Cenevre’deki son tur nükleer görüşmeler 26 Şubat akşamı bitti ama asıl merak edilen kısım şimdi başlıyor.
Masadan kalkılırken verilen temkinli “ilerleme” mesajları, kimseyi tam anlamıyla rahatlatmıyor.
Çünkü bölgeye baktığınızda, diplomasi salonlarının dışında bambaşka bir tablo beliriyor: ABD’nin adım adım yoğunlaştırdığı askeri varlık, İran’ın sertleşen caydırıcılık vurgusu ve bunların tam ortasında ince bir çizgide yürümeye çalışan arabulucular.
Bu manzara, doğal olarak şu soruyu beraberinde getiriyor: Washington ile Tahran arasında bugün konuşulanlar, yarının bölgesel düzenini nasıl etkileyecek? Dosya, teknik nükleer başlıkları çoktan aşmış durumda.
Birkaç gün önceki yazımda işaret ettiğim gibi, bugün müzakere masasına yazılan her cümle, yarının İran’ına ve bölgesine dair çerçevenin parçası hâline geliyor.
Cenevre’de masadaki dosya: Nükleer programdan daha fazlası
Cenevre’deki temaslar kamuoyuna “nükleer dosya” etiketiyle sunuldu ama orada konuşulanlar santrifüj sayılarını çok aşan bir resme sahip.
Taraflar, uranyum zenginleştirme seviyeleri ve denetim mekanizmalarının yanı sıra, İran’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen hattındaki etkisini, Körfez güvenliğini ve enerji koridorlarının seyrini de aynı pakete yerleştiriyor.
Washington açısından İran’ın nükleer eşiğe yaklaşması, bir silahlanma sorunu olmanın ötesinde, İsrail’in güvenliği, Körfez monarşilerinin hassas dengeleri ve küresel enerji piyasalarının kırılgan psikolojisiyle iç içe geçmiş bir denklem.
Tahran cephesinde nükleer program rejim güvenliği ile pazarlık gücünün tam merkezinde duruyor. Yaptırımların baskısını hafifletmek için nükleer kartı kullanmak rejim elitleri açısından rasyonel bir araç.
Bu nedenle Cenevre’de atılan her küçük teknik adım, daha geniş siyasi hesabın süzgecinden geçiriliyor. Tek cümlelik esneklik bile içeride “taviz” olarak kodlanma riski taşıdığı için, kamuya açık söylem ile masadaki gerçek hareket alanı arasında belirgin bir mesafe oluşuyor.
Görüşmelerden sonra yapılan açıklamalardaki ikili ton, bu mesafenin yansıması. Bir yanda “kanallar açık kalsın” vurgusu, diğer yanda “tüm seçenekler masada” hatırlatması duyuyoruz.
Bu ikili dil hem diplomasiye tutunma isteğini hem de askeri kartı en ufak zayıflık emaresi vermeden elde tutma arzusunu gösteriyor. Dolayısıyla Cenevre masası işlemeye devam ederken, sahadaki savaş planları da rafa kaldırılmıyor, tam tersine güncelleniyor.
Yığınak, caydırıcılık ve yanlış hesap riski
Son haftalarda ABD’nin bölgeye yönelik askeri hareketliliği, bu güncellemenin en görünür boyutunu oluşturuyor.
Körfez’deki üslerde hava ve deniz unsurlarının takviyesi, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz hattındaki donanma varlığının güçlendirilmesi, balistik füze savunma sistemlerinin yeniden konuşlandırılması. Bunların tümü, Washington’ın “baskı altında müzakere” anlayışının askeri çerçevesini çiziyor.
Bu yığınak, İran’a ve Tahran’la yakın ağlara sahip aktörlere şu mesajı taşıyor: Kırmızı çizgiler aşılırsa, cevap hızlı ve maliyetli olur.
İran tarafında caydırıcılık asimetrik kapasite üzerinden örülüyor. Balistik füzeler, uzun menzilli insansız hava araçları, bölgedeki müttefik milis ağları ve deniz trafiğini rahatsız edebilecek enstrümanlar, Tahran’ın elindeki manivela setinin parçaları.
Gerektiğinde doğrudan ABD bayrağı taşıyan hedeflere yönelmeden, Washington ve müttefiklerine net mesaj verebilecek geniş bir esneklik alanı bulunuyor. Bu durum, taktik düzeyde planlanan görece küçük bir hamlenin bile zincirleme reaksiyon üretip stratejik kırılmaya dönüşme ihtimalini artırıyor.
İki tarafın niyet okuması, tablonun en hassas ayağı. Washington, askeri yığınağı “saldırı olursa ağır bedel” mesajıyla temellendirirken, Tahran aynı yığınağı “önleyici saldırı hazırlığı” şeklinde okuma eğiliminde.
Bu tür algı farklılıkları gölge savaşın en riskli tarafını oluşturuyor. Bir taraf kendi hamlesini dengeli bir uyarı olarak görürken, karşı taraf aynı adımı tırmanmanın habercisi gibi algılıyor. Krizlerin kontrolden çıktığı anlar çoğu zaman bu yanlış okumaların biriktiği eşiklerde ortaya çıkıyor.
Olası bir İran saldırısı senaryosu da bu çerçevede konuşuluyor. Tahran’ın doğrudan ABD üslerini hedef alan bir adım atması rejim açısından yüksek risk barındırır.
Bu yüzden daha muhtemel görülen “mesaj niteliğinde ama dolaylı” hamleler: mesela enerji altyapısına dönük sınırlı sabotajlar, tanker trafiğinde rahatsız edici tacizler, müttefik ülkelerin tesislerine yönelik vekil saldırılar gibi adımlar.
Ancak burada da ince bir çizgi var. Tahran’ın kontrollü mesaj olarak tasarladığı bir eylem, Washington’da “kırmızı çizgi aşıldı” algısını tetikleyebilir.
Umman hattında ince ayar diplomasisi
Bu gerilimli denklemin ortasında Umman, yine sessiz arabulucu rolüyle sahneye çıkıyor. Maskat yönetimi, yıllardır hem Washington’la hem Tahran’la kurduğu güven ilişkisini dikkatle koruyan, yüksek perdeden açıklamalardan kaçınan ve arka kapı diplomasisine ağırlık veren bir profil çiziyor.
Cenevre turu sonrası hızlanan temas trafiğinde de Umman hattı, tarafların kamuoyu önünde telaffuz etmekte zorlandığı esneklik alanlarını test edebildiği nadir kanallardan biri hâline geliyor.
Umman’ın sağladığı katkının en kritik kısmı, teknik başlıklarla siyasi jestler arasında köprü kurabilmesi. İran’ın zenginleştirme seviyesinde kademeli frene gitmesi karşılığında, bazı yaptırımların gevşetilmesi veya belirli finansal kanalların açılması gibi formüller, önce bu sessiz kanallarda tartışılıyor.
Washington açısından Umman hem bölgesel dengeleri okuyabilen hem de İran’la konuşurken güvenlik kaygılarını anlayan özel bir muhatap. Tahran içinse, yüzü kaybetmeden geri adım test edebileceği nadir adreslerden biri.
Bu arabuluculuk tek başına büyük bir kırılmayı engelleyen mucizevi bir araç sayılmaz. Daha çok gerilimin hızını düşüren, ani patlamaları geciktiren ve taraflara “son uyarı” mahiyetinde mesajlar iletebilen bir tampon işlevi görüyor.
Böyle dönemlerde bu tür tamponlar zayıfladığında, krizlerin tırmanma ivmesi de hızlanma eğilimi gösterir.
Bugün Umman hattının kıymetini artıran da tam olarak bu: Cenevre’deki teknik masanın nefes almasını sağlarken, sahadaki sert sinyallerin etkisini yumuşatmaya çalışıyor.
Siyaset, iç cepheler ve muhtemel senaryolar: Çatışmaya gider mi?
Bu dış politika denklemine iki tarafta da güçlü iç siyaset dinamikleri eşlik ediyor. Washington tarafında yönetim, İran dosyasını Kongre dengeleri, kamuoyundaki güvenlik algısı ve müttefiklerin beklentileri arasında hassas bir denge oyunu olarak yürütüyor.
Fazla yumuşak görünen her adım, “taviz” eleştirilerini güçlendirir. Aşırı sert bir çizgi ise savaş kaygısını büyüterek içeride siyasi maliyet üretebilir. Bu nedenle atılan her adım, bir yandan müzakere kapısını açık tutarken, diğer yandan kararlılık gösterisiyle destekleniyor.
Tahran’da nükleer program rejimin kimlik anlatısının ve direniş söyleminin merkezinde duruyor. Nükleer alanda atılacak her geri adım, içeride mutlaka “zafer” diline çevrilmek zorunda. Aksi hâlde rejim içi dengeler açısından riskli bir algı ortaya çıkar.
Bu yüzden Tahran, taktik esneklik alanları ararken kamuoyuna dönük söyleminde direnç ve kararlılık vurgusunu sürekli öne çıkarmak zorunda hissediyor. Dışarıdan bakıldığında İran hem pazarlığa açık hem de ani sertleşme potansiyeli taşıyan çift yönlü bir profil çiziyor.
Tüm bu unsurları yan yana koyduğumuzda karşımıza üç ana patika çıkıyor. Birincisi, kontrollü gerginlik senaryosu. Diplomasi kanalları açık kalırken sahada zaman zaman sınırlı misillemelerin yaşandığı, ancak her iki tarafın da kırmızı çizgileri zorlamamaya özen gösterdiği bir dönem.
Bu senaryoda gerilim yüksek seyreder; büyük savaş eşiği aşılmadan uzun süreli bir sinir savaşı devam eder.
İkinci patika hızlı tırmanma ihtimali. Küçük çaplı planlanan bir saldırı, Washington’da “artık yeter” algısını tetikleyebilir. Devamında gelecek sert karşılık, yalnızca İran’daki hedeflerle sınırlı kalmayıp bölgedeki vekil ağları, enerji altyapıları ve deniz trafiğini de kapsayan geniş çaplı bir çatışma manzarasına kapı aralar.
Böyle bir durumda iki ülkenin ötesinde, bütün bölge yeni bir şok dalgasının merkezine sürüklenir.
Üçüncü patika ise kademeli yumuşama. Cenevre sürecinde küçük ama somut adımların atıldığı, Umman benzeri kanalların güçlü biçimde kullanıldığı ve karşılıklı güven artırıcı tedbirlerle gerilimin kademe kademe aşağı çekildiği bir yol haritası.
Bu seçeneğin hayata geçmesi, taraflardan her birinin iç siyaset bakımından kısa vadede bedel ödemeyi göze almasını gerektirir. En zor tercih gibi görünür; uzun vadede en rasyonel seçenek ise tam olarak budur.
Bugünkü tabloya soğukkanlı baktığımızda, ani ve kapsamlı bir savaş ihtimalinin tüm gürültüye rağmen görece daha düşük olduğunu söylemek mümkün. Taraflar, doğrudan çatışmanın maliyet hesabını yaptıklarında, bu bedelin kolay taşınamayacağını görüyor.
Bu sebeple daha olası senaryo, bir süre daha yüksek tansiyonlu fakat kontrollü bir gerilim hattının sürmesi. Yani masada diplomasi, sahada sinir savaşı.
Yine de şu uyarıyı kenarda tutmakta fayda var: Bu tür dönemlerde savaş, çoğu zaman büyük bir stratejik planın sonucu olarak değil, küçük bir yanlış hesabın beklenmedik ürünü olarak kapıyı çalar.
Cenevre masasının asıl değeri de burada ortaya çıkıyor. Eğer bu masa, bütün gürültüye rağmen ayakta kalır ve Umman benzeri kanallar nefes almaya devam ederse, gerilim öngörülebilir sınırlar içinde tutulabilir.
Tersi senaryoda, bugün “mesaj” niteliğinde kurgulanan herhangi bir eylem, yarın hepimizi “nasıl bu noktaya gelindi?” sorusuyla baş başa bırakacak yeni ve çok daha sert bir dönemin başlangıç işaretine dönüşebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish