Minneapolis’te “buz” kesen öfke: ICE, Walz ve Amerikan rüyasının sonu

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Minneapolis’te 24 Ocak Cumartesi sabahı yaşananlar, bir asayiş olayından ziyade kentin hafızasında onulmaz bir yara açan tarihi bir kırılmaydı.

Federal göçmenlik görevlilerinin kameralar önünde, herkesin gözü önünde gerçekleştirdiği infaz, Minnesota’daki krizi bürokratik bir tartışma olmaktan çıkardı.

Olay artık devletin kendi vatandaşına ve sivil denetçilere namlu doğrulttuğu bir “iç cephe” savaşına dönüşmüş durumda.

Ambulans sirenleri “ICE dışarı!” sloganlarına karışırken, şehir haftalardır Başkan Donald Trump’ın “Operation Metro Surge” adıyla pazarladığı gövde gösterisinin ağır bedelini ödüyor.

Vali Tim Walz’ın ısrarla kullandığı “işgal” kavramı, retorik bir abartı olmanın ötesinde sahada yaşanan hakikati imliyor.

Minneapolis bugün, Amerika’nın göçmenlik üzerinden yeniden çizilen siyasi haritasının ve federal yetki aşımının test edildiği bir laboratuvar hüviyetinde.

Amerikan demokrasisinin sinir uçları, bu kuzey kentinin buz tutmuş sokaklarında en sert sınavını veriyor.

Operasyonun anatomisi: Steril söylem, kanlı saha

Washington’ın perspektifinde Minnesota, “gevşek” yerel yönetimler eliyle “sığınak” haline getirilmiş, disipline edilmesi gereken bir eyalet olarak kodlanmış durumda.

Trump yönetiminin bölgeye yığdığı binlerce federal ajanla kurduğu denklem oldukça basit: “Suçla mücadele ve kamu düzeni.”

DHS, operasyonu çete bağlantıları ve uyuşturucu ticareti parantezine alarak meşrulaştırmaya çalışsa da sahadaki pratik, bu steril anlatıyı paramparça ediyor.

Renee Good’un 7 Ocak’ta katledilmesinin şoku atlatılamamışken, cumartesi günü bir başka insanın daha infaz edilmesi, meselenin sadece “suçlu takibi” olmadığını kanıtlar nitelikte. 

Acil Durum Yönetim Direktörü Rachel Sayre’in Minneapolis sokaklarını Yemen ve Suriye gibi çatışma bölgelerine benzetmesi, durumun vahametini özetliyor. Bu benzetme öylesine sarf edilmiş bir söz sayılamaz.

Bu ifade, Amerikan banliyölerinin artık birer “çatışma sahası” statüsüne gerilediğinin resmi itirafıdır.

Ortada bir kolluk faaliyeti yok, aksine sivil alanı terörize eden, denetimsiz ve orantısız bir güç kullanımı var.

Federal ajanların sabah baskınları, kapılara bırakılan tehditkâr broşürler ve keyfi gözaltılar, Minneapolis’te hukukun askıya alındığı bir olağanüstü hâl rejimi yaratmış durumda.

İnsanlar telefonlarına gelen her mesajda, kapılarına gelen her araçta devletin koruyucu yüzünü değil, tehdit eden gölgesini görüyor.

DHS’in kurbanları kriminalize etme ve “silahlıydılar” yalanına sığınma çabası ise görüntülerle çürütülmüştür. Devletin resmi söylemi bir kez daha sokaktaki çıplak hakikate çarparak parçalanmıştır.

Walz–Trump hattında egemenlik savaşı

Vali Tim Walz’ın çıkışı, klasik bir Demokrat-Cumhuriyetçi atışmasının çok ötesinde, Amerikan federalizminin temellerine dokunan bir egemenlik mücadelesi.

Walz’ın “Bu soruşturmayı federal hükümete bırakmayacağız” resti, eyalet iradesinin Washington’ın tahakkümüne karşı en net başkaldırısıdır.

Vali, federal ajanların yerel hukuku paspas etmesine karşı durarak aslında eyaletinin onurunu savunuyor.

Trump ise yaklaşan 2026 Kongre seçimleri öncesinde Minneapolis’i, “güçlü devlet–zayıf liberal elitler” tezini ispatlayacağı bir pilot bölge olarak kullanıyor.

Vali’nin “eyaleti ateşe atma” suçlamasına karşı Trump’ın “kanun ve düzen” söylemine sarılması, bu operasyonun teknik değil, tamamen politik bir ajanda taşıdığını gösteriyor.

Merkezi hükümet, yerel yönetimi “beceriksiz” göstererek kendi otoriter güvenlik anlayışına zemin hazırlıyor. Ancak Walz’ın eli hukuken zayıf; zira federal hükümet, göçmenlik konusundaki anayasal üstünlüğünü bir sopa gibi kullanıyor.

Minneapolis sokaklarında hangi üniformanın kime ait olduğunun bile ayırt edilemediği bu kaos, vatandaşın devlete olan güvenini kökten sarsıyor.

Hiyerarşinin kaybolduğu yerde, kurşunun kimden geldiği belirsizleşiyor ve bu belirsizlik en büyük korku kaynağına dönüşüyor.

Minneapolis neden seçildi?

Minneapolis’in hedef tahtasına oturtulması tesadüf sayılamaz. Kent; güçlü Somali diasporası, Latin kökenli nüfusu ve üniversite kampüsleriyle beslenen liberal kimliğiyle Trump’ın “Öteki Amerika” tanımının vücut bulmuş hali.

2020’de George Floyd protestolarıyla küresel bir sembol haline gelen şehir, şimdi de göçmenlik merkezli yeni güvenlik doktrininin test sahası olarak seçildi.

Sokaktaki tepki ise şaşırtıcı derecede organize, bilinçli ve dirençli. Esnafın kepenk kapatması, öğrencilerin okulu boykotu ve eksi 30 derecede on binlerin katıldığı eylemler, sıradan bir protesto değildir.

Bu, modern Amerikan tarihinde ender görülen bir “sivil itaatsizlik” eylemidir.

Halk, “ekonomik kapatma” stratejisiyle federal güce, paranın ve günlük hayatın akışını durdurarak, yani sistemi kilitleyerek yanıt veriyor. Cuma günü gerçekleşen ve hayatı durma noktasına getiren bu eylem, toplumsal bir mutabakatın göstergesi.

Ancak bu durumun trajik bir paradoksu var. Devlet “güvenlik” adına sahaya indikçe, toplum kendini daha az güvende hissediyor ve kamu hizmetlerinden elini eteğini çekiyor.

Belediye Başkanı Frey’in “Sokaklarımızdaki öfkenin sorumlusu halkımızmış gibi davranılmasından bıktım” isyanı tam da buna işaret ediyor.

Sorunun kaynağı tepki gösteren halk değil, halkı köşeye sıkıştıran devlet aklı. Özellikle Somali ve Afrika kökenli topluluklar için bu tablo, geldikleri coğrafyalardaki baskıcı rejimleri aratmayan bir travmanın tekrarı niteliğinde.

Amerika’ya “özgürlük” için gelen kitleler, şimdi Amerika’nın göbeğinde üniformalı şiddetin hedefi oluyor.

Washington’ın küresel mesajı ve çifte standart

Bu operasyonun tek muhatabı Minneapolis halkı veya yerel yöneticiler değil.

Washington, bu yüksek profilli güç gösterisiyle Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan hatta çok net bir mesaj veriyor. Göçmenlik artık bir sınır yönetimi meselesi olmaktan çıkmıştır; bir iç güvenlik tehdididir ve başkanlık yetkileriyle ezilecektir.

Bu yeni doktrin, göçmenleri potansiyel suçlu, şehirleri ise temizlenmesi gereken cepheler olarak gören militer bir bakış açısına dayanıyor.

Ancak insan hakları dersi vermeyi seven ve diplomasi masalarında demokrasi vurgusu yapan ABD’nin, kendi sokaklarında sergilediği bu gaddarlık, ahlaki üstünlük iddiasını yerle bir ediyor.

Afrika ve Latin Amerika ile ilişkilerde ya da İran’daki olaylarla ilgili sıkça kullanılan “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları” ve “ortak değerler” retoriği, Minneapolis asfaltlarında can çekişiyor.

Kendi vatandaşına ve silahsız gözlemcisine sokak ortasında ateş açan bir devletin, başka ülkelere insan hakları karnesi düzenleme ehliyeti kalmamıştır. Bu durum, Avrupa’daki aşırı sağın göçmen karşıtı vizyonuyla da tehlikeli bir paralellik ve suç ortaklığı arz ediyor.

Batı dünyasında yerel demokrasiler ile merkezi güvenlik aygıtları arasındaki makas giderek açılıyor; Minneapolis bu küresel otoriterleşme trendinin en kanlı ve somut örneği.

Gelecek senaryoları: Hukuk mu, kaos mu?

Gelinen noktada Minneapolis ve Amerika için üç temel ihtimal beliriyor.

İlk senaryo, Washington’ın operasyonu “başarı” ilan edip, arkasında bıraktığı enkazı yerel yönetime yıkarak sahadan çekilmesi. Bu hamle sorunu çözmez, sadece travmayı derinleştirir ve toplumdaki kutuplaşmayı kemikleştirir.

İkinci ve siyaseten daha muhtemel senaryo, Walz yönetimi ve Minneapolis’in direnişi kurumsallaştırması.

Eyaletin hukuk yoluyla Washington’a bariyer kurması, Minneapolis’i göçmenlik politikalarında federal hükümete direnen bir “laboratuvar” haline getirebilir. Bu durum, Amerikan iç savaşından bu yana görülen en ciddi yetki krizlerinden birini tetikleyebilir.

Üçüncü ve en tehlikeli rota ise, sokaktaki haklı öfkenin kontrol edilemez bir isyana dönüşmesi. Trump yönetiminin bunu fırsat bilip sertliği artırması ve “ayaklanmayı bastırma” yasalarını devreye sokması, şehri Ferguson benzeri, ucu açık bir çatışma alanına çevirebilir.

Görüntülerdeki infazlar ve hukuk tanımaz tavır, bu üçüncü senaryonun hiç de uzak olmadığını fısıldıyor. Gerçekçi olan, bu süreçlerin birbirini izole etmeyeceği, aksine iç içe geçeceğidir.

Hukuki mücadele mahkeme salonlarında sürerken, sokak da kendi meşru müdafaa ve direniş hattını örecektir.

Bugün Minneapolis’te yazılan her rapor, sıkılan her kurşun ve atılan her slogan, Amerika’nın kendi vicdanına sorduğu sorunun cevabıdır:

Devlet, güvenliği sağlama iddiasıyla sahaya indiğinde kimi gerçekten koruyor, kimi feda edilebilir görüyor?

Minneapolis sokaklarındaki öfke, bu ağır bedeli ödemeye artık kimsenin niyeti olmadığını tüm dünyaya haykırıyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU