Solanas'ın "Güney"inden "Sen Türkülerini Söyle"ye bir bakış: Kadir İnanır'ın hatırasına...

Özgür Uyanık Independent Türkçe için yazdı

Şerif Gören'in "Sen Türkülerini Söyle" (solda) ve Pino Solanas'ın "Sur" (sağda) filmleri, darbe sonrası toplumsal hafızayı ve siyasal yenilgiyi farklı bakış açılarıyla ele alıyor / Kolaj: Independent Türkçe

Allah'a ısmarladık. Her zaman başınız dik, alnınız açık olsun. Oğlunuz utanılacak hiçbir şey yapmadı.

("Sen Türkülerini Söyle" final sahnesi)


Arjantinli yönetmen Pino Solanas'ın "Sur" (Güney-1988) filmiyle Şerif Gören'in "Sen Türkülerini Söyle"si (1986) arasında hep güçlü bir bağ olduğunu düşünürüm.

Dünyanın iki ayrı yarısındaki Arjantin ve Türkiye'nin ekonomik krizleri, askeri darbeleri, popülist liderleri, enflasyonu ve bitmeyen borçlarıyla bir şekilde birbirine bağlanması gibi…

2 yıl arayla yapılan bu 2 film, askeri darbeler (12 Eylül 1980 Türkiye ve 24 Mart 1976 Arjantin) sonrası hapisten çıkan 2 muhalifi konu ediyor.

Ancak temel bir farklılık var: Şerif Gören'in filmi tümüyle Kadir İnanır'ın oyunculuğu ve canlandırdığı "Halil" karakteri üzerine inşa edilirken, Solanas'ın Güney'inde cezaevinden yeni çıkan Floreal'i canlandıran Miguel Ángel Solá o kadar mühim bir yer kaplamaz.

Solanas, Güney'i, gerçekle düşün iç içe girdiği şiirsel bir atmosferde, metaforik unsurlarla ve romantik bir tarzda işlemiştir. Filmin diğer karakterleri de en az Floreal kadar önemlidir.
 

"Sur" (1988) filminin afişi; Arjantinli yönetmen Fernando "Pino" Solanas'ın Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü kazandığı ve müziklerini Ástor Piazzolla'nın yaptığı, askeri diktatörlük sonrası toplumsal hafızayı tango ezgileriyle işleyen dramatik başyapıtı
"Sur" (1988) filminin afişi; Arjantinli yönetmen Fernando "Pino" Solanas'ın Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü kazandığı ve müziklerini Ástor Piazzolla'nın yaptığı, askeri diktatörlük sonrası toplumsal hafızayı tango ezgileriyle işleyen dramatik başyapıtı

 

Sen Türkülerini Söyle'de Halil, hem sebep hem sonuçtur. Yargılanan ve son karar verici de odur.

Mahallenin, gazete manşetlerinin, eski arkadaşların uzak hayatlarının, ailenin ve sokağın merkezindedir Halil.

O, her şeye yukarıdan, yenik ama mağrur bir biçimde bakar.

O kadar bu dünyanın günahlarından uzaktır ki, hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan, insanları bir duruşu ya da bakışıyla ahlaki bir yargılamaya tabi tutabilir. (Bir sahnede arkadaşları Halil'e "Hâlâ ahlakçı mısın?" diye sorar.)

Güney filmindeki Floreal ise her şeyden habersizdir. Öfke, suçluluk, kıskançlık, kaygı ve umut arasında gidip gelen çelişkileriyle mücadele etmektedir; içindeki çatışmayı bitirmemiştir.

Hapisteyken eşinin kendisine sadık kalmasına yönelik ahlaki yargısında bile ısrar edemez.
 

"Sen Türkülerini Söyle" (1986) filminin afişinde usta oyuncu Kadir İnanır yer alıyor. Yönetmen Şerif Gören imzalı bu kült yapım, 12 Eylül darbesi sonrası hapisten çıkan bir adamın, tüketime ve yozlaşmaya teslim olmuş eski dostlarına karşı yaşadığı derin h
"Sen Türkülerini Söyle" (1986) filminin afişinde usta oyuncu Kadir İnanır yer alıyor. Yönetmen Şerif Gören imzalı bu kült yapım, 12 Eylül darbesi sonrası hapisten çıkan bir adamın, tüketime ve yozlaşmaya teslim olmuş eski dostlarına karşı yaşadığı derin hayal kırıklığını anlatır​​​​

 

Benzer bir durum, Sen Türkülerini Söyle'de Halil'in, koğuş arkadaşının yıllardır haber alamadığı eşinin evine gittiğinde perdeye yansır: Kadın, ekonomik çaresizliği nedeniyle çocuklarına bakabilmek için başka birinin metresi olmuştur.

Halil, bu manzara karşısında duygusal bir yıkıma uğrar ama kadının çaresizliğinin toplumsal niteliği, ahlaki bir yargıda bulunmasına engel olur.

Yani Halil, kadını bir kurban olarak gördüğü için yargılamaz.

Şerif Gören'den farklı olarak Pino Solanas'ın kamera açısından kadınlar kurban değildir; yalnızlıkları, zayıflıkları, cinsellikleri ve 2 kat fazla emek sömürüsüne maruz kalmalarıyla ama en önemlisi erkeklerle eşit derecede hata yapma hakkına sahip karakterlerdir.

Bu noktada Güney ve Sen Türkülerini Söyle'nin odak noktası olan "kadın-erkek ilişkileri" kesişir.

Sen Türkülerini Söyle'de Halil'in hikâyesine giren 3 kadın vardır.

İlki, bahsettiğim "kurban" konumundaki koğuş arkadaşının karısıdır.

İkincisi ise ilk aşkı Neslihan'dır.
 

 

Halil'in hapiste şiirler yazdığı, gençliğinin romantik ve saf aşkına dönme umudu, Neslihan'ın umursamazlığına çarpar.

Neslihan artık o sahilde el ele yürüyüşler yaptığı, Boğaz'da bir bankın üzerinde ilk öpücüğü çaldığı genç kız değildir. (Neslihan'ın ifadesiyle "evlenmiş, ayrılmış, sevgilileri olmuştur.")

Halil'in gözlerinde çocukça bir umut ve yalvarışla söylediği "Yeniden beraber olsak, eskisi gibi… Aradan geçen zamanı unutsak… Unutsak…" sözleri, Neslihan'ın buz gibi bir ifadeyle ve yabancı bir bakışla verdiği "Benim gitmem lazım" cevabıyla kesilir.
 

 

Dönüşte Neslihan, hoşça kal bile demeden, Stüdyo 54'ün localarından birinde herhangi bir adamın kolunun altına girer ve Halil ardından bakakalır.

Neslihan sadece o saf gençlik aşkını değil, geçmişin emek, vefa, inanç ve umut gibi değerlerini de terk etmiş bir kadın karakteridir. Derin bir aşka ve bağlılığa ihtiyacı yoktur.
 

 

Üçüncü kadın Sibel'dir. Sibel Turnagöl'ün genç reklam mankeni rolünde oynadığı bu kadın karakter, ilk 2'sinden tamamen farklıdır.

Bu, geçmişin "tortusunu" taşımayan ve yeni bir çağın, yeni bir kuşağın temsilcisidir.

Herhangi bir değer kaygısı olmaksızın, cesur ve sakince kendi ayakları üzerinde yürümeyi öğrenmiştir.

Ne ilk kadın gibi trajik bir "utanca" teslim olur ne de Neslihan gibi umarsızdır.

Halil'in elinden tutar ve yaralarını sarmak için onu evine götürür.
 

 

Sibel, net ve beklentisiz bir doğallıktadır ama Halil başka bir zamanda yaşamaktadır.

Arada sadece kuşak farkı yoktur; 7 yıllık mahpusluk, dışarıdaki hayatın değerlerini, iletişim biçimini ve duygusal bağları da değiştirmiştir.
 

Güney
"Sur" (Güney) filminden bir sahne

 

2 filmin odağında yer alan başka bir olgu da ailedir.

Ancak Güney'de aile daha geniş, arkadaşlık ve vatanla özdeş bir biçimde ele alınırken, Sen Türkülerini Söyle'de devlete daha yakındır.

Devlet, baba figürü aracılığıyla aileye sızmıştır.

Babası, aranır duruma düşen Halil'den teslim olmasını istemişse de bunu kabul ettirememiştir.

Halil, bu davranışıyla Tanrı yerine konulan devlet karşısında babasını gücendirmiştir.

Babası, lafını dinleyip teslim olmadığı için Halil'i evlatlıktan reddetmiştir.

Sen Türkülerini Söyle'deki ceberut babaya/devlete karşın, Güney'de oğlunu greve katılmadığı için eleştiren bir baba vardır.

Annesi, henüz işçi mücadelesine katılmayan Floreal'i, "Sahip olduğumuz tek şey hayır diyebilme (irademizdir). Bizim onurumuz budur" sözleriyle direnişe katılmaya ikna etmeye çalışır.

2 film arasındaki dikkat çekici fark, Güney'de sınıfsal kimliğe yapılan vurgudur.

Floreal, çalıştığı et paketleme fabrikasındaki sendikal faaliyetleri nedeniyle 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra hapisten çıkar.

Floreal'in mahallesindeki sahnelerde, kapanmış fabrikalar ve işsiz kalmış emekçiler üzerinden değişen üretim ilişkilerinin yarattığı toplumsal tahribat gözler önüne serilir. (Sen Türkülerini Söyle'de "Sinemamız Kapalıdır" yazısı da aynı anlamda kültürel yıkımı yansıtır.)

Filmin her aşamasında devlet ile toplum arasında keskin bir ayrım vardır.

Floreal'in, ailesinin ve arkadaşlarının işçi kimliği bu ayrımın temelini oluşturur.

Sen Türkülerini Söyle'de ise kamera, toplumsal hafızanın silinişine, fikirler yerine paranın peşinde koşan insanlara ve mahallesine bile yabancılaşan Halil'e odaklanır.

Fakat ne Halil'in ne de ailesinin sınıfsal bir kimliği vardır.

Zaten arkadaşları arasında işçi kimliğine sahip kimse bulunmaz ya da kalmamıştır.

Öyleyse Halil, yenik bir eski devrimciden başka nedir?

Dahası, Halil'in uğruna hapis yattığı toplumsal projesini hatırlayan bile yoktur. (Reklamcı arkadaşı Tuncay, rakı içerken Halil'e, "Sense o kadar yılı boşu boşuna harcadın. Ne uğruna ulan, ne uğruna?" diye bağırır.)

Bu toplumsal hafıza silinişinin en iyi örneği kahvehanelerdir.

Darbe öncesinde her biri etno-politik bir merkez olan kahvehaneler, 12 Eylül sonrası siyasetten arınmış, ganyan oynanan, okeye dönülen, kültürsüz ve kimliksiz mekânlar hâline gelmiştir.

Güney filminde ise "Güney Kafe", toplumsal projesi olan "Güney Projesi"nin beşiğidir.

Darbe öncesinde Floreal'in arkadaşlarıyla buluşup daha adil bir toplum ütopyası olan "güneyin özgür insanları" üzerine kafa yordukları "Düşler Masası" oradadır.
 

 

Bu bağlamda Güney, hem diktatörlük rejimine hem de kuzeyin ekonomik emperyalizmine ve kültürel hegemonyasına karşı direnişi simgelemektedir.

Solanas, parçalı anlatım tekniğiyle bu toplumsal hafızayı geri çağırır. (Buna karşılık Gören'in doğrusal akış tekniğinde, geriye dönük toplumsal hafızanın yeniden kazanılmasının olanaksızlığı hissedilir.)

Güney Projesi'nin emektarları cunta tarafından katledilseler de onu hafızasında taşıyan toplumsal hareket hâlen canlıdır.

Aslında 1986-1990 arasında, darbe sonrası yıllarda Arjantin'de olduğu kadar Türkiye'de de toplumsal hareket canlıdır. 1987'de siyasi yasakların halk oylamasıyla kaldırılması, SHP'nin belediye seçimlerini kazanması ve 1989 Büyük İşçi Hareketi… Aradaki fark; Arjantin cuntasının yargılanmaya başlanmasına karşın, Türkiye'deki cunta şefi Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığını 1989'a kadar sürdürmesidir.

Şerif Gören, 1986 yapımı filminde bu gelişmeleri öngörememiş, Halil'i yalnız bir karakter olarak resmetmiştir.

Bunda klasik anlatının "yalnız güçlü kahraman" imajının etkisi büyüktür.

Fakat bu güçlü kahraman bir türlü yalnız da kalamamaktadır.

Halil, hapisten çıktığı güneşli bir günde evlatlıktan reddedildiği baba evine gider.

Floreal ise hapisten çıkışının loş ve soğuk gecesinde, vardığı evinin kapısından dönüp kentin sokaklarına kendini bırakır.

Solanas'ın gecesi; içinde aşk, mücadele ve dostluk olan toplumsal bir rüya içinde, gerçeğin geçmişin hayaletleri aracılığıyla bilince çıkarıldığı özgür bir sahnedir.

Gören'de ise gece yozdur. Solanas'ın tam tersine; aşkın, mücadelenin ve dostluğun olmadığı, geçmişin değerlerinin ve iyi bir toplumsal gelecek özleminin kaybedildiği yerdir.

İçeride rüyalara sığınmak için derin uykulara yatan birçok mahpus gibi, Halil'in dışarıda geceleri uyuyamaması bundandır; çünkü artık kuracak rüyası kalmamıştır. Gece ve uyku ölüme dönüşür.

Halil, geceleri işkencedeki kadar yalnız ve savunmasızdır. Fikirlerinden, eylemlerinden ve iradesinden soyutlanmıştır. Sadece hayatta kalmaya çalışır.

Arkadaşları yalnızlığını sadece çoğaltır; ona işkencedeki değersizlik ve güçsüzlük duygusunu anımsatır.

Floreal ile Halil arasındaki en önemli farklardan biri de işkencenin bıraktığı izdir.

Floreal için işkence fiziksel bir tahribattan öteye geçmez.

Oysa Halil, işkencede arkadaşlarından, mücadelesinden ve halkından —bir daha geri dönmemek üzere— koparılmıştır.

Floreal, kendini her durumda ifade edebilme özgürlüğüne sahiptir (ki bu Arjantinliler için neredeyse bir tutkudur).

Halil ise işkencedeki suskunluğunu hayatının kalan kısmında taşır. Onun duygu ve düşüncelerini yalnızca yüzünden ve gözlerinden anlarız.

Güney, kişisel bir çözülüş ve yıkım anlatısı gibi başlasa da kolektif bir uyanış çağrısıyla son bulur.

Floreal, gece boyunca artık Arjantin tarihinin bir parçası hâline gelen kendi kişisel tarihini turlayıp evinin kapısına vardığında —vatanı gibi onu bekleyen— karısı Rosi'ye kavuşur.

Sen Türkülerini Söyle, Halil'in teslim edilmiş ahlaki haklılığı ama bir o kadar da yalnızlığıyla sonuçlanır.

Halil, parmağını hayali bir silahın namlusu yapar; önce onu yakalatanı, sonra arkadaşlarını bir bir vurur. Onlarla birlikte geçmişini de öldürür.

Çünkü halksız, yoldaşsız ve vatansız bir devrimci zaten ölüdür…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU