Eski Türk dininin tevhit dini olduğu yönündeki görüşlerin önemli bir kısmı, "Gök Tanrı evrenin yaratıcısıdır" öncülünden hareket ederek "Öyleyse bu din tevhit dinidir" sonucuna ulaşmaktadır. İlk bakışta ikna edici görünen bu çıkarım, dinler tarihi metodolojisi bakımından eksik bir akıl yürütmeye dayanır. Çünkü bir dinin evreni yaratan en yüce bir varlığı kabul etmesi, tek başına o dini tevhit dini hâline getirmez. Asıl belirleyici ölçüt, yaratıcı Tanrı'nın ilahlığının başka metafizik varlıklarla paylaşılıp paylaşılmadığı, ibadetin ve kutsallığın yalnızca O'na yönelip yönelmediği ve görünmeyen âleme ilişkin tasarrufun sadece O'na ait kabul edilip edilmediğidir.
İnsanlık tarihindeki çok tanrılı dinlerin önemli bir bölümü zaten evrenin ilk sebebi veya en yüksek tanrısı olarak kabul edilen bir varlığı tanımaktadır. Buna rağmen dinler tarihi literatüründe bu dinler politeist veya henoteist olarak sınıflandırılır. Çünkü kutsal alan, tek bir ilahla sınırlı değildir; onun altında farklı görev ve yetkilere sahip çok sayıda kutsal varlık yer alır.
Eski Mezopotamya bunun en belirgin örneklerinden biridir. Sümer ve ardından Akad-Babil geleneğinde gök tanrısı An (Anu), ilahlar topluluğunun en üstünde yer alır. Ancak yeryüzündeki düzen Enlil, bilgelik ve yeraltı suları Enki (Ea), aşk ve savaş İnanna/İştar, ay Sin (Nanna), güneş Utu (Şamaş) gibi farklı ilahlar tarafından yürütülür. İnsanlar gündelik hayatlarında çoğu zaman doğrudan en yüce tanrıya değil, kendi ihtiyaçlarıyla ilişkili bu ilahlara yönelmiş, onlara kurban sunmuş ve yardım dilemiştir. Dolayısıyla An'ın en yüksek tanrı olması, Mezopotamya dinini tevhit dini yapmamıştır.
Eski Mısır'da da benzer bir yapı görülür. Kozmogoni ekollerine göre yaratılışın başlangıcında Atum, Ra veya Amon-Ra gibi üstün bir yaratıcı güç bulunur. Buna rağmen Osiris, İsis, Horus, Seth, Thoth, Hathor ve daha birçok tanrı farklı alanlarda etkin kabul edilir. Nil'in taşması, bereket, ölüm, yeniden diriliş, krallığın korunması ve göksel düzen bu ilahların faaliyet alanına dâhil edilmiştir. Mısır toplumunun en yüksek yaratıcıyı kabul etmesi, diğer ilahların kutsallığını ortadan kaldırmamıştır.
İran din tarihi de benzer bir örnek sunar. Zerdüştî gelenekte Ahura Mazda en yüce ilah olarak tanımlanır. Bununla birlikte Ameşa Spentalar, Yazatalar ve diğer kutsal varlıklar kozmik düzenin işleyişinde görev üstlenir. Klasik Sasani döneminde iyilik ile kötülük arasındaki mücadele, Ahura Mazda ile Angra Mainyu arasındaki düalist yapı üzerinden açıklanırken, bunların altında yer alan çok sayıda kutsal varlık dinî hayatın aktif unsurları hâline gelir. Böylece en yüksek ilah fikri ile çok katmanlı kutsal evren tasavvuru birlikte varlığını sürdürür.
Eski Yunan ve Roma dinleri de benzer şekilde Zeus veya Jüpiter'i tanrıların hükümdarı olarak kabul eder. Ancak deniz Poseidon'un, yeraltı Hades'in, savaş Ares'in, bilgelik Athena'nın, av Artemis'in, bereket Demeter'in ve haber Hermes'in alanıdır. Hiç kimse Zeus'un en güçlü tanrı olması sebebiyle Yunan dinini tevhit dini olarak tanımlamaz. Çünkü ilahlık farklı öznelere dağıtılmıştır.
Bu tarihsel örnekler, "en yüce yaratıcı" fikrinin politeizme aykırı olmadığını açık biçimde göstermektedir. Politeizm çoğu zaman en yüksek ilahın inkârı üzerine değil, onun yanında kutsallık ve tasarruf sahibi başka metafizik güçlerin kabulü üzerine kuruludur. Bu nedenle Gök Tanrı'nın yaratıcı olarak görülmesi, tek başına eski Türk dinini tevhit dini yapmaya yetmez.
Bu noktada İslam öncesi Arap toplumu özellikle dikkat çekicidir. Kur'an, Mekke müşriklerinin Allah'ın varlığını bütünüyle reddettiklerini söylemez. Aksine birçok ayette onlara gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda "Allah" cevabını verdikleri belirtilir. Ancak aynı insanlar, Allah'a yaklaşmak amacıyla putları, melekleri veya salih kabul ettikleri kişileri aracı edinmiş; Lât, Uzzâ ve Menât gibi kutsal varlıklara kurban sunmuş, onlardan şefaat beklemiş ve dinî ritüeller gerçekleştirmişlerdir. Kur'an'ın eleştirisi de tam bu noktaya yönelir. Sorun, yaratıcı Tanrı'nın inkârı değil, ulûhiyet alanına başka varlıkların ortak edilmesidir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Kur'an'ın "Andolsun, onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka 'Allah' derler" (Lokmân 31:25; Zümer 39:38) ifadeleri, Mekke toplumunun yaratıcı fikrine sahip olduğunu ortaya koyar. Buna rağmen Kur'an onları müşrik olarak nitelendirir. Çünkü ibadet, dua, kurban, şefaat ve kutsallık yalnızca Allah'a tahsis edilmemiştir.
Bu durum, eski Türk dini bakımından önemli bir karşılaştırma imkânı sunmaktadır. Eğer bir toplum en yüce yaratıcıyı kabul ettiği hâlde Yer-Su ruhlarına kurban sunuyor, atalarının ruhlarından yardım bekliyor, şaman aracılığıyla görünmeyen varlıklarla iletişim kuruyor ve tabiatın çeşitli unsurlarına kutsallık atfediyorsa, bu yapı dinler tarihi açısından vahiy merkezli tevhit ile değil, çok katmanlı kutsal evren anlayışıyla daha fazla benzerlik göstermektedir.
Burada ayrıca metodolojik bir ayrım yapmak gerekir. Bir dinin monoteist görünmesi ile vahiy merkezli tevhit anlayışı aynı şey değildir. Bazı dinler tek bir en yüce ilah fikrine yaklaşırken, kutsal alanı başka varlıklara da açar. Kur'an'ın tevhit anlayışında ise yaratma, hükmetme, gaybı bilme, ibadet edilme, dua edilme ve yardım istenme yetkisi bütünüyle Allah'a aittir. Bu alanlardan herhangi birinin başka varlıklara nispet edilmesi şirk olarak değerlendirilir.
Bu nedenle eski Türk dinini değerlendirirken mesele, Tengri'nin büyüklüğünü inkâr etmek değildir. Asıl mesele, Tengri'nin yanında kutsallık ve metafizik etki sahibi kabul edilen diğer varlıkların dinî sistem içindeki konumudur. Dinler tarihi açısından belirleyici ölçüt de tam olarak budur.
Vahiy perspektifinden tevhidin tarihsel sürekliliği: İnanç tarihi doğrusal bir ilerleme değil, döngüsel bir sapma ve ıslah sürecidir
Eski Türk dininin tevhit dini olduğu yönündeki değerlendirmelerin önemli bir kısmı, dinler tarihini evrimci bir paradigma içinde okumaktadır. Bu yaklaşıma göre insanlık önce tabiat güçlerinden korkmuş, ardından animizm ve çok tanrıcılık aşamalarından geçmiş, daha sonra tek tanrı fikrine ulaşarak dinî bakımdan daha gelişmiş bir seviyeye yükselmiştir. 19. yüzyılda özellikle Edward Burnett Tylor, James George Frazer ve benzeri antropologların geliştirdiği bu çizgisel model, uzun yıllar dinler tarihi çalışmalarını etkilemiştir. Buna göre monoteizm, dinî düşüncenin en geç ortaya çıkan ve en gelişmiş safhasıdır.
Ancak vahiy merkezli dinler açısından mesele bütünüyle farklıdır. Tevrat, İncil ve Kur'an'ın ortak tarih anlatısı, insanlığın başlangıcında çok tanrıcılığın değil, tevhidin bulunduğunu kabul eder. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsan, yaratılışından itibaren Tanrı'yı bilen, O'nunla ilişki kuran ve O'ndan doğrudan vahiy alan bir varlık olarak tasvir edilir. Bu nedenle vahiy geleneğinde tevhid, tarihsel gelişmenin ulaştığı son aşama değil, insanlığın ilk dinidir.
Kur'an'da Hz. Âdem'in yaratılışı anlatılırken ona ilahî bilgi verildiği, Allah'ın doğrudan hitabına muhatap olduğu ve yeryüzündeki halifelik görevinin kendisine verildiği belirtilir. Ardından gelen peygamberler, yeni bir din kurmak için değil, insanların zamanla bozduğu tevhit inancını yeniden ihya etmek için gönderilir. Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son olarak Muhammed aynı tevhit çağrısını farklı toplumlarda yeniden dile getirir. Dolayısıyla vahiy tarihinde ilerleyen şey din değil, bozulan dinin tekrar aslına döndürülmesidir.
Kur'an bu sürekliliği birçok ayette açık biçimde ifade eder. "Allah katında din İslam'dır" (Âl-i İmrân 3:19) ve "Senden önce gönderdiğimiz her peygambere 'Benden başka ilah yoktur; bana kulluk edin.' diye vahyettik" (Enbiyâ 21:25) ayetleri, peygamberlerin farklı inanç sistemleri değil, aynı tevhit çizgisini temsil ettiklerini ortaya koymaktadır. Buradaki "İslam" kavramı, tarihsel olarak son dinin adı olmanın ötesinde, Allah'a teslimiyet anlamındaki ortak vahiy geleneğini ifade eder.
Bu çerçevede tarihsel süreç doğrusal bir yükseliş değil, döngüsel bir hareket sergiler. Toplumlar başlangıçta tevhit çizgisini benimser; zamanla siyasî, ekonomik, kültürel ve psikolojik sebeplerle kutsallığı farklı varlıklara dağıtmaya başlar. Atalar, krallar, yıldızlar, tabiat güçleri, ruhlar veya melekler zaman içinde kutsal alanın parçaları hâline gelir. Bunun üzerine peygamberler gönderilir ve insanlar yeniden yalnızca Allah'a kulluğa çağrılır. Bir süre sonra aynı süreç yeniden başlar. Böylece tarih boyunca tevhit ile şirk arasında sürekli tekrar eden bir döngü oluşur.
Bu model, eski Türk dini açısından da önemli sonuçlar doğurur. Eğer vahiy geleneğinin ortaya koyduğu tarih anlatısı esas alınacaksa, Gök Tanrı inancı "henüz tevhide ulaşamamış bir toplumun ileri aşaması" olarak değil, daha önce mevcut olan tevhit çizgisinden zamanla uzaklaşmış toplumların geliştirdiği dinî yapılardan biri olarak değerlendirilmelidir. Çünkü vahiy perspektifinde bütün toplumlara peygamber gönderildiği kabul edilir. Kur'an'da "Her ümmet için mutlaka bir uyarıcı vardır" (Fâtır 35:24) ve "Hiçbir toplum yoktur ki içinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın" anlamındaki ifadeler, ilahî mesajın evrenselliğini vurgular.
Bu noktada eski Türk toplumlarına da peygamber gönderilmiş olabileceği ihtimali, İslam kelâmı açısından reddedilen bir düşünce değildir. Kur'an, isimleri bildirilen peygamberlerin sınırlı sayıda olduğunu, bildirilmeyen pek çok peygamber bulunduğunu ifade eder (Nisâ 4:164; Mü'min 40:78). Bu nedenle tarihsel olarak Türk topluluklarına bir peygamber gönderilip gönderilmediğini kesin biçimde bilmek mümkün değildir. Ancak vahiy perspektifi açısından böyle bir ihtimal açıktır.
Dolayısıyla eski Türklerde Gök Tanrı fikrinin bulunması, vahiyden bağımsız olarak tevhidin doğal evrimi şeklinde yorumlanmak yerine, geçmişteki vahiy izlerinin zaman içinde başka inanç unsurlarıyla iç içe geçmesi şeklinde de açıklanabilir. Bu, tarihsel olarak ispatlanmış bir iddia değil, vahiy merkezli din anlayışının kendi iç tutarlılığı içerisinde mümkün gördüğü bir yorumdur.
Bu yaklaşım aynı zamanda günümüzde yapılan anakronik okumaları da sorgulamaktadır. Modern dönemin "tek tanrı" kavramı ile Kur'an'ın "tevhid" kavramı aynı değildir. Bir toplum tek bir en yüce yaratıcıya inanabilir; fakat ibadet, kurban, şefaat, gayb bilgisi, bereket, koruma ve yardım gibi dinî işlevleri başka metafizik varlıklara da dağıtıyorsa, vahiy merkezli ölçüte göre tevhit korunmuş olmaz. Bu sebeple tarih boyunca birçok din, yaratıcı Tanrı fikrini muhafaza ettiği hâlde şirk olarak değerlendirilmiştir.
Eski Türk dinine bu çerçeveden bakıldığında Gök Tanrı'nın yüceliği ile Yer-Su ruhlarına yönelen ritüeller, atalar kültü, şamanik aracılık ve tabiatın kutsallaştırılması aynı sistem içinde birlikte varlığını sürdürmektedir. Bu yapı, vahyin tanımladığı mutlak tevhit anlayışıyla tam olarak örtüşmemektedir. Dolayısıyla Gök Tanrı inancını, sistemin diğer unsurlarından soyutlayarak "erken tevhid" şeklinde nitelemek, hem dinler tarihi metodolojisi hem de vahiy merkezli teolojik yaklaşım açısından güçlü tartışmalar doğurmaktadır.
Sonuç: Eski Türk dini, en yüce yaratıcı inancını içeren bütünleşik bir dinî sistemdir; vahiy merkezli tevhit ile özdeşleştirilemez
Bu makalede ulaşılan temel sonuç, eski Türk dininin tek bir kavram üzerinden açıklanamayacak kadar karmaşık ve bütünleşik bir dinî sistem olduğudur. Gök Tanrı, Yer-Su, Umay, atalar kültü, şamanik aracılık, kurban ritüelleri, kutsal dağlar, kutsal sular ve görünmeyen ruhlar, birbirinden bağımsız gelenekler değil; aynı kozmolojik yapının birbirini tamamlayan unsurlarıdır. Bu nedenle eski Türk dinini yalnızca "Gök Tanrı inancı" üzerinden tanımlamak, dinî sistemin önemli bir bölümünü görünmez hâle getirmektedir.
Araştırma boyunca görüldüğü üzere, Tengri'nin en yüce varlık olarak kabul edilmesi tartışma konusu değildir. Tartışma konusu, bu kabulün dinler tarihi bakımından tevhit anlamına gelip gelmediğidir. Bu 2 kavram aynı değildir. Bir dinin en üstün yaratıcıyı kabul etmesi ile ilahlığın yalnızca o yaratıcıya tahsis edilmesi arasında temel bir fark vardır. Dinler tarihi literatürü, bu ayrımı uzun zamandır ortaya koymaktadır. Çok sayıda tarihî din, evreni meydana getiren veya tanrılar arasında en yüksek otorite kabul edilen bir ilaha inanmış; buna rağmen tabiatı yöneten, insan kaderini etkileyen, bereket sağlayan veya koruyucu görevler üstlenen başka kutsal varlıklara da dinî işlevler yüklemiştir. Bu nedenle "en yüce yaratıcı" fikri, politeizmin karşıtı değildir; çoğu zaman onun hiyerarşik merkezidir.
Eski Türk dininde de benzer bir yapı görülmektedir. Yer-Su ruhlarına adak sunulması, dağların ve nehirlerin kutsal kabul edilmesi, ataların yaşayanları koruduğuna inanılması, şamanların görünmeyen varlıklarla temas kurarak bilgi getirebildiklerinin düşünülmesi ve çeşitli ritüeller aracılığıyla bu güçlerle ilişki kurulması, kutsallığın yalnızca Tengri'de toplanmadığını göstermektedir. Bu durum, sistemi vahiy merkezli tevhidden ayıran temel özelliktir.
Burada ayrıca "Ay Tengri", "Gün Tengri", "Yer-Su" ve benzeri kavramların metinlerdeki kullanımı da önemlidir. Bu ifadeler, yalnızca edebî mecazlar olarak açıklanabilecek kadar sınırlı değildir. Özellikle Çin kaynakları, İslam coğrafyacılarının kayıtları ve Sibirya ile Altay sahasında 19. ve 20. yüzyılda yapılan etnografik araştırmalar, gök cisimlerinin, tabiat unsurlarının ve ruhların dinî hayat içinde aktif bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Bu nedenle eski Türk dinini değerlendirirken yalnızca yazıtlardaki birkaç ifadeye dayanmak yerine, bütün tarihsel verileri birlikte okumak gerekir.
Makalenin ikinci önemli sonucu, dinler tarihinin metodolojisiyle ilgilidir. Son 2 yüzyılda geliştirilen bazı yaklaşımlar, dinî gelişimi animizmden politeizme, oradan da monoteizme uzanan doğrusal bir çizgi şeklinde açıklamıştır. Buna karşılık vahiy geleneği, insanlık tarihini farklı bir biçimde okur. Tevrat, İncil ve Kur'an'ın ortak anlatısında ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. İlk inanç tevhiddir. İnsan toplulukları zaman içinde bu inancı bozmuş; kutsallığı farklı varlıklara dağıtmış; bunun üzerine peygamberler gönderilerek insanlar yeniden tevhit inancına çağrılmıştır. Böylece tarih, doğrusal bir ilerleme değil; tevhit → sapma (şirk) → ıslah → yeniden sapma biçiminde tekrar eden döngüsel bir karakter kazanmıştır.
Bu çerçevede eski Türk dini de 2 farklı epistemolojik zeminde okunabilir. Dinler tarihi açısından bakıldığında, en yüce yaratıcı fikrini içeren çok katmanlı bir kutsal evren tasavvurudur. Vahiy perspektifinden bakıldığında ise, bütün toplumlara peygamber gönderildiği kabul edildiğinden, eski Türk toplumlarında görülen Tengri inancı geçmiş vahiylerin izlerini taşıyor olabilir; ancak bu izler zamanla Yer-Su ruhları, atalar kültü ve şamanik uygulamalarla iç içe geçerek özgün bir dinî yapı oluşturmuştur. Bu 2. değerlendirme tarihsel olarak kesin biçimde ispatlanamaz; fakat İslam'ın nübüvvet anlayışı bakımından tutarlı bir yorumdur.
Dolayısıyla eski Türk dinini "İslam'dan önceki tevhit dini" olarak tanımlamak da, onu "basit bir şamanizm" olarak nitelemek de indirgemeci yaklaşımlardır. İlk yaklaşım, kutsal alanın çok katmanlı yapısını göz ardı etmektedir. İkinci yaklaşım ise Tengri merkezli kozmolojik düzeni yeterince dikkate almamaktadır. Daha isabetli olan yaklaşım, eski Türk dinini kendi tarihsel bağlamı içinde, Tengri'nin en yüksek otorite olduğu; fakat kutsallığın Yer-Su ruhları, atalar, şamanik aracılar ve tabiat unsurları arasında da farklı derecelerde paylaşıldığı bütünleşik bir dinî sistem olarak değerlendirmektir.
Bu tespit, eski Türklerin inanç dünyasını küçümsemek veya değersizleştirmek anlamına gelmez. Aksine, onları modern ideolojik beklentilere göre yeniden tanımlamak yerine, kendi tarihsel gerçeklikleri içinde anlamaya çalışmak anlamına gelir. Bilimsel yöntemin gereği de budur. Geçmiş toplumların dinî sistemleri, bugünkü kimlik tartışmalarının ihtiyaçlarına göre yeniden inşa edilmemeli; eldeki yazılı belgeler, arkeolojik bulgular, etnografik veriler ve karşılaştırmalı dinler tarihi ışığında değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, eski Türk dininde Gök Tanrı inancı güçlü ve merkezi bir yere sahiptir; ancak bu merkezi konum, dinî sistemin vahiy merkezli mutlak tevhit esasına dayandığını göstermeye tek başına yeterli değildir. Gök Tanrı'nın yanında Yer-Su ruhlarının, atalar kültünün, şamanik aracılığın ve tabiatın kutsallaştırılmasının sistemli biçimde varlığını sürdürmesi, eski Türk dininin en doğru biçimde "en yüce yaratıcı inancını içeren, çok katmanlı ve bütünleşik bir dinî kozmoloji" olarak tanımlanmasını mümkün kılmaktadır.
Dipnotlar:
Mircea Eliade, *Dinler Tarihine Giriş*, "Göksel Tanrılar" ve "Politeizm" bölümleri.
Samuel Noah Kramer, *History Begins at Sumer*, Sümer kozmolojisi bölümleri.
Henri Frankfort, *Ancient Egyptian Religion*, yaratılış ve tanrılar bölümleri.
Mary Boyce, *Zoroastrians: Their Religious Beliefs and Practices*, Ahura Mazda ve Yazatalar bölümleri.
Kur'an-ı Kerîm: Lokmân 31:25, Zümer 39:38, Zuhruf 43:87, Ankebût 29:61.
İbn Hişâm, *es-Sîre*, Mekke dönemi putperestliği ile ilgili bölümler.
W. Montgomery Watt, *Muhammad at Mecca*, İslam öncesi Arap dini üzerine değerlendirmeler.
Edward Burnett Tylor, *Primitive Culture*, animizm ve dinin evrimi bölümleri.
James George Frazer, *The Golden Bough*, dinin gelişimi üzerine değerlendirmeler.
Kur'an-ı Kerîm: Bakara 2:30-39; Âl-i İmrân 3:19; Enbiyâ 21:25; Fâtır 35:24; Nisâ 4:164; Mü'min 40:78.
İbn Kesîr, *Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm*, ilgili ayetlerin tefsiri.
Fazlur Rahman, *Major Themes of the Qur'an*, nübüvvet ve tevhit bölümleri.
Mircea Eliade, *Dinler Tarihine Giriş*, tarihsel din tipolojileri üzerine değerlendirmeler.
Jean-Paul Roux, *Türklerin ve Moğolların Eski Dini*.
Mircea Eliade, *Dinler Tarihine Giriş*; *Şamanizm: Arkaik Esrime Teknikleri*.
Bahaeddin Ögel, *Türk Mitolojisi*, Cilt I-II.
İbrahim Kafesoğlu, *Eski Türk Dini*.
Ülker Harva, *Altay Panteonu*.
*Orhun Abideleri*.
Kur'an-ı Kerîm (özellikle Bakara 2:30-39; Âl-i İmrân 3:19; Enbiyâ 21:25; Lokmân 31:25; Zümer 39:38; Fâtır 35:24; Nisâ 4:164; Mü'min 40:78).
Edward Burnett Tylor, *Primitive Culture*.
James George Frazer, *The Golden Bough*.
Mary Boyce, *Zoroastrians: Their Religious Beliefs and Practices*.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish