Lübnan’ın korktuğu senaryo: İran gerilimi büyürse Hizbullah ne yapar?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Beyrut 24 Şubat sabahı bir cümleyle uyandı. Hükümet çevrelerinden Hizbullah’a giden mesaj sertti: “Dahil olmayın”.

Şehir bu cümleyi bir tavsiye gibi duymadı. Bir tür erken uyarı gibi duydu. Zira herkes biliyor ki Lübnan’da yangın çoğu zaman bir telefon konuşmasıyla başlıyor.

Aynı gün ABD’nin Beyrut’taki varlığında görünür bir seyrelme yaşandı. Diplomasi konuşulurken koridorların boşalması “demek ki risk yükseliyor” hissini büyüttü.

Perşembe günü Cenevre’de yapılması beklenen temaslar yaklaşırken gerilim kelimelerin sınırını zorladı. Masada ihtiyat vardı, sahada ise ihtimaller.

Beyrut’un alarmı: “Dahil olmayın” cümlesi neden ağır

Lübnan’da devletin dili bazen bir bütçe tablosu kadar sıkışık olur. “Dahil olmayın” çağrısı da gücün dili gibi durmaz, kırılganlığın dili gibi durur.

Bu çağrı komuta zinciri kurmayı hedeflemiyor. Hedef zincirin kopacağı yeri geciktirmek ve bedeli biraz aşağı çekmektir.

Beyrut, İran ile ABD arasındaki sertleşmenin Lübnan’a otomatik biçimde sıçrayacağını düşünüyor. Bu otomatiklik bölgede en tehlikeli mekanizma gibi çalışıyor.

Vekalet düzeninde kararlar tek merkezden çıkmıyor. Bir yerde verilen sinyal, başka bir yerde “sıra bizde” duygusuna dönüşebiliyor.

Lübnan yönetimi bu yüzden yüksek sesle konuştu. Sessizlik, onay gibi okunmasın istendi.

Bu cümle içeriye dönük bir savunma çizgisi de kuruyor. Yarın bir felaket yaşanırsa “uyardık” denebilecek bir kayıt bırakıyor.

Beyrut’un konuşma biçimi başka bir gerçeği de ele veriyor. Ülke yeni bir çatışmayı kaldıracak kapasiteyi zaten tüketmiş durumda.

Lübnan’da savaş cephe kelimesiyle anlatılmıyor. Savaş elektrik kesintisiyle, kapanan dükkânla, durmayan göçle hissediliyor.

Bu nedenle “dahil olmayın” çağrısı askeri bir tercihten çok bir hayatta kalma refleksi. Şehir kendi nefesini korumaya çalışıyor.

Beyrut’un hafızasında bir tarih çizgisi var. Her tırmanış, kentin kırılgan damarlarını biraz daha inceltti ve bugün o damarlar daha az esnek.

Bu yüzden hükümetin dili teknik görünse bile duygusu çok net. “Bir tur daha” fikri, insanlara bile ağır geliyor.

Hizbullah’ın hesap defteri: caydırıcılık ile ülke faturası

Hizbullah için tablo çok katmanlı. Örgüt caydırıcılığı canlı tutmak zorunda hissediyor ve tabanına bir yön duygusu vermek istiyor.

Bir yandan “direnç” dili var, öte yandan Lübnan’ın faturası var. Her sert hamle, ülkenin kalan damarlarını biraz daha zorlayabilir.

Bu yüzden ilk seçenek çoğu zaman “görünür hazırlık” olur. Sınır hattı hareketlenir, söylem sertleşir, doğrudan çatışma başlatılmaz.

Bu model kararın zamanlamasını elde tutmaya yarar. “Biz seçeriz” iddiası, örgütün temel psikolojik kozudur.

Risk şu noktada başlar. Karşı taraf bunu zayıflık gibi okursa baskıyı artırmayı deneyebilir.

İkinci seçenek kontrollü sürtüşmedir. Sınırlı eylemlerle mesaj verilir ve tırmanışın önü alınmak istenir.

Bu formül kâğıt üzerinde mantıklıdır. Sahada ise “kontrol” kelimesi iki ayrı zihinde iki ayrı anlama gelir.

Bir roket yanlış yere düşer. Bir dron yanlış hedefi izler. O an planlı denge, plansız bir yarışa döner.

Üçüncü seçenek ise hızlı tırmanıştır. Bu seçenek çoğu zaman bir kayıp sonrası “cevap şart” basıncıyla güçlenir.

Hizbullah’ın zorlandığı yer tam burasıdır. Caydırıcılık iddiası ile ülkeyi koruma iddiası her zaman aynı yöne akmaz.

Örgüt bunu bildiği için kararını askeri ölçülerle sınırlamaz. İç siyaset, toplumsal yorgunluk ve ekonomik kırılganlık da hesaba katılır.

Bir başka unsur da zamanlamadır. Kriz büyürken “ne zaman” sorusu, “ne yapılacak” sorusu kadar belirleyici hâle gelir.

Örgüt için geri çekilmek de pahalı olabilir. Geri çekilme, karşı tarafta iştah açarsa yeni bir baskı dalgası gelir.

Bu nedenle Hizbullah’ın dili sık sık iki katmanlıdır. Bir katmanda sertlik görünür, diğer katmanda fren arayışı hissedilir.

İsrail’in mesajı, Washington’ın takvimi: daralan manevra alanı

Lübnan’ın korkusu Hizbullah’ın niyetine indirgenemez. Korku, karşı tarafın niyeti nasıl okuyacağıyla ilgili.

İsrail cephesinde “dahil olursanız ağır bedel” mesajı dolaşıyor. Bu mesaj Hizbullah’ı caydırmayı hedeflerken Lübnan devletini de sıkıştırıyor.

Bedel askeri hedeflerle sınırlı kalmayabilir. Beyrut’un endişesi sivil altyapının felç edilmesi ihtimali üzerinde toplanıyor.

Lübnan için altyapı, siyasetten bile daha hassas bir alan. Bir limanın durması, bir havaalanının kapanması, bir şebekenin çökmesi ülkeyi aylarca geriye atar.

Bu yüzden hükümetin çağrısı bir bakıma “bizi savaş alanı yapmayın” çağrısı. Bu çağrı içerdeki tüm taraflara da sesleniyor.

Washington’ın takvimi ise bu denklemi daha da sıkıştırıyor. “Diplomasi” vurgusu yapılırken zaman penceresinin dar olduğu hissi büyüyor.

Daralan pencere, sahada daha sert pozisyonlara yol açar. Herkes bir sonraki adımın kendisine yazılmasını istemez.

Bu yüzden diplomatik kelimeler, sahadaki hazırlık diliyle birlikte yürür. Bölge o iki dili aynı anda okumaya alıştı.

Cenevre’de kurulacak her cümle bu nedenle Beyrut’ta iki anlama sahip. Umut taşır ama alarm da taşır.

Lübnanlı karar vericiler, en çok “kaza” kelimesinden korkuyor. Kaza planla durdurulamaz ve geri dönüşü pahalıdır.

Bu noktada ABD’nin Beyrut’ta tedbir alması da psikolojiyi etkiler. Şehir “demek ki bir şey bekleniyor” diye düşünür.

Bu düşünce piyasayı da toplumu da sertleştirir. Korku gündelik hayatın içine sızar ve kararları daha kırılgan kılar.

Bölgede bir başka gerçek daha var. İletişim kanalları açık kalsa bile, yanlış okumalar hızla büyür ve kimse geri adımın maliyetini üstlenmek istemez.

Kopuş nereden gelir: kazalar, prestij, iç politika

Bölgede büyük yangınlar çoğu zaman küçük kıvılcımlarla büyür. Bir taraf “mesaj” der, diğer taraf “saldırı” der ve gerisi zincirleme gelir.

İkinci tetikleyici prestijdir. Geri adım siyasi dilde kayıp gibi görüldüğü için aktörler frene basmakta gecikir.

Gecikme alanı daraltır. Alan daraldıkça seçenekler sertleşir.

Üçüncü tetikleyici ise iç politikadır. Sokaktaki öfke liderin manevrasını kısar ve dışarıya sertlik taşımak kolay bir çıkış gibi görünür.

Lübnan burada iki kez sıkışır. Hem kendi iç siyasetinin baskısını taşır hem de başkalarının iç siyasetinin dalgasını kıyısında karşılar.

Bu yüzden “dahil olmayın” çağrısı bir talimat gibi durmaz. Daha çok bir can simidi gibi durur.

Fakat can simidinin tutması, Hizbullah’ın kararına indirgenemez. Karşılıklı okuma hataları, simidin ipini koparabilir.

Lübnan’ı en hızlı yakan senaryo, kimsenin tam istemediği bir savaşın başlamasıdır. Herkes “kontrollü” sandığı bir adımı atar ve sonra kontrol ortadan kaybolur.

Bu durumda ilk kaybeden siyaset olur. İkinci kaybeden toplum ve üçüncü kaybeden ise gelecek.

Bir de ekonomi var. Kısa süren her gerilim bile fiyatı artırır, yatırımı kaçırır, göçü hızlandırır ve devletin kalan kapasitesini aşındırır.

Bu aşınma sessiz ilerler. Sonra bir gün, “ülke neden yönetilemiyor” sorusu ortaya çıkar ve cevap geç kalmış olur.

Sonuç: Beyrut’un duası, bölgenin sınavı

Lübnan bugün bir cümleyle kendini savunmaya çalışıyor. O cümlenin arkasında “bir tur daha kaldıramayız” gerçeği var.

Hizbullah’ın vereceği karar, örgütün stratejisini yazacak ve Lübnan’ın kalan nefesini de belirleyecek. Karar hangi yönde olursa olsun, ülke bu tercihin gölgesinde yaşayacak.

Fakat asıl belirleyici, kazayı önleyecek soğukkanlılığın korunup korunmayacağı. Çünkü bölge iyi niyetle sakinleşen bir yer gibi davranmıyor, yanlış okumayla alevleniyor.

Beyrut’un çıkışı, bir ülkenin paniği gibi görülmemeli. Bu çıkış, bölgenin sinir sistemine gönderilmiş bir uyarı işareti ve herkes için son bir hatırlatma.

Beyrut’un korktuğu senaryo tek satırda duruyor. İran gerilimi büyür, birileri hesap kesmek ister, faturayı Lübnan öder.

Bugün herkes bu senaryoyu yüksek sesle reddediyor. Yarın bir kıvılcım düşerse, o reddin sesi enkazın gürültüsünde kaybolabilir.

Lübnan’ın trajedisi burada başlıyor. Ülke başkalarının kararlarının artçı sarsıntısıyla yaşamak zorunda bırakılıyor.

Bu kez Beyrut artçıya hazırlık istemiyor. Sarsıntıyı durduracak bir fren istiyor ve o frenin tutması için herkesin bir adım geri çekilmesi gerekiyor.

Fren tutarsa bölge bir felaketi ertelemiş olacak. Fren tutmazsa geriye tek şey kalacak, yıkımın içinden kurulan o eski cümle: Keşke.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU