Tarihî arka plan ve "Yeni Gazze" planı üzerinden jeopolitik yeniden düzenleme: Doğu Akdeniz ve Türkiye açısından bir değerlendirme

Prof. Dr. Selma Yel, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Giriş

Gazze, yalnızca güncel yıkım ve insani kriz görüntüleriyle sınırlı bir alan değildir. Doğu Akdeniz’in tarihsel literatüründe Levant (Şark) olarak adlandırılan coğrafyanın en eski ve süreklilik arz eden yerleşimlerinden biri olan Gazze, Antik Çağ’dan itibaren Akdeniz’i Asya ve Afrika’ya bağlayan ana ticaret ve geçiş yolları üzerinde yer alması nedeniyle, tarih boyunca askerî, idarî ve stratejik bir merkez olmuştur. Bu konumu, Gazze’yi imparatorlukların ve büyük güçlerin sürekli ilgi alanında tutmuştur.

Levant coğrafyası; Filistin (Gazze ve Kudüs dâhil), Lübnan, Suriye’nin batısı, Ürdün ve güney Anadolu’yu kapsayan geniş bir havza olup, İslam dünyası açısından Kudüs, Şam ve Gazze ile birlikte dinî, tarihî ve medenî sürekliliğin taşıyıcısıdır. İsrail açısından ise Levant, Akdeniz’e açılan deniz yolları, enerji hatları ve askerî derinlik bakımından varoluşsal bir güvenlik kuşağı niteliği taşımaktadır. Gazze, bu kuşağın en hassas halkalarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Gazze’nin Türk-İslam dünyasıyla ilişkisi Osmanlı ile sınırlı değildir. Büyük Selçuklu Devleti döneminde Anadolu–Şam–Filistin hattında kurulan askerî ve idarî düzen sayesinde Gazze, Türk unsurlarıyla erken dönemde temas etmiştir. Zengîler ve Eyyûbîler dönemlerinde bu bağ derinleşmiş; Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte kurumsal ve kalıcı bir nitelik kazanmıştır. Gazze, 1516’dan itibaren yaklaşık dört yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin ayrılmaz bir parçası olarak yönetilmiş; vakıf sistemi, şer‘iyye sicilleri ve ortak yaşam pratikleri yoluyla Türk unsuru Gazze toplumunun doğal bileşeni hâline gelmiştir.

Bu tarihsel bağın en somut göstergelerinden biri Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır. Gazze ve Kudüs başta olmak üzere Filistin coğrafyasından gelen askerler, Osmanlı ordusu saflarında Çanakkale Cephesi’nde Anadolu’dan gelen Mehmetçiklerle birlikte savaşmış ve şehit düşmüştür. Bu durum, Gazzelilerin Osmanlı Devleti’ni yabancı bir güç olarak değil, kendi devleti ve ortak vatanları olarak gördüklerinin tarihsel bir göstergesidir. Bugün Türktoplumunda Gazze, Filistin ve Kudüs hassasiyetinin arka planında da bu ortak tarih ve kader bilinci yer almaktadır.

Gelişme: “Yeni Gazze” Planının Uluslararası Hukuk ve Jeopolitik Sonuçları

Birleşmiş Milletler Şartı, Cenevre Sözleşmeleri ve işgal altındaki topraklara ilişkin uluslararası teamül hukuku; demografik yapının zorla değiştirilmesini, egemenlik yetkilerinin askerî güç gölgesinde yeniden tasarlanmasını ve yerel halkın siyasal iradesi yok sayılarak yönetim modellerinin dayatılmasını açık biçimde yasaklamaktadır. Buna karşın “Yeni Gazze” planı, hukuki bir çözüm üretmekten ziyade fiilî durumu meşrulaştıran ve kalıcılaştırmayı hedefleyen bir geçiş düzeni ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, Gazze’yi hukuken belirsiz, siyasal olarak bağımlı ve güvenlik gerekçesiyle sürekli denetim altında tutulabilecek bir alan hâline getirmektedir.

Bu tarihsel ve toplumsal arka plan yok sayılarak, ABD yönetimi 22 Ocak 2026’da Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda “Yeni Gazze” planını tanıtmıştır. BBC Türkçe’nin 23 Ocak 2026 tarihli haberine göre plan; gökdelenler, yeni limanlar, sanayi ve yatırım bölgeleri içeren aşamalı bir yeniden inşa modeli olarak sunulmaktadır. Ancak bu çerçevenin merkezinde Gazze halkının iradesi değil, Levant hattında ABD–İsrail merkezli yeni bir düzenin kurulması yer almaktadır.

Plan, Gazze’yi tarihsel bir toplum ve siyasal özne olmaktan çıkararak güvenlik, yatırım ve yönetişim başlıkları altında teknik bir alana indirgemektedir. Refah merkezli, güneyden kuzeye ilerleyen aşamalı yeniden inşa süreci öngörülürken; Mısır ve İsrail sınırı boyunca uzanan alanın “güvenlik sınırı” ilan edilmesi ve İsrail güçlerinin “güvenlik sağlanana kadar” bölgede kalmasının öngörülmesi, planın egemenlik ve kontrol boyutunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu mimari İsrail açısından önemli kazanımlar üretmektedir. Gazze üzerindeki fiilî askerî ve güvenlik kontrolü sürdürülmekte; bu durum doğrudan işgal görüntüsünden çıkarılarak çok aktörlü ve dolaylı bir yönetişim çerçevesine yerleştirilmektedir. Böylece İsrail, hem sahadaki denetimini korumakta hem de uluslararası hukuk ve kamuoyu baskısını azaltmaktadır. Gazze’nin silahsızlandırılması ve yerel siyasal iradenin zayıflatılması, yalnızca kısa vadeli güvenlik önlemleri değil; Levant hattında uzun vadeli bir düzen kurma stratejisinin parçası olarak öne çıkmaktadır.

BBC haberinde dikkat çeken bir diğer husus, Türkiye’nin sürece dolaylı biçimde dâhil edilmesine karşın güçlü ve süreklilik arz eden bir itiraz hattının görünür olmamasıdır. Haberde, Tony Blair ve Marco Rubio’nun adlarının, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile birlikte “Trump’ın Gazze planında kimler görev alacak?” başlığı altında anılması, Türkiye’nin planlardan habersiz olmadığını; aksine süreci yakından bildiğini ve belirli aşamalarda içeride konumlandırıldığını düşündürmektedir.

Bu tablo, Türkiye’nin tamamen dışlanan bir aktör değil; mülteci, güvenlik ve Suriye sahası üzerinden denge altında tutulması hedeflenen bir bölgesel güç olarak ele alındığını göstermektedir. Nitekim Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard adlı eserinde Türkiye’ye ABD’nin küresel hâkimiyet stratejisinde böyle bir rol biçmiştir. Bu bağlamda “Yeni Gazze” planı, yalnızca İsrail’i koruyan bir girişim değil; İngiltere’yi bölgeden dışlayan, Çin’i Levant ve Doğu Akdeniz denkleminden uzak tutan ve Türkiye’yi dengeleyen çok katmanlı bir küresel hâkimiyet stratejisinin Levant ayağıdır.

Trump ve Jared Kushner’ın Gazze’yi yüksek potansiyelli bir emlak ve yatırım alanı olarak sunan söylemleri, bu stratejinin dil düzeyindeki yansımasıdır. Bu söylem, Filistin meselesini tarih, hak ve egemenlik bağlamından kopararak teknik bir yeniden inşa meselesine indirgemeyi amaçlamaktadır. Oysa “Yeni Gazze” planı, geçici bir kalkınma projesi değil; Doğu Akdeniz ve Şark hattında kalıcı bir jeopolitik yerleşme hamlesidir.

rump ve damadı Jared Kushner’ın söylemleri, “Yeni Gazze” yaklaşımının zihniyet temelini açık biçimde yansıtmaktadır. Gazze, bu bakışta tarihsel bir toplumun yurdu, siyasal bir özne ya da kolektif hafızaya sahip bir halkın yaşam alanı olarak değil; yüksek getirili bir emlak ve yatırım alanı olarak kurgulanmaktadır. Trump’ın kendisini “özünde bir emlakçı” olarak tanımlaması ve Gazze’yi “deniz kenarında büyük potansiyele sahip bir mülk” şeklinde ifade etmesi, Filistin meselesinin bilinçli biçimde tarih, hak ve egemenlik bağlamından koparılarak teknik ve ticari bir zemine indirgenmek istendiğini göstermektedir. Bu söylem, yeniden inşa ve yatırım dili aracılığıyla İsrail merkezli kalıcı bir bölgesel düzenin ve Levant hattında yeni bir güç mimarisinin tahkim edilmesini perdelemeyi amaçlayan bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır.

BBC haberinde dikkat çeken hususlardan biri, Türkiye’nin sürece dolaylı biçimde dâhil edilmesine rağmen, buna karşılık güçlü ve süreklilik arz eden bir itiraz hattının ortaya konmamış olmasıdır. Haberde; ABD’nin Atlantikçi ve müdahaleci çizgisinin Avrupa’daki en sembolik temsilcilerinden biri olarak, Irak Savaşı’ndan Filistin dosyasına kadar Washington’un stratejik önceliklerini “barış”, “yönetişim” ve “yeniden inşa” söylemiyle meşrulaştırmasıyla tanınan Tony Blair ile, ABD Senatosu’nda İsrail’in güvenliğini dış politikanın tartışılmaz önceliği olarak savunan, Ortadoğu’da sert güç kullanımını açıkça destekleyen ve İran karşıtı politikanın başlıca sözcülerinden biri olan Marco Rubio’nun adlarının, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile birlikte “Trump’ın Gazze planında kimler görev alacak?” başlığı altında anılması bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo, Türkiye’nin söz konusu planlardan habersiz olmadığını; aksine süreci yakından bildiğini ve belirli ölçülerde takip etmeye çalıştığını  göstermektedir.

Bu tabloya rağmen, Gazze’nin tarihsel kimliği, Türklerle kurduğu derin tarihî ve kültürel bağlar ile Gazzelilerin kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olması gerektiği yönünde, yüksek profilli, açık ve kararlı bir diplomatik karşı duruşun henüz ortaya konmamış olması Türkiye’nin izlediği yaklaşımı tartışmalı hâle getirmektedir. Bu sessizlik, Türkiye’nin Gazze dosyasını Suriye sahası, mülteci meselesi, güvenlik başlıkları ve ekonomik baskılar gibi diğer bölgesel dosyalarla birlikte dengelemeye çalıştığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Ancak bu yaklaşım, kısa vadede manevra alanı sağlasa bile uzun vadede Türkiye’nin Filistin meselesindeki tarihsel meşruiyetini, ahlaki üstünlüğünü ve bölgesel ağırlığını aşındırma riski taşımaktadır.

Gazzeliler açısından bakıldığında “Yeni Gazze” planı, onurlu ve özne bir gelecek değil; dışarıdan tasarlanmış, söz hakkı sınırlı ve bağımlı bir yaşam düzeni sunmaktadır. Birleşmiş Milletler verileri, Gazze’de yapıların büyük bölümünün yıkıldığını ya da ağır hasar gördüğünü ortaya koyarken, tarihsel hafızası ve toplumsal iradesi yok sayılan bir toplumdan kalıcı barış üretmesi beklenemez. Gazze, tarihinden koparılarak bir proje alanına dönüştürüldüğünde barış değil; yeni kırılmalar ve kalıcı istikrarsızlık üretir. Bu tabloda kazanan ABD ve İsrail olurken, kaybeden yine Gazze halkı olmaktadır.

Türkiye’nin jeopolitik hafızası açısından bakıldığında, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Çanakkale’den bugüne uzanan ortak tarih ve kader bağının yok sayıldığı hiçbir yaklaşımın Gazze’de meşruiyet üretmesi mümkün değildir. Gazze, salt bir yeniden inşa alanı ya da emlak ve yatırım projesi değil; tarihsel sürekliliği, kolektif hafızası ve kendi siyasal iradesi olan bir toplumsal bütündür. Gazzelilerin yerinde yaşama, mülkiyet ve geleceklerini belirleme hakları tanınmadan çizilen her senaryo, Gazze halkının değil; bölge üzerinde hesap yapan aktörlerin çıkarlarına hizmet eden yapay bir düzen olmaya mahkûmdur

Bu tablonun Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) açısından doğurduğu sonuçların göz ardı edilmesi mümkün değildir. Gazze’nin ABD ve İsrail merkezli yeni bir güvenlik ve yönetim mimarisi içine alınması, Doğu Akdeniz’de güç dengelerinin Türkiye aleyhine yeniden şekillenmesine yol açmaktadır. Gazze’nin İsrail nüfuz alanına fiilen eklemlenmesi; Doğu Akdeniz’de İsrail merkezli enerji, deniz güvenliği ve siyasal düzenin pekişmesini hızlandırmakta, bu durum Türkiye’nin deniz yetki alanları, enerji politikaları ve bölgesel denge kapasitesini daha dar bir manevra alanına sıkıştırmaktadır.

Bu süreçten Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de doğrudan etkilenmektedir. İsrail’in Doğu Akdeniz’de artan stratejik ağırlığı ve ABD’nin bu hattı açık biçimde desteklemesi, KKTC’nin uluslararası alanda daha da yalnızlaştırılması ve Kıbrıs meselesinde Türkiye tezi olan  “iki devletli çözüm” tezinin daha güçlü baskılarla karşı karşıya kalması riskini beraberinde getirmektedir. Bu yönüyle “Yeni Gazze” planı, yalnızca Filistin meselesiyle sınırlı olmayıp, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliğini, KKTC’nin siyasal görünürlüğünü ve Türk tezlerinin bölgesel meşruiyetini dolaylı ama güçlü biçimde aşındıran bir jeopolitik sonuç üretmekte potansiyeline sahiptir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU