İran’a saldırıların başladığı ilk günlerde haritaya bakıldığında ortada görece net bir tablo vardı. Bombardımanın odağında İran, komuta merkezinde Washington ve Tel Aviv, geri planda ise gerilimi yönetmeye çalışan Körfez başkentleri yer alıyordu. Savaş uzadıkça bu şemanın etrafına yeni halkalar da eklendi.
Lübnan sınırından yükselen dumanlar, Irak’taki ABD üslerine yönelen İHA’lar ve “direniş ekseni” vurgusuyla yapılan açıklamalar ister istemez aynı soruyu sormamıza neden oldu. Bu çatışma gerçekten ikinci bir cepheye mi dönüşüyor yoksa bölgenin zaten eskimeye yüz tutmuş yıpratma düzeni sadece yeni bir evreye mi giriyor?
Lübnan ve Irak hattına bu soru bağlamında bakıldığında, manzara sanıldığından daha az dramatik ama bir o kadar da yorucu. Büyük savaş ihtimali masada duruyor ama kimse elini o kadar açmak istemiyor. Buna karşılık herkes karşı tarafın sınırlarını yoklayan küçük hamleler yapmaktan geri durmuyor.
Ortaya, satır aralarında “yeterince tırmandıralım ama kontrolden çıkarmayalım” mesajı taşıyan bir şiddet coğrafyası çıkıyor. Bu coğrafyada devletler geri çekiliyor, silahlı ağlar ön safa geçiyor, toplum ise yeni bir belirsizlik eşiğine daha alıştırılmaya çalışılıyor.
Lübnan: Haritanın kenarında, fırtınanın tam ortasında
Lübnan’ın hikâyesi uzun süredir savaşın ve yıkımın iç içe geçtiği kırılgan bir denge üzerine kurulu. Bugün bu denge İran savaşının gölgesinde yeni bir sınavdan geçiyor. İsrail’in son günlerde yürüttüğü yoğun hava saldırıları sonucunda yüzlerce insanın hayatını kaybettiği ve yaklaşık 750 bin kişinin yerinden edildiği ifade ediliyor.
Lübnan gibi küçük ve zaten ekonomik çöküşle boğuşan bir ülke için bu, rakamların da ötesinde bir anlam taşıyor. Birkaç gün içinde nüfusun hatırı sayılır bir kısmı yeniden mülteci psikolojisine itilmiş durumda.
Haritaya uzaktan bakan göz için bu durum İran–İsrail–ABD üçgeninde açılan ikinci bir cepheyi temsil ediyor olabilir. Lübnan toprakları vuruluyor, Hizbullah sınır hattından İsrail’e roket ve İHA gönderiyor, İsrail de buna cevap veriyor. Fakat ülkenin içinden bakıldığında sahne çok daha dağınık ve karmaşık.
Devlet kurumları parçalı, ekonomi bitkin, siyasi elitler kendi iktidar hesaplarına gömülmüş. Bu zeminde Hizbullah, İran’la kurduğu stratejik bağın gerektirdiği dayanışmayı sahaya yansıtırken, bir yandan da kendi tabanının “bir savaş daha mı?” sorusuyla yüzleşmek zorunda.
İsrail açısından da benzer bir ikilem söz konusu aslında. Kuzey cephesinde güvenlik kaygısı gerçek. Sınır köyleri boşaltılıyor, sivil tahliyeler yapılıyor, Hizbullah’ın roket kapasitesi gündelik hayatı tehdit ediyor. Buna rağmen ülkenin tüm enerjisini Lübnan’a dönük yeni bir büyük savaşa kilitlemek hem askerî açıdan hem de diplomatik düzlemde ağır bir yük anlamına geliyor. Bu sebeple Lübnan hattındaki çatışma, tarafların birbirine “ben buradayım” mesajı verdiği fakat geri dönüşü zor eşiklere dikkatle yaklaşmaya çalıştığı bir yıpratma sahnesine benziyor.
Bence asıl kırılma tam da burada ortaya çıkıyor. Lübnan artık sadece İran’ın vekil ağları üzerinden müdahil olduğu bir coğrafya değil. Bununla beraber kendi içinde çözülmemiş hesapların, ertelenen reformların ve derinleşen yoksulluğun da çatladığı bir ülke.
Bugün güneydeki köylerden Beyrut’un varoşlarına uzanan hat, İran savaşının ikinci cephesi olmaktan ziyade Lübnan’ın kendi bitmeyen ara rejiminin yeni perdesi hâline gelmiş durumda. Yıpratma savaşının gerçek faturası da bu ara rejimin üzerine biniyor.
Irak: Sessiz eşikler ve vekâletin sınırları
Irak cephesi, manşetlerde Lübnan kadar görünür olmasa da denklem açısından benzer bir yer tutuyor. Savaşın bölgeye yayılmasıyla birlikte Bağdat ve Erbil çevresindeki ABD üslerini hedef alan bazı İHA saldırıları gündeme geldi. Bu saldırıların bir bölümü Irak güvenlik güçlerince düşürüldü.
İran da 5 Mart gecesi Körfez ve Irak hattındaki Amerikan tesislerine yüzlerce insansız hava aracı yönlendirildiğini duyurdu. Washington cephesi ise buna Irak ve Suriye’de milis mevzilerinin vurulduğu hava operasyonlarıyla karşılık verdi.
Yüzeyden bakıldığında sahne tanıdık. İran, Irak’taki müttefikleri üzerinden ABD’ye baskı kuruyor. ABD ise hem caydırıcılığını ispatlamaya hem de yeni bir Irak savaşına sürüklenmemeye çalışıyor. Ancak perde arkasında, bu kadar basit bir hikâyeden daha fazlası var.
Son yıllarda yapılan birçok saha araştırması İran’ın Irak’ta yıllarca desteklediği grupların artık yekpare bir blok olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Bir kısmı parlamentoda, hükümette, güvenlik bürokrasisinde önemli pozisyonlar elde etmiş durumda. Bu da onları tam seferberlikten ziyade temkinli olmaya yöneltiyor.
Bu nedenle Irak’ta haritada çizilen kadar net bir “İran cephesi” görmek güç. Evet, İran’a yakın gruplar zaman zaman saldırıları üstleniyor. Evet, ABD bu saldırılara yanıt veriyor. Ama sahnenin gerisinde milis liderlerinin, Bağdat’taki elitlerin ve dış güçlerin birbirine bakarak attığı ölçülü adımlar var. Kimse sahayı tamamen boş bırakmak istemiyor. Kimse de ülkeyi geri dönülmesi zor bir savaşa sürükleyecek kırmızı çizgiyi tek başına geçmeye hazır görünmüyor.
Bu anlamda Irak, yıpratma savaşının farklı bir yüzünü temsil ediyor. Lübnan’da ağırlık sivil yerinden edilme ve ekonomik çöküş üzerinden hissedilirken, Irak’ta daha çok devlet–milis–dış güç üçgeni öne çıkıyor. Egemenlik iddiası ile fiilî güç dağılımı arasındaki mesafe açıldıkça, ülke haritada bir “cephe” gibi görünse de içeride aslında uzayan bir ara dönem yaşıyor. Bu ara dönemin ne kadar süreceğini ise ne Tahran ne de Washington tek başına belirleyebiliyor.
Kim için cephe, kim için ara dönem?
Lübnan ve Irak hikâyelerini yan yana koyduğumuzda, ikinci cephe tartışmasının aslında kimin perspektifinden bakıldığına göre anlam değiştirdiğini görüyoruz. Büyük güçler için bu alanlar İran’la yürütülen daha geniş hesaplaşmanın yan sahneleri. Bölgesel aktörler için, kendi caydırıcılıklarını sergiledikleri ve müttefiklerine verdikleri sözleri test ettikleri alanlar. Vekil ağları için ise hem bağlılıklarını hem de manevra kapasitelerini sınadıkları sahneler niteliğinde.
Toplumlar açısından ise tablo çok daha net. Lübnan’da bir kez daha valiz toplamaya zorlanan aileler, Irak’ta hangi üssün ne zaman vurulacağını, buna nasıl karşılık verileceğini bilemeden gündelik hayatını planlamaya çalışan insanlar var. Onlar için bu savaş, haritada çizilen okların da ötesinde, sürekli ertelenen normalleşme ve hiç gelmeyen “son savaş” hikâyesinin yeni versiyonu aslında.
Bu yüzden İran savaşının Lübnan ve Irak’ta nasıl bir “ikinci cephe”ye dönüştüğü sorusunu, bence küçük bir ekle yeniden kurmak gerekiyor: Kimin ikinci cephesi? Tahran’ın mı, Washington’ın mı, Tel Aviv’in mi, yoksa zaten yıllardır bir türlü kapanmayan birinci cepheyi fiilen yaşayan toplumların mı?
Haritada görünen oklar birden fazla yönü işaret ediyor olabilir. Fakat sahada ortaya çıkan gerçeklik, daha çok uzayan bir ara dönem, alışılmaya çalışılan bir yıpranma hâli ve hiç kimsenin tam olarak sahiplenmediği ama herkesin parçası olduğu bir savaş atmosferi.
Bu atmosferin Lübnan ve Irak için en büyük riski, savaşın kendisinden bile çok, normalleşmiş bir güvensizlik iklimi üretmesi. İkinci cephe söylemi karar alıcılar için kullanışlı bir politika dili olabilir. Ancak toplum açısından geride kalan, bir kez daha ertelenen yeniden inşa süreçleri, daha da ağırlaşan ekonomik yük ve giderek daralan siyasal alanlar. Kısacası, bu savaş haritada yeni cepheler açmaktan ziyade zaten açık olan yaraların kabuğunu yeniden kaldırmaya daha yakın duruyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish