İstanbul’da diplomasi trafiği hızlanırken gündeme İran ile ABD arasında uzun süredir beklenen nükleer görüşmelerin Umman’da yapılabileceği bilgisi düştü.
Aynı günlerde İran tarafı, görüşme yeri konusunda Ankara’ya karşı çıkmaktan ziyade formatın kendisine itiraz ederek adresin Umman’a kaydırılmasını talep etti.
Böylece henüz dosyalar açılmadan, tartışma nükleer program konusundan çıkıp “görüşme nerede yapılsın?” sorusuna kilitlendi.
İran, tek talep olarak yer değişikliği istemiyor, görüşmenin kapsamının daraltılmasını da öne sürüyor. Tahran, Umman’da sadece ABD ile ikili ve temel olarak nükleer dosyaya odaklı bir format arıyor.
Washington ise nükleer başlığın yanına balistik füze programını, bölgedeki milis ağlarını ve Kızıldeniz’deki gerilimi eklemek istiyor. Bu farklı öncelikler, daha ilk adımda tarafların birbirine ne kadar güvensiz yaklaştığını ortaya koyuyor.
Bu noktada mekân tartışması, teknik ayrıntı gibi görünse de pazarlığın ilk turu olarak belirdi. Taraflar daha aynı masaya oturmadan, “oyunun kurallarını” salon seçimi üzerinden belirlemeye çalışıyor.
Türkiye için İstanbul seçeneği, bölgesel krizlerde “masa kurabilen” ülke rolünü pekiştirme fırsatı yaratırken, İran için Umman tercihi hem iç politika hem dış politika açısından riskleri daha düşük görülen bir seçenek gibi duruyor.
Dolayısıyla “İstanbul mu, Umman mı?” sorusu, aslında “kimin gündemi masaya hâkim olacak?” tartışmasına dönüşmüş durumda.
İran Neden Umman’da Israr Ediyor?
İran’ın Umman ısrarı, ani bir çıkış olmaktan çok geçmiş deneyimlere dayanan bir tercih. Umman, nükleer anlaşma sürecinde de ABD ile İran arasındaki dolaylı görüşmelerin ana adreslerinden biriydi.
Taraflar yıllardır Muskat’ı kamuoyundan nispeten uzak, sessiz bir arka kanal olarak kullanıyor. Bu arka kanalın devam etmesi, Tahran için kriz zamanlarında “yumuşak iniş” imkânı anlamına geliyor.
Tahran’ın gözünde Umman, taraf tutmayan, düşük profilli ama güven veren bir arabulucu gibi duruyor. Bu durum, İran yönetiminin iç kamuoyuna “dost bir komşunun evinde görüştük” diyebileceği bir anlatı imkânı sunuyor.
Böylece görüşmeler, rejimin iç meşruiyetini zorlayan bir taviz görüntüsü üretmeden yürütülebiliyor.
İran iç siyasetinde “yine Batı’ya boyun eğildi” söylemi çok hızlı devreye girebildiği için, mekânın psikolojik yükü hiç hafife alınmıyor.
İran yönetimi özellikle füze programı ve bölgedeki vekil gruplar konusunu “pazarlık dışı savunma alanı” olarak tanımlıyor. Bu yüzden “Umman ve ağırlıkla nükleer dosya” çerçevesi, Tahran’ın kırmızı çizgilerini korumaya daha uygun bir formül gibi görülüyor.
İstanbul veya başka bir çok taraflı formatta daha geniş bir gündemle karşı karşıya kalmak, İran açısından manevra alanını daraltan bir tablo yaratıyor. Tahran, masaya oturduğunda savunma hattını daraltmak yerine, kontrol ettiği başlıkları elinde tutmak istiyor.
İran açısından bir diğer hassas nokta, medyanın rolü. Türkiye’deki canlı medya ortamı ve uluslararası basının İstanbul’a ilgisi, bu tür görüşmelerin kamuoyu baskısı altında yürümesine yol açabilir.
Umman’da ise süreç daha sessiz, görüntü ve sızıntı riski daha düşük bir atmosferde ilerliyor. İranlı karar vericiler için “görüşmenin içeriği kadar, nasıl göründüğü” de hayati olduğu için, Maskat’ın görece görünmezliği onlar adına bir güvenlik supabı işlevi görüyor.
İstanbul Kartı: Türkiye Ne Kazanmak İstiyor?
İstanbul’un ev sahibi olarak öne çıkması, Türkiye açısından diplomatik prestij ve siyasi etki aracı.
Ankara; Gazze savaşı, Lübnan hattı, Irak-Suriye sahası ve Kızıldeniz gerilimiyle iç içe geçmiş krizlerde “krizi yönetebilen bölgesel aktör” iddiasını somutlaştırmak istiyor.
İran-ABD hattında görüşmelere ev sahipliği yapmak, bu profile güçlü bir örnek ekler. Türkiye, “konuşulmayan masa kalmasın, ama masada biz de olalım” çizgisini korumaya çalışıyor.
Türkiye’nin avantajı, hem İran’la komşuluk ve diyalog kanalları hem de NATO üyeliği üzerinden Washington ile kurumsal bağlara sahip olması.
Böyle bir konum, Ankara’ya “her iki tarafla da konuşabilen” nadir ülkelerden biri olma imkânı veriyor.
İstanbul’da gerçekleşecek bir görüşme, Türkiye’nin hem Batı başkentleri hem de bölge ülkeleri nezdinde “masanın dışında bırakılmayan” aktör olduğu algısını güçlendirebilir.
Ankara buna ek olarak, böyle bir ev sahipliğin İsrail’le gerilimi, Gazze dosyasını ve Suriye sahasını dolaylı etkileyeceğini de görüyor.
Öte yandan, Türkiye açısından riskler de var. Görüşme mekânı yüzünden süreç tıkanır veya iptal edilirse, Ankara sahneye çıkmaya hazırlanırken bir anda devre dışı kalabilir.
Görüşme yapılır ama somut sonuç üretmezse, o zaman da Türkiye’nin adının güçlü bir fotoğrafla anılıp içi boş bir süreçle yan yana yazılması gibi bir durum ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Ankara, mekân tartışmasını keskin bir bilek güreşi yerine, esnek formüllerle aşılabilecek bir başlık olarak ele almaya çalışıyor.
Gerekirse “İstanbul’da başlanır, Umman’da devam eder” gibi ara formüller üzerinde de kapıyı açık tutuyor. Türkiye için bir başka hesap da bu süreçte Avrupa ve Körfez başkentleriyle kurulan yan diyaloglar.
Böyle bir görüşme trafiği, sadece İran-ABD hattı için kalmayıp enerji güvenliği, ticaret yolları ve savunma sanayi işbirlikleri için de yeni temas fırsatları yaratıyor. Ankara, masanın kurulamaması halinde bile bu “yan kazançların” heba olmasını istemiyor.
Mekân Kavgası mı, Gündem Mücadelesi mi?
Mekân kavgasının merkezinde aslında kimin gündeminin öne çıkacağı sorusu var. İran, masaya “nükleer anlaşmanın canlandırılması ve yaptırımların hafifletilmesi” başlıklarını koymak istiyor.
ABD ise nükleer dosyayı Kızıldeniz’deki Husi saldırıları, Irak-Suriye’deki İran bağlantılı milisler ve Hizbullah dahil olmak üzere geniş bir güvenlik paketiyle birlikte ele almayı hedefliyor. Taraflar, mekân üzerinden bu gündem kavgasını dolaylı biçimde yürütüyor.
Umman’da dar kapsamlı bir format, İran’ın önceliklerini öne çıkaran, dosyayı sınırlayan bir çerçeve sunuyor. İstanbul veya çok taraflı formatlar ABD ve bölgesel müttefiklerin kaygılarını da masaya taşıyan daha geniş bir tablo anlamına geliyor.
Bu nedenle Tahran mekân üzerinden aslında masaya hangi başlıkların gireceği konusunda şimdiden direnç gösteriyor.
Mekân değişmediği sürece gündemin genişleyeceğini düşünen İran, “en azından alanı dar tutalım” yaklaşımıyla hareket ediyor.
Washington tarafında ise iç politika baskısı, İsrail’in güvenlik kaygıları ve Kongre’deki İran karşıtı hava belirleyici.
Kızıldeniz hattında ticaret trafiğinin aksaması ve bölgedeki üslerin risk altında olması, ABD açısından nükleer dosyayı tek başına ele almayı zorlaştırıyor.
Bu nedenle Beyaz Saray için de mekân, sadece coğrafyadan ibaret kalmayıp kamuoyuna ve müttefiklere anlatılacak hikâyenin sahnesi oluyor.
Yüksek profilli bir İstanbul fotoğrafı, Washington’daki tartışmayı sertleştirebilir; kapalı kapılar ardındaki bir Maskat görüşmesi ise eleştirileri bir süreliğine sınırlayabilir.
Türkiye ve Umman: Farklı Yöntemlerle Aynı Hedef
Türkiye ile Umman, bu süreçte farklı tarzlara sahip ama benzer hedefleri olan iki ülke olarak öne çıkıyor. Ankara, daha görünür, siyasi mesajı güçlü ve çok katmanlı masalara açık bir aktör profili çiziyor.
Umman ise düşük profil, sessiz arabuluculuk ve uzun süredir devam eden güven kanallarıyla hareket ediyor. İki başkent de İran-ABD hattındaki gerilimin kontrolsüz bir tırmanmaya dönüşmesini istemiyor.
Her iki ülke de İran-ABD geriliminin askeri bir çatışmaya dönüşmesini istemiyor. Türkiye, olası bir tırmanmanın Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz üzerinden doğrudan kendi güvenliğine ve ekonomisine yansıyacağını biliyor.
Umman ise Körfez’deki kırılgan dengelerin bozulmasının kendi güvenlik ve ekonomisini sarsacağının farkında. Bu nedenle biri önde, biri geride ama iki ülke de aynı ateşin yayılmasını sınırlamaya çalışıyor.
Bu yüzden “İstanbul mu, Umman mı?” tartışmasını sıfır toplamlı bir oyun gibi okumak yanıltıcı olur. Ankara için ideal olan, sürecin tamamen dışına itilmemek ve en azından başlangıç veya devam safhalarında masada kalmak.
Umman için öncelik, tarafların birbirleriyle konuşabildiği, risklerin yönetilebilir kaldığı bir arka kanalın korunması.
Sonuçta mekân kavgası bitse bile, masaya gelecek dosyalar ağır: nükleer program, bölgesel milis dengeleri, Kızıldeniz’deki hat, İsrail’in güvenlik kaygıları ve Gazze savaşının uzattığı gölge.
Görüşmeler ister Boğaz’da ister Maskat’ta yapılsın, bu dosyaların nasıl ele alınacağı Ortadoğu’nun önümüzdeki birkaç yılını belirleyecek.
Asıl mücadele, mekân netleştikten sonra o masaya hangi şartlarla ve hangi gündemle oturulacağı noktasında kopacak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish