ABD gözetiminde Paris’te İsrail’le anlaşan Şara yönetimi, bu anlaşmanın üzerinden daha gün geçmeden Halep’te DSG’ye karşı savaş başlattı.
Bu iki hamlenin art arda gelmesi elbette ki bir tesadüf değil; aksine Şam yönetiminin kendisini aynı anda ABD, İsrail ve Türkiye’nin örtük desteğini arkasına almış gibi hissetmesinin doğrudan sonucu.
Bu özgüven Şam yönetimini, sıradan bir yerel çatışmanın çok ötesine geçen, yüksek riskli ve bölgesel dengeleri sarsabilecek bir kumara sürükledi.
Şam, bu savaşta bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor olabilir.
Bugün “Suriye ordusu” adı altında toplanan yapı, gerçekte kontrolü son derece zor, içinde çok sayıda cihadist fraksiyonu barındıran devasa bir mayın tarlası. Bu unsurların önemli bir bölümü, Şara’nın İsrail’le kurduğu yeni ilişkilere öfke duyuyor. Şimdilik bastırılmış ama uygun anı kollayan bir iç tehdit olarak bekliyorlar.
Şam’ın SDG’ye savaş ilanıyla kurduğu denklem şu olabilir:
Bu patlamaya hazır unsurları ön cepheye sürmek,
onların öfkesini Kürtlere yönlendirmek
ve bu öfkeyi “kontrollü” bir savaş makinesine dönüştürmek.
Böylece hem Şam’ın sunduğu entegrasyonu reddeden Kürtler baskılanacak hem de Şara için giderek ağır bir yüke dönüşen cihadist yapı, sahada eriyip tasfiye edilecektir.
Bu senaryoda kazanan çok gibi görünüyor:
Cihadistlerden kurtulmak; İsrail’in de ABD’nin de Şam’ın da ortak çıkarı.
Üstelik bu tasfiyeyi Kürtleri bastırarak yapmak, Şam açısından denklemi daha da “kârlı” hale getiriyor.
Kâğıt üzerinde evet…
Ama Orta Doğu kâğıt üzerinde yönetilen bir coğrafya değildir.
Bu tabloda gözden kaçırılmaması gereken bir başka kritik başlık daha var:
Acaba Amerika, SDG’yi sadece Fırat’ın doğusuna mı konumlandırmak istiyor diye bir doruda akıllara gelebilir?
Zira Washington, bugüne kadar hiçbir zaman Fırat’ın batısı için SDG’ye açık ve bağlayıcı bir güvence vermedi. Tam tersine yaşananlar, ABD’nin SDG’yi doğuya çekmek, batıyı ise kontrollü biçimde Şam ve onun yeni ortaklarına bırakmak istediği anlamına da geliyor olabilir.
Bugün SDG’ye karşı başlatılan savaş, bu stratejik yeniden konumlandırmanın sahadaki en sert aracı olabilir. Ve böylesi bir durum, en çok da Şam’ın işine gelecektir.
Ancak burada Şam yönetiminin içine düştüğü büyük çelişki daha çıplak biçimde ortaya çıkıyor:
İsrail, Şam’ın burnunun dibine kadar gelmişken…
Suriye hava sahasını defalarca ihlal etmişken…
Askeri ve istihbari olarak ülkenin kalbine kadar nüfuz etmişken…
Hatta Şam’a birkaç kilometre mesafedeki hakim bir noktaya bayrak dikecek kadar ileri gitmişken…
Şam yönetimi İsrail’e tek bir kurşun dahi atamıyor.
Ama aynı Şam, Kürtleri “Suriye’nin bütünlüğü için varoluşsal tehdit” ilan ediyor ve ülkeyi yeni bir iç savaşın eşiğine sürüklüyor.
Bu yalnızca askeri değil; siyasi bir acziyetin de itirafıdır.
Üstelik SDG’nin Şam’a entegrasyonu tartışılırken, ABD öncülüğünde İsrail’in Şam’la Paris’te yaptığı anlaşma, çok daha derin bir entegrasyonu beraberinde getirdi:
Şam’ın İsrail politikalarına entegrasyonunu.
Kamuoyuna “ulusal egemenlik” ve “toprak bütünlüğü” söylemleri sunulurken, perde arkasında Şam yönetimi İsrail’le uyumlu bir hatta sokuldu. Bu, SDG’ye dayatılan entegrasyondan çok daha gerçek ve çok daha stratejik bir entegrasyondu.
İroni şurada:
Aylarca İsrail’le işbirliği yapmakla suçlanan SDG olurken,
Şam yönetimi İsrail’le doğrudan ve resmi bir anlaşmaya imza attı.
Sessizce. Tartışmasız. Hesap vermeden.
Şara’nın asıl yanılgısı ise burada başlıyor.
Cihadistleri tanıdığı kadar Kürtleri tanıdığını sanıyor.
Oysa Kürtler sıradan bir yerel milis gücü değildir. Kimliğini savunmayı varoluşun merkezine koymuş, savaşın dilini acıyla yoğurmuş, yüz yıllık bastırılmışlık hafızasını taşıyan bir halktır. Karşısında sadece bir askeri yapı değil; kolektif bir direnç belleği vardır.
Eğer bu mesele Kürtler nezdinde yalnızca bir “SDG meselesi” olmaktan çıkıp ulusal bir refleks haline gelirse ki sahaya bakıldığında siyasi ve ideolojik farklılıklara rağmen bu yönde güçlü bir eğilim görülüyor. Şayet bu gerçekleşirse o zaman bölgede dengeler kökten değişir.
Mesut Barzani ve Bafel Talabani’nin Halep’te yaşananları Kürtlere yönelik bir kıyımın hazırlığı olarak değerlendirmesi, bu tehlikenin açık bir göstergesidir. Böyle bir tabloda Şam yönetimi dimyata giderken eldeki bulgurdan da olabilir.
Ve unutulmaması gereken hayati bir gerçek var:
Suriye artık lokal bir savaşı kaldıramaz.
Rojava’ya uzanacak bir kıvılcım orada kalmaz.
Kuzeydoğudan yükselen bir ateş, bütün ülkeye yayılabilir.
Şöyle ki;
Batıda bastırılmış Alevi öfkesi yeniden sokağa inebilir.
Güneyde Dürziler, İsrail’in gölgesinde Şam’a karşı pozisyon alabilir.
Kuzeyde SDG savunma hattından çıkıp, Şam’ın zayıf noktalarına stratejik karşı hamleler üretebilir.
Birkaç gün içinde ülke, yeniden ulusal ölçekte bir parçalanmanın içine sürüklenir.
Bu tabloda en kırılgan yapı ise HTŞ olur.
Zira aynı anda dört cephede sıkışma ihtimaliyle karşı karşıyadır:
Disiplinli ve tecrübeli SDG güçleri,
İsrail’le örtük ilişkiler içindeki Dürzi unsurlar,
Rejime kinle bakan Alevi hatlar
ve içeride çözülmeye hazır radikal fraksiyonlar…
Bu kadar çok yönlü bir baskıyı, sahada en tecrübeli yapılar bile uzun süre taşıyamaz.
Evet, Suriye ateşten bir deniz.
Şimdi soru şu:
Bu ateş denizinde mumdan gemilerle yola çıkanlar, gemi tamamen erimeden sahile varabilecek mi?
Yoksa gemiyle birlikte kendileri de bu ateşte mi eriyecek?
Bugün Suriye’de merkezi bir yönetim anlayışını benimsemek ve bunu canhıraş bir halde diretmek işin açıkçası Suriye realitesine çok da uymuyor.
Bunu Suriye'nin mevcut yapısına reel bir bakışla bakan herkes çok rahatlıkla görüyordur.
Peki hali hazırdaki Şam yönetimi bu realiteyi görüyor mu acaba ya da görmek istiyor mudur?
Beri taraftan tüm bunların ışığında kulağımıza çalınan asıl soru şu:
Şam'ın Uçurumu, yoksa Şeyh Maksut mu?
Zira burası Ortadoğu.
Elinizdeki dosyanın sahanın gerçekliğine toslaması büyük olası.
Öte yandan burada hiçbir savaş başladığı yerde kalmıyor.
İllaki şöyle ya da böyle kıvılcımı rüzgârın da yönüne göre çevresine de sıçrıyor.
Evet, 2026 yılı yalnızca dünyada değil, Suriye’de de kırılmaların yılı olacak gibi duruyor.
Ve bu kırılmalar, yalnızca Şam’ın değil; bütün bölgenin kaderini etkileyecek cinsten olacakmış gibi görünüyor.
Dileğimiz, bu ateş denizinde yeni gemilerin yakılmaması ve tüm bölge halklarının huzura ve barışa kavuşması. Zira Suriye halklarının bir felaketi daha kaldıracak mecali kalmadı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish