Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan mutabakat, İsrail’de ve İsrail yanlısı medyada nasıl yorumlandı bunu merak edip iki gün medya taraması yaptım. Çeşitli gazeteler ve bazı forumlarda mutabakatın yankılarını aradım.
Yönetim ile SDG arasındaki mutabakat ilan edildiği ilk gün İsrail’de “tarihi bir dönüm noktası” olarak yorumlanmıştı. Ancak aradan geçen kısa sürede, sahadan gelen yeni bilgiler ve diplomatik kulislerde dolaşan iddialar bu ilk değerlendirmelerin daha temkinli bir çerçeveye oturmasına yol açtı. Bugün itibarıyla İsrail medyası ve güvenlik çevreleri, mutabakatı artık tek başına bir askeri entegrasyon anlaşması olarak değil, Suriye’nin bölgesel normalleşme arayışının ve özellikle İsrail’le ilişkiler dosyasının bir parçası olarak ele alıyor.
İlk gün: Egemenliğin tahkimi mi, ABD’nin geri çekilişi mi?
Mutabakatın duyurulduğu ilk 24 saatte İsrail basınında iki ana okuma öne çıkmıştı. Birinci yaklaşım, anlaşmayı Şam yönetiminin kuzeydoğuda egemenliğini yeniden tesis etme yönünde attığı stratejik bir adım olarak gördü. Bu yoruma göre SDG’nin Şam’la uzlaşması, iç savaş sonrası Suriye’de merkezi devletin kademeli dönüşünün işaretiydi.
İkinci yaklaşım ise daha çok ABD boyutuna odaklandı. SDG’nin Şam’la anlaşmasının, Washington’un Suriye’deki angajmanının zayıfladığına işaret ettiği ve bunun İran açısından yeni fırsatlar yaratabileceği savunuldu. İsrail açısından bu okuma, uzun süredir korunan “ABD varlığı = İran dengesi” denkleminde bir aşınma ihtimalini gündeme getirdi.
Uygulama belirsizliği ve sahadaki kırılganlık
Ancak 1 Şubat itibarıyla İsrail’deki tartışmalar belirgin biçimde yön değiştirmiş durumda. İlk günün iyimser ya da dramatik tonunun yerini, “uygulama belirsizliği” ve “sahadaki kırılganlık” vurgusu aldı. Gelen ilk raporlar, ateşkesin ve koordinasyon mekanizmalarının sahada sorunsuz işlemediğine işaret ediyor. Bazı bölgelerde yaşandığı iddia edilen ihlaller, mutabakatın kâğıt üzerinde kalabileceği yönündeki kuşkuları güçlendirdi.
Bu durum İsrail medyasında şu soruyu öne çıkardı: Şam–SDG mutabakatı gerçekten yapısal bir dönüşüm mü, yoksa zaman kazanmaya yönelik geçici bir düzenleme mi? Güvenlik analistlerinin önemli bir bölümü, net bir uygulama takvimi ve denetim mekanizması olmadan anlaşmanın kalıcılığının sınırlı olacağı görüşünde birleşiyor.
İsrail–Suriye normalleşmesiyle bağlantı
Dünün analizlerinden bugüne geçerken en dikkat çekici değişim, mutabakatın İsrail–Suriye ilişkileriyle kurulan doğrudan bağlantı oldu. İsrail medyasında bugün daha açık biçimde dile getirilen değerlendirmelere göre, Şam’ın ülke içindeki farklı bileşenlerle –Kürtler ve Dürziler başta olmak üzere– bir “entegrasyon” zemini kurması, Batı nezdinde meşruiyetini artırma çabasının parçası olarak görülüyor.
Bu çerçevede mutabakat, İsrail ile ABD arabuluculuğunda yürütüldüğü iddia edilen güvenlik temelli görüşmelerin ön adımı olarak okunuyor. Tel Aviv’deki yorumlara göre Şam, iç cephede kontrol ve istikrar sağladığını gösterebildiği ölçüde, İsrail’le sınırlı da olsa bir normalleşme sürecine girebileceği mesajını vermek istiyor.
Golan tartışmaları: Yeni “orta yol” senaryosu
1 Şubat yorumlarını önceki günden ayıran bir diğer unsur, Golan Tepeleri meselesinin daha somut senaryolarla tartışılmaya başlanması. İsrail basınında geniş yer bulan iddialara göre, Golan’ın statüsüne ilişkin “kiralama” veya uzun vadeli ortak kullanım gibi formüller, artık teorik olmaktan çıkıp diplomatik kulislerde konuşulan seçenekler arasına girmiş durumda.
Bu senaryoların İsrail kamuoyunda hemen kabul görmesi beklenmiyor. Ancak mutabakatın, Suriye dosyasını askeri çatışma ekseninden çıkarıp müzakere edilebilir başlıklar alanına taşıdığı yönünde bir algı oluştuğu da göz ardı edilmiyor.
ABD faktörü ve Trump etkisi
İsrail’deki yeni analizlerde öne çıkan bir diğer başlık, ABD’nin ve özellikle Başkan Trump’ın rolü. Mutabakatın dilinin beklenenden daha esnek olması, Şam’ın SDG’ye sınırlı da olsa kolektif yapılarını koruma imkânı tanıması, Washington’un doğrudan müdahalesiyle açıklanıyor. Bu yorumlara göre ABD, anlaşmanın çökmesini değil, kontrollü biçimde işlemesini tercih etti ve taraflara daha uzlaşmacı bir çerçeve dayattı.
İsrail açısından bu durum çelişkili bir tablo yaratıyor. Bir yandan ABD’nin sürece müdahil olması, İran’ın kontrolsüz biçimde güç kazanmasını engelleyici bir unsur olarak görülüyor. Öte yandan Washington’un uzun vadeli niyetleri konusundaki belirsizlik, Tel Aviv’deki stratejik planlamayı zorlaştırıyor.
Sonuç: Alarm değil, dikkatli bekleyiş
Bugün itibarıyla İsrail’de Şam–SDG mutabakatına yönelik hâkim ruh hali, ne ilk günkü “tarihi kırılma” anlatısı ne de acil bir güvenlik alarmı. Daha çok dikkatli, çok katmanlı ve ihtiyatlı bir izleme hali söz konusu. Mutabakat, İsrail açısından tek başına bir tehdit ya da fırsat olarak değil; Suriye’nin iç dengeleri, İran’ın manevra alanı, ABD’nin tutumu ve olası bir İsrail–Suriye normalleşmesiyle birlikte değerlendiriliyor.
Bu nedenle Tel Aviv’in kısa vadede politikasını köklü biçimde değiştirmesi beklenmiyor. İsrail, İran’a ilişkin kırmızı çizgilerini korurken, Şam–SDG mutabakatının sahada nasıl uygulanacağını ve diplomatik masaya nasıl yansıyacağını izlemeyi tercih ediyor. İlk günün heyecanı geride kalmış durumda; yerini, uzun vadeli stratejik hesapların belirlediği daha soğukkanlı bir okuma almış görünüyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish