Delikanlılık döneminde papaz olmayı isteyecek kadar Hıristiyan; sonradan, din dahil “yapı” hâline gelmiş her şeyin düşmanı, iflah olmaz bir filozof. (...)
Hastanelerde yatmasına sebep olan, ömrü boyunca yakasını bırakmayan ağır bir migren hastası.
Filoloji uzmanı bir akademisyen olan Nietzsche, İsviçre’deki Basel Üniversitesinde dersler verdi ama bir uzmanlık alanı olan akademisyenliğin kendisini körelteceğini düşünerek bu işi bıraktı.
Düşüncelerini “Dionysos”, “Apollo”, “yılan”, “deve” “aslan”, “çocuk”, “kartal”, “cambaz”, “güneş” gibi sembollerle anlattı, onu anlamak zor oldu.
Doğrusu bunu çok da dert edinmedi. “Anlamıyorlar beni, bu kulaklara göre ağız değilim ben” dedi, üst perdeden.
“Gerçek, bir tür yaşayan varlığın yaşaması için olanak yaratan yanılmadır.” diyen Nietzsche’ye göre mutlak bir hakikat yoktu, “perspektifler” vardı. “Hakikat” denen şey olaya hangi perspektiften baktığınıza bağlıydı.
Her insanın, her toplumun kendi zaman ve mekânı içinde kendine göre bir hakikati vardı. Her şey kendi bağlamında değerlendirildiğinde anlamlıydı.
Başka bir ifadeyle hayat bir “tiyatro sahnesi”nden ibaretti. Nasıl ki her tiyatro oyununun senaryosu farklıydı, toplumların kurgulanış biçimi ve değerleri de yek diğerinden farklı olmaktaydı.
Filozofa göre bu kurgu, kaosu kozmosa dönüştürerek hayatı yaşanılabilir hâle getirmekten başka bir işe yaramamaktaydı.
Hayatın daha sahici yaşanması için sürekli benzer şekilde kendini tekrar ededuran “sistemli bir yapı” hâline gelmiş her şey, “yapısöküm”e uğramalıydı.
Bu görüşleri, günümüz kapitalist ülkelerde hâkim olan postmodern anlayışa ilham kaynağı oldu.
İslam düşünürlerinden Muhammed İkbal’in kendisi için söylediği iddia edilen “Aklı kâfir, kalbi Müslüman!” Nietzsche, 19. yüzyılın sonlarında “Tanrı öldü” diyerek Avrupa toplumunun Tanrı düşüncesinden tümden uzaklaştığını anlatmaya çalıştı.
Sosyalizm'e dudak büktü; ona göre Sosyalizm, yığınların (sürü) ahlakını temsil eden Hıristiyanlığın sekülerize olmuş hâliydi!
Yazar ve güçlü kişiliğe sahip bir kadın olan Lou Salome’ye âşık oldu, aşkının karşılığını bulamadı.
Bundan mıdır bilinmez ama Nietzsche, kadınları pek sevmedi!
Bütün felsefesini ”güç istenci”ne bağladı, adeta gücü kutsadı.
Muteber insan “güçlü” olan insandı.
“Nerede canlı bir şey bulduysam, orada güce yönelik iradeyi gördüm. Hizmet edenin iradesinde bile efendi olmanın iradesini gözlemledim.” diyen Nietzsche’ye göre hayatın amacı ne Frued’un dediği gibi “doyuma ulaşma” isteğidir ne de Darwin’in dediği gibi “hayatta kalma” mücadelesi; hayatın biricik amacı “güçlü olma” arzusudur.
Bu yüzden ona göre insanın nihai hedefi mutlu olmak değil, kudretli olmaktır. Çünkü insanın içinde müthiş bir güç deşarj olmak istiyor.
Migren ve muzdarip olduğu diğer hastalıklar (frengi) sebebiyle her zaman güce ihtiyaç duymasının “güç istenci” düşüncesini kendisinde geliştirdiği iddia edilir.
Merhametten, adeta, “nefret” etti! Merhamet, insanın potansiyelini ortaya koymaya engel bir sürü ahlakıydı!
Doğru olan, insanın ayakları üstünde durabilen yetkin bir insan olmasıydı.
Öyle ki hastalıklardan dolayı hastanede yattığı sürelerde hemşirelerin dahi yardımına sıcak bakmadı.
İnsan, alt edilmesi gereken bir varlıktı. “Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” sorusunu soran filozofa göre, deri değiştiren yılan misali kendini sürekli yenilemeliydi insan.
Hâlihazırdaki insanı “Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş bir ip” olarak gören Nietzsche, kitleyi “sürü insanı” olarak tanımladı. “Sürü insanı”nı aşmak, daha yetkin bir insana ulaşmak gerekirdi; o da “üstinsan”dı.
Adeta Tanrısal yetkinliğe sahip bir varlık olarak tanımladı, kendisinin de henüz gelmedi dediği “üstinsan”ı.
Avrupa’nın şahsında modernleşme ile beraber geleneklerden ve dinden uzaklaşarak anlamsızlığa ve nihilizmin içine düşen insanlığı, bu anlamsızlığa düşmekten kurtarmanın yoluydu “üstinsan”.
Başka bir ifadeyle “üstinsan”, nihilizmi aşan, kendi değerlerini inşa eden hayatın anlamıydı.
Hayat “iyi”si ve “kötü”sü ile sevilmesi gereken bir şeydi; kaldı ki ona göre “iyi” ve “kötü” diye bir şey de yoktu.
Hayat bir bütündü, “iyi” de “ kötü” de hayatı tamamlayan birer parçaydı; onun için kaderini her şeyi ile sevmeliydi (amor fati) insan.
Belki kendisi ırkçı değildi ama güce yaptığı vurgu ile bu bıçak sırtı düşünceleri, ırkçılığa ve faşizan eğilimlere katkı sundu.
Naziler de ondan etkilendi.
Nietzsche'nin eserlerinde geçen ırkçılığı çağrıştıran ifadelerin, ölümünden sonra Hitler ile muhabbeti olan kız kardeşi Elisabeth tarafından eserlerine eklendiği iddia edilir.
Gücü bu denli yücelten ve merhameti zayıfların işi olarak gören, “Bir dost dinleneceği bir yer aradığında ona verilecek en iyi yer sert bir yataktır.” diyen Nietzsche,1889 yılının bir ocak gününde, evinin yakınında yaşlı bir atın kıyasıya kırbaçlanarak dövüldüğüne şahit olur. Birden dışarıya fırlar bağırır, çağırır, kendini yerden yere atar. Atın boynuna sarılır, atı öper ve başlar hüngür hüngür ağlamaya!
Bunun etkisiyle olup olmadığı bilinmez belki ama bu olay, filozofun zihinsel çöküşünün başlangıcı kabul edilir. Bundan sonra aklî melekesini kaybeden, popüler ifade ile çıldıran Nietzsche, yaklaşık on bir yıl - ölünceye kadar - annesi ve kız kardeşi Elisabeth’in bakımına muhtaç hâlde yatağa bağlı yaşamaya mahkum hale gelir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish