası sistemin seçici vicdanı

Sare Şanlı Independent Türkçe için yazdı

Kongo Demokratik Cumhuriyeti halkı, 1996 yılından bu yana bitmeyen bir savaşın pençesinde kıvranıyor. En acısı ise dünyanın bu insanlık dramından neredeyse habersiz olması.

Gazze ve Sudan gibi bölgelerdeki çatışmalar küresel kamuoyunda yankı bulurken, 30 yıldır süregelen bu katliam görünmez kılınıyor.

Çünkü Kongo’da bir günde binlerce kişi bombalarla ölmüyor; M23 başta olmak üzere terör örgütlerinin gerçekleştirdiği silahlı çatışmalar, ana akım medyanın manşetlere layık göreceği bir ritimde yaşanmıyor.

Ancak savaş ortamının beslediği açlık, kıtlık, salgınlar ve yerinden edilme gibi dolaylı ölümlerin sayısı her geçen gün katlanarak artıyor.

Küresel sömürünün inşa ettiği bu karanlık atmosferde, hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı maden ocaklarında çalıştırılan Kongo halkı, aldığı her nefeste ölüme bir adım daha yaklaşıyor.

Komşu Ruanda ile yaşanan 2 büyük savaşın ardından kalıcı bir barışın sağlanamaması, Kongo’nun doğusunda terör örgütlerinin palazlanmasına zemin hazırladı.

Bugün bölgede, silah endüstrisinden savaş ağalarına, maden kaçakçılığından uyuşturucu ağlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede kontrollü bir kaos hüküm sürüyor. Bu kaos, görmezden gelinen bir trajediden çok, belirli çıkarlar için kasıtlı olarak canlı tutulan bir sistemin ürünü.


Kongo, Ruanda’yı dava ediyor

Kongo, ilki 2001, ikincisi 2006 yılında olmak üzere 2 kez Ruanda'ya karşı dava açarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) başvurdu. Her 2 başvuruda da Kongo, Ruanda'yı topraklarında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlemek, doğal kaynaklarını sistematik biçimde yağmalamak ve egemenlik haklarını ihlal etmekle suçladı. Haziran 2026'da imzalanan barış anlaşmasının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra açılan bu 3. davada ise iddianameye soykırım suçlaması da eklendi. UCM bu kez başvuruyu kabul etse ve süreci başlatsa bile, bir karara ulaşmasının yıllar alacağı öngörülüyor.

Zaten bugüne kadar hiçbir küresel soruna etkili bir çözüm sunamayan UCM, 3 yıldır Gazze’de devam eden soykırım karşısında etkisiz kalırken, Kongo’da yaşananları soykırım ilan etse ne değişir? Ruanda’yı suçlu bulsa, bu kararın uygulanacağını kim garanti edebilir? Nitekim UCM, Kasım 2024'te Netanyahu hakkında tutuklama kararı çıkardı. Mahkemenin 125 üye devleti bu kararı uygulamakla hukuken bağlı olmasına karşın, Netanyahu hiçbir ülkede tutuklanmadı. UCM'nin en yüksek profilli kararı bile kâğıt üzerinde kalan sembolik bir jestten öteye geçemedi.

Asıl konuşulması gereken, Ruanda’nın ve UCM’nin arkasındaki güçlerin aynı olduğu. Zira asıl sorun, Ruanda’yı finanse eden aktörleri koruyan uluslararası sistemin ta kendisi!

Dünyanın teknolojik iştahı durdurulmadıkça kim bilir daha kaç Kongolu hayatını kaybedecek… Çünkü bu topraklar, bilhassa Kongo’nun doğusu, kritik mineraller açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri. Savunma sanayisinden elektrikli araçlara, laptop ve cep telefonlarına kadar birçok alanda vazgeçilmez olan koltan ve kobalt gibi madenlerin yüzde 60 ila 70’i Kongo’dan çıkarılıyor.

Batılı ülkeler ve küresel şirketler, bu stratejik kaynakların kesintisiz ve ucuz akışını istiyor. Dünyanın her köşesinde senaryo aynı: Batı asla adil ticaret istemiyor. İstediğini gasp ediyor ve sömürmeyi tercih ediyor. Perde arkasında gizli pazarlıklar yapıyor ve istediğini alınca ardına bakmadan gidiyor. Bu yüzden Kongo’daki kaosun devam etmesi şart. Kaos olmalı ki terör örgütleri aracılığıyla kaçırılan kritik madenler, Ruanda üzerinden aklanarak Batı’ya ulaşsın. Aynı senaryo, altın başta olmak üzere bölgeden çıkarılan tüm diğer madenler için de geçerli.

Mazlum Kongo halkı ise sesini duyuramamanın tarifsiz acısını yaşıyor. Bugün dünyanın 4 bir yanında Gazze halkı için binlerce protesto gösterisi düzenleniyor; konferanslar, seminerler ve medya yayınları aracılığıyla İsrail’in zulmü geniş kitlelere ulaşıyor.

Gazze halkı, bizzat kendi çektiği görüntülerle trajedisini tüm dünyaya haykırıyor. Pratikte hiçbir şey değişmese de farkındalık artıyor, İsrail ürünleri boykot ediliyor, dünya haksızlıklara karşı tavır almayı öğreniyor. Söz konusu Afrika toprakları olduğunda ise dünyayı harekete geçirmek bir yana, bilgilendirmek bile ne kadar zor! Sudan’daki 3 yıllık savaştan da sadece küçük bir kesim haberdar.

Ancak Kongo, aktivistlerin, insan hakları uzmanlarının, akademisyenlerin ve medya çalışanlarının dahi bilmek için çaba göstermediği karanlık bir noktada duruyor. Bu coğrafyada insanların kendi kendilerine değil de "bir savaşın ortasında" öldürüldüğünü anlatmak bile başlı başına bir mücadele.

Kongo halkı, bizim kullandığımız cep telefonlarının en kritik madenlerini çıplak elleriyle topraktan sökerken, kendileri bu telefonlara ulaşamıyor. İnternete erişimleri yok. Bu yüzden Ruanda ve Batılı şirketlerin desteklediği terör örgütlerinin tecavüzlerini, tehditlerini ve saldırılarını dünyaya gösteremiyor.

Öyle çaresizler ki Dünya Kupası’nı bir iletişim aracı olarak kullanmak durumunda kaldılar. Ülkenin efsanevi lideri Patrice Lumumba gibi giyinen, kameralara doğru kafasına dayadığı eliyle silah işareti yaparken diğer eliyle ağzını kapatan o figür, dünyanın sessizliğini bir tokat gibi hepimizin yüzüne vurdu. Lakin bu görüntü bile kısıtlı bazı sosyal medya hesaplarında ve birkaç medya organında kendine yer bulabildi ve ne yazık ki kalıcı bir etki yaratmadı.


Sessizliğin bedeli

Kongo’da yaşananlar, bir ülkenin komşusuyla olan çatışmasından çok daha fazlası. Kongo, küresel kapitalizmin kanlı yüzünün, sömürgeciliğin dijital çağdaki tezahürünün ve uluslararası hukukun seçici körlüğünün somut bir kanıtı. Ruanda adeta bir piyon. Asıl oyuncular, Ruanda’yı öne sürerek bu coğrafyanın zenginliklerini sömürmek için terörü bir araç olarak kullanan Batılı güçler ve açgözlü çok uluslu şirketler.

Gazze’ye gösterilen ilgiyi Kongo’dan esirgemek, insan hayatına atfedilen değerin haber değeriyle ölçüldüğünü göstermiyor mu?

Son 30 yılda 6 milyondan fazla Kongolu öldürüldü, milyonlarcası yerinden edildi. Kalanlar için açlık, tecavüz, şiddet ve salgın hastalıklar hayatın bir parçası. Kongo halkı, tüm bu zorluklara rağmen direniyor; adalet arayışından vazgeçmiyor.

Ancak tek başına bırakılıyor. Uluslararası kamuoyunun, sadece patlayan bombaların değil, sessizce akan kanın da farkına varması gerekiyor. Bu topraklardan çıkan her mineralin üzerinde kan lekeleri var. Dünya, sistematik şekilde tecavüze uğrayan ve bedenleri savaş alanına çevrilen Kongolu kadınların çığlığına kulak tıkadıkça, çadır kentlerde açlık ve salgınlarla boğuşan milyonları görmezden geldikçe ve silahların gölgesindeki maden ocaklarında çocukluğu çalınan o küçücük bedenlerin köleleştirilmesine göz yumdukça, teknolojik konforumuzun bedeli masumların hayatlarıyla, yağmalanan bir gelecekle ödenmeye devam edecek.

 

 

Kongo’da yaşanan trajediyi tüm boyutlarıyla öğrenmek için daha önce kaleme aldığım yazıların bir kısmına ulaşabilirsiniz:

Kongo'yu görmek için kaç bin insan daha ölmeli? – Independent Türkçe
Cebimizdeki kan: Kongo halkı daha fazla koltan için katlediliyor – Independent Türkçe
Kongo: Çıkar ağlarının ürettiği çatışma sarmalı – Independent Türkçe
Ölüme terk edilen yaşamlar: Kongo ve nekropolitik düzen – Independent Türkçe
Kongo: Güçlü olanın çıkarları bir kez daha insani değerlerin önünde – Independent Türkçe
Erik Prince'in Kongo tuzağı: ABD'nin güvenlik maskeli maden yağması – Independent Türkçe
M23 ve Kongo: Yeni bir savaş, eski bir hikâye – Independent Türkçe
Congo's fragile peace and the global race for minerals – TRT Afrika
Küresel sömürünün yeni hedefi: Kongo ormanları yok ediliyor – Fokus Plus

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU