Washington–Tahran hattında yeni perde: Kontrollü kriz ve “gri alan” diplomasisi

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Beyaz Saray’ın o meşhur basın odasında Trump’ın dudaklarından dökülen “İran’la anlaşma için her zaman bir kapı açık ama baskı kalkmayacak” cümlesi, aslında kuru bir diplomatik demeçten ziyade Washington-Tahran hattında yeni bir dönemin, belki de en riskli perdenin açılış gonguydu.

Düşünün, daha düne kadar “azami baskı” ile rejim değişikliği söylemi arasında gidip gelen Washington ve buna “direniş ekseni” ile yanıt veren Tahran, şimdi kameraların önünde olmasa da arka kapılarda kontrollü bir gerilimi yönetmekten, masayı devirmeden el yükseltmekten bahsediyor.

Bu tablo, Ortadoğu’da taşların yerinden oynadığı, kartların “nükleer eşik” ve “bölgesel vekalet savaşları” gölgesinde yeniden dağıtıldığı yeni bir döneme işaret ediyor.

Bu süreci sadece Trump’ın sert mizacıyla veya İran’ın inatçı tavrıyla okumak, fotoğrafın en önemli kısmını ıskalamak olur. Küresel sistemin tıkandığı, “yeni soğuk savaş” rüzgarlarının estiği bir konjonktürde bu iki aktör, krizin dozunu ayarlayarak birbirini tartmak, kendi güvenlik mimarilerini gri alanlar üzerinden korumak zorunda kalıyor.

Bir yanda nükleer programın sınırları ve denetimi tartışılırken, diğer yanda Körfez’de tankerler, Irak ve Suriye’de üsler, Kızıldeniz’de ticari gemiler üzerinden sert mesajlar havada uçuşuyor.

Şunu net görelim. Ortaya çıkan tablo sıradan bir bilek güreşi ya da rutin bir restleşme falan değil. Nükleer kıyamet ile zoraki uzlaşı arasındaki o ince çizgide iki başkentin mecburen “dans etmeye” zorlandığı bir dönem bu.

Washington açısından bakıldığında, askeri caydırıcılığı ekonomik kıskaçla harmanlayan çok katmanlı bir doktrinle karşı karşıyayız.

Tahran cephesinden ise rejim bekasını “nükleer koz” ve “vekil güçler” üzerinden teminat altına alma, içerideki yangını dışarıdaki gerilimle soğutma çabası öne çıkıyor.

Tahran’ın İkilemi: Nükleer Eşik ve Sokakların Sesi

Tahran’daki hesaplarda nükleer dosya, tartışmasız biçimde bir numaralı gündem maddesi olarak masada duruyor.

Santrifüjlerin dönme hızı veya zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yanı sıra, ekonomik baskının altında ezilen İran halkı işsizlik, yolsuzluk ve bunların yarattığı toplumsal kırılganlık da denklemin parçası.

İran yönetimi nükleer eşiği stratejik bir baskı aracı gibi kullanırken, Washington ve Avrupa başkentlerine “yaptırımlar hafiflemezse o eşiğe daha fazla yaklaşırım” mesajını veriyor.

Bu noktada Tahran’ın elindeki en önemli kartlardan biri, sahadaki vekil ağları. Lübnan’dan Yemen’e uzanan hatta, kontrolü zor ama etkisi yüksek bir güç çarpanı tutuyor elinde.

Washington’un elindeki en büyük imkân ise farklı: küresel finans sisteminden dışlama kapasitesi, ileri askeri teknoloji ve bölgesel ittifakları konsolide edebilme yeteneği.

İki taraf da elindeki bu ağır kartları masaya sürerek krizi bir pazarlık manivelasına dönüştürmeye uğraşıyor.

Tahran dış politikadaki “direniş” söylemini içerideki baskıyı absorbe etmenin bir yolu olarak kullanıyor. Rejim, dış tehdit algısını yüksek tutan bir dili ve bölgesel gerilimleri iç konsolidasyon için elverişli bir zemine çevirme gayretinde.

Bu, bıçak sırtı bir oyun. Halkın öfkesiyle rejimin beka kaygısı arasındaki makas açıldıkça Tahran’ın dışarıdaki manevra alanı da daralıyor.

Doktrin Masada: “Azami Baskı”nın Güncellenmiş Sürümü

Trump yönetimi, İran’la ilişkilerde temel çerçeveyi hâlâ baskı politikası üzerine kurguluyor.

Fakat 2018 sonrası dönemin “köprüleri atan” tavrından farklı olarak bugün daha hesaplı, geri dönüş kanallarını tamamen kapatmayan bir model deneniyor.

Bu modelin üç sacayağı öne çıkıyor: Ekonomik kıskaç, askeri caydırıcılık ve kapıyı aralık bırakan siyasal söylem.

Ekonomi tarafında hedef net ve oldukça can yakıcı. Enerji, bankacılık ve savunma sanayii başta olmak üzere İran ekonomisinin sinir uçlarına dokunan yaptırımlar devrede.

Hedefte devlet kurumlarının yanında rejime yakın ekonomik ağlar, paravan şirketler ve bölgesel finans hatları da baskı altında.

Amaç net: Tahran’ı “ya masaya dön ya da daha derin bir ekonomik krizle yüzleş” ikilemine sıkıştırmak.

Askeri caydırıcılık cephesinde Washington, Körfez’de gövde gösterisi yapıyor. Irak ve Suriye’deki üslerine yönelik saldırılara misilleme kapasitesini sık sık hatırlatıyor.

Bu görünür askeri varlık, Tahran’a “bir adım daha atarsan maliyeti ağır olur” mesajını verirken, bölgedeki müttefiklere de güvence sağlamayı hedefliyor.

Siyasal söylemde ise Trump’ın “iyi bir anlaşma olursa görüşürüz” tonundaki ifadeleri işin rengini değiştiriyor. Bu söylem, Washington’a “savaşı arzulayan taraf olunmadığı” mesajını verme rahatlığı sunuyor.

ABD, gerilimi tırmandırsa bile masaya dönme inisiyatifini, yani oyun kurucu rolünü bırakmak istemiyor.

Hürmüz’den Levant’a: Vekalet Savaşlarının Gölgesinde Denge

Washington-Tahran hattındaki gerilim Oval Ofis ile sınırlı kalmayıp Hürmüz Boğazı’nın tuzlu sularında, Irak’ın çöllerinde, Suriye’nin yıkık kentlerinde hissediliyor.

Hürmüz Boğazı’nda tanker trafiğine yönelik hamleler, enerji piyasalarındaki kırılganlığı doğrudan tetikliyor.

Kızıldeniz ve Umman Denizi hattında yaşanan gerilimler, küresel ticaret rotalarına yeni bir risk primi yüklüyor. Bu durum, enerji güvenliği tartışmasını yeniden küresel bir başlık haline getiriyor.

Irak ve Suriye’deki ABD üslerine yönelik saldırılar, vekalet savaşı mantığının canlı, hatta her an patlamaya hazır olduğunu gösteriyor.

İran’a yakın gruplar açısından bu eylemler, “direniş”in sahadaki karşılığı olarak sunuluyor.

Denge ise son derece hassas; tek bir yanlış hesaplama veya beklenmedik bir can kaybı, kontrollü krizi kontrolsüz bir tırmanmaya dönüştürebilir.

Bölge ülkeleri bu denklemde nefesini tutmuş durumda. Körfez monarşileri, bir yandan ABD ile güvenlik şemsiyesini korurken, diğer yandan İran’la köprüleri tamamen atmadan yangını kendi evlerinden uzak tutmaya çalışıyor.

İsrail boyutu ise denklemin en patlayıcı katmanı. Tel Aviv yönetimi, İran’ın nükleer programını varoluşsal bir tehdit olarak kodluyor.

Her yeni tırmanma dalgası, Washington üzerindeki “daha sert ol” baskısını artırıyor. ABD-İran gerilimi böylece iki ülke arasındaki hesaplaşma olmaktan çıkıp bölgesel bir bloklaşmanın parçasına dönüşüyor.

Mayınlı Arazide Yürümek: Diplomasi mi, Çatışma mı?

Bu sürecin önünde aşılması gereken yüksek duvarlar, yürünmesi gereken mayınlı araziler var. Uluslararası ilişkilerde niyetlerden ziyade kapasite ve sonuçların konuştuğu unutulmamalı.

Güven, Tahran ve Washington arasında neredeyse hiç mevcut olmayan bir meta. En büyük risk sahadaki kaza ihtimali.

Bir yanlış hesaplama, bir füzenin yanlış hedefi vurması ya da beklenmedik bir can kaybı, kontrollü krizi bir anda kontrolsüz bir savaşa dönüştürebilir.

Washington açısından en rasyonel seçenek baskı ve caydırıcılığı kontrollü bir diplomasiyle birleştiren karma model gibi görünüyor.

Bu çerçeve, İran’ın nükleer programını sürdürülemez bir maliyetle karşı karşıya bırakırken, Tahran’a belirli tavizler karşılığında nefes alanı açan sınırlı bir anlaşmaya imkân verebilir.

İran açısından kırmızı çizgi rejimin bekası ve bölgesel nüfuzun korunması. Tahran masaya otursa bile nükleer kazanımlarını korumaya, vekil ağlarını ise pazarlık dışı alanlar arasında tutmaya çalışacaktır.

Bu sebeple kısa vadede kapsamlı bir normalleşmeden ziyade sınırlı ve adım adım ilerleyen bir çerçeve daha olası görünüyor.

Son Söz: Tarihin Kırılma Anı

Bu günlerde yazılan analizler ve çizilen senaryolar tek bir gerçeğe işaret ediyor: Ortadoğu yine bıçak sırtında.

Washington ile Tahran arasındaki bu bilek güreşinin kaderini tek bir zirve ya da tek bir imzadan öte sahada ve masada aynı anda yürüyen, sinir harbine dönüşmüş çok katmanlı oyun belirleyecek.

Bu cephede atılacak her adım, Ortadoğu’nun haricinde, enerji piyasalarından küresel güvenlik mimarisine uzanan geniş bir coğrafyanın geleceğini etkileyecek.

Tarih, fırsatları kaçıranların aksine kriz anlarında soğukkanlılıkla yeni denklemler kurabilenleri hatırlıyor.

Önümüzdeki günler kimin tarihi yazan aktör, kimin ise tarihin dipnotu olacağını gösterecek.

Gelecek, onu bekleyenlerden ziyade inşa etmeye cesaret edenlerin olacak.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU