Asimetrik savaşın diğer boyutu: İran'ın yer altı tünelleri

Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Axios'un haberine göre ABD ve İsrail, savaşın ilerleyen aşamalarında İran'ın uranyum stokunu güvence altına almak için ülke içine özel kuvvetler göndermeyi düşünüyor.

Peki bu fikrin pratikte ne anlama geldiğini bir düşünelim. İran'ın yüzde 60 saflıktaki 450 kilogram uranyumu ağırlıklı olarak İsfahan'daki yeraltı tünel sistemlerinde bulunuyor; geri kalanı Fordow ve Natanz arasında bölünmüş durumda. İsfahan, kıyıdan yaklaşık 800 kilometre uzakta. Bir özel kuvvetler birliği, savaş ortamında bu mesafeyi helikopterle mi aşacak, yoksa kara yoluyla mı? Üstelik söz konusu materyal, ağır metal kaplarda gazlaştırılmış halde, kritik nükleer birikme eşiğine yakın saflıkta depolanıyor. Nükleer uzmanların söylediğine göre, barış koşullarında Kazakistan'dan 600 kilogram uranyum çıkarma operasyonu bir ay sürmüş. Bu planın bir film senaryosundan öteye geçmesi için önce İran'ın yeraltı savunma mimarisinin fiilen çökmesi gerekiyor.

O mimariyi aşmak da o kadar kolay değil.

Derinlik Bir Doktrindir

İran-Irak Savaşı (1980-1988), Tahran'a acı bir gerçeği öğretti: “Hava üstünlüğünü sağlayan bir rakibe karşı yeryüzündeki unsurları korumak neredeyse imkânsızdır.” 1984'te başlayan tünel kazı faaliyetleri bu kabulün ürünüdür; bugün 31 eyaleti kapsayan yeraltı ağı, o dönemde çizilen planın üzerinde yükselmektedir.

Bu mimarinin omurgasını "füze şehirleri" oluşturuyor. Zagros ve Elburz gibi dağ kütlelerinin içine yatay olarak açılan bu tüneller yüzlerce metre derinliğe uzanıyor; üstlerindeki kaya örtüsü mevcut sığınak delici mühimmatın büyük bölümüne karşı doğal bir zırh oluşturuyor. Fordow nükleer tesisi bu yapının en bilinen örneği. Kum yakınlarındaki bir dağın bağrına yatay olarak işlenmiş, girişleri kaya yüzeyiyle bütünleşmiş bir kompleks. Kuzey Kore’nin KOMID örgütünün sağladığı mühendislik desteği bu sistemlere temel tünel teknolojisini kazandırmış; Rusya’nın S-400 hava savunma sistemleri ve Çin’in BeiDou navigasyon altyapısı ise bu yeraltı tesislerinin korunmasını ve koordinasyonunu sağlayan elektronik katmanı oluşturmuştur.

Evrensel Bir Strateji

Bu sezginin kendine özgü ya da yalnızca otoriter rejimlere özgü olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Soğuk Savaş boyunca pek çok ülke aynı mantığa başvurdu. Kimileri bunu çok daha sistematik biçimde hayata geçirdi.

İsviçre, 1963'te çıkardığı federal bir yasayla her vatandaşın nükleer sığınağa erişimini zorunlu kıldı. Bugün ülkede 370.000'den fazla sığınak bulunuyor ve bu kapasite nüfusun tamamını içine alabilecek seviyede. Lucerne yakınlarındaki Sonnenberg Tüneli bir dönem 20.000 kişiyi aynı anda barındıracak şekilde tasarlanmıştı. Alp dağlarına oyulan gizli hava üslerinde ise savaş uçakları onlarca yıl taş duvarlarının arkasında bekledi. Bu tesislerin varlığı 1990'ların sonuna kadar resmen kabul edilmedi.

NATO da aynı stratejiyi benimsedi. Norveç, 1982'den bu yana Trondheim yakınlarındaki dağların içine kazılmış iklim kontrollü mağaralarda M1A1 Abrams tankları, zırhlı araçlar ve binlerce ton mühimmat stokluyor. Sistemin amacı basitti: Kriz anında ABD birlikleri Atlantik'i geçecek, ağır teçhizatı mağaralarda hazır bulacaktı. Bu sistem birliğin sevk süresini bir aydan fazla kısaltarak operasyonun başlangıcını çok öne çekecekti. 

Tarihsel Ayna: Enver Hoca'nın Bunkerleri

Öte yandan bu stratejinin çok aşırıya gittiği dönemler de olmuştur. Soğuk Savaş boyunca Arnavutluk'ta 173.000'den fazla beton sığınak inşa edildi; bu rakam kilometrekare başına ortalama 5,7 sığınak anlamına geliyordu. Enver Hoca'nın gerekçesi basitti: Doğu'dan Sovyetler, Batı'dan NATO, güneyden Yunanistan, kuzeyden Yugoslavya saldıracaktı. Düşman kolay ilerleyemesin diye ülke içi yol ağı bile yapılmamıştı. Bu öngörü hiçbir zaman sınanmadı, sığınaklar kullanılmadan kaldı, bugün birer kafeye ya da müzeye dönüştü.

Enver Hoca ile İran arasındaki kritik fark şu: Arnavutluk'un sığınak stratejisi tamamen pasifti ve saldırı kapasitesi sıfırdı. İran'ınki ise füze üretimi, depolama ve fırlatmayı tek çatı altında toplayan entegre bir sistem. 

Gazze'nin tünelleri, Kuzey Kore'nin dağa oyulmuş silah depoları, Hizbullah'ın "Tünel Ülkesi". 

Amaçları ve rejimleri birbirinden ne kadar farklı olursa olsun hepsinin verdiği cevap aynıdır: Havadan üstün olan düşmana karşı hayatta kalmanın tek yolu derinliktir. Yani yeraltı stratejisi hem İran'ın hem Enver Hoca'nın hem de NATO'nun başvurduğu evrensel bir savunma refleksidir. Aradaki fark yalnızca ölçek ve amaçtadır.

Gerçek Savaş Koşullarındaki Sınav

Haziran 2025'te yaşanan çatışmalar bu sistemlerin ilk büyük operasyonel sınavıydı. Uydu görüntüleri Şiraz, Kermanshah ve Tebriz yakınlarındaki üslerin girişlerinin ağır bombalarla vurulduğunu ortaya koydu. Sığınak delici bombaların ABD envanterinde sınırlı sayıda bulunması ise saldırıların büyük bölümünü yüzeye çıkan rampalara yöneltti. Tahran bu süreçte İsrail'e, ABD üslerine ve Körfez'deki hedeflere 500'den fazla füze fırlattı. Saldırılardan aylar sonra Şiraz ve Kum yakınlarındaki üslerde hasar gören yapıların hızla onarıldığı, komuta merkezlerinin yeniden devreye girdiği uydu analizlerine yansıdı. Tünel girişleri vurulabilir; ama yeraltındaki stokları kalıcı olarak imha etmek bambaşka bir denklem.

Sonuç: Derinlik, Belirsizlik ve Sınırlar

İran’ın dağların içine kazdığı yapılar füze depolarından ibaret değil. Bu mimari aynı zamanda rakiplerinin kesin sonuç almasını zorlaştıran bir stratejik belirsizlik üretiyor. Modern savaşta bazen en güçlü silah, tam da bu belirsizliktir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU