2026’nın bu ilk günlerinde şimdiden dikkatler Venezuela’ya çevrilmiş durumda. Ancak, Türkiye için diğer önemli meseleler göz ardı edilmemelidir. Belki akla ilk gelen meseleler arasında Suriye, Gazze, Ukrayna, Karadeniz’de seyrüsefer güvenliği, Avrupa Birliği ile ilişkiler, Doğu Akdeniz’de Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin atabilecekleri adımlar gelmektedir. Terörle mücadele, narkotik suçlarla mücadele, Suriye’de tansiyonu artırabilecek SDG kaynaklı gelişmelerin yanı sıra Orta Koridor ve Kalkınma Yolu gibi önemli lojistik ve ticaret rotaları, dış politika gündemindeki başlıca hususlar arasındadır.
Bunların yanı sıra, Türkiye’nin siyasi ve dış politika gündeminden bağımsız olarak, doğal afetler ve iklim değişikliğinin meydana getirdiği riskler söz konusudur. Deprem, orman yangını, seller, heyelanlar gibi doğal afetlerden kaynaklanabilecek riskler ile susuzluktan kaynaklı erozyon, tarımın olumsuz etkilenmesi, gıda kıtlığı ve obruk oluşumu gibi iklim değişikliği kaynaklı riskler, siyasi gelişmelerden bağımsızdır. Bu doğa ve iklim değişikliği kaynaklı riskler, hem kısa dönemde gıda güvenliğini, su güvenliğini, enerji güvenliğini, mavi vatanı, yeşil vatanı, doğal varlıkları, yani birçok unsuru ve vatandaşları olumsuz etkiler.
Yaşanan afetler sonucu can ve mal kayıpları, arama ve kurtarma çalışmalarına harcanan vakit ve emek ile tehlikeli arama kurtarma faaliyetlerinin yanı sıra, önceden planlama yaparak vatandaşların can ve mal güvenliğinin korunması, bir ulusal güvenlik meselesidir. Uzun dönemde çocuklarımızın geleceğini ve vatandaşların güvenliğini olumsuz etkileyebilecek risklerdir.
Ayrıca, bu risklere yönelik planlar ve hazırlıklar zamanında yapılmalıdır. Bir yandan alınan tedbirlere karşın oluşabilecek olumsuzluklara yönelik arama kurtarma çalışmaları, tahliyeler ve bunlara ilişkin tatbikatlar yapılırken, diğer yandan afetlere ve iklim krizine dirençli (resilient) kentler, yapılar ve altyapıların inşasına yatırım yapılmalıdır. Sadece yapılara değil, kriz durumunda müdahale edebilmek adına (arama, kurtarma, tahliye ve diğer destekler için) ülkedeki genel lojistik altyapı ve müdahale kabiliyetleri önem arz eder.
Tam da bu vesileyle, bu yazımda, Türkiye’nin 2026’da belki de en önemli meselelerinden birinin, afetlere ve diğer olağanüstü hallerde kullanılabilecek, normal zamanda lojistik fakat afet durumunda arama kurtarma ve diğer destek faaliyetlerinde kullanılabilecek çift kullanımlı araç kapasitesine dikkat çekmek isterim.
Türkiye’nin savunma sanayii ve otomotiv sanayii ile genel anlamda sanayisinin gelişmesi, bu tür durumlar için önemlidir. Olası krizler yalnızca doğal afetler nedeniyle değil, göç ve diğer beklenmedik olaylar sebebiyle de meydana gelebilir. Krizler çağında lojistik kabiliyet, artık yalnızca destek unsuru değil; ulusal müdahale edebilme kapasitesinin de belirleyicisidir. Türkiye’nin yerli insansız hava araçları (İHA’lar), yerli ağır lojistik araçları, diğer insansız otonom platformlar ve deniz araçları, hem Türkiye’nin askerî ve sivil lojistik kabiliyetlerini güçlendirirken, diğer yandan doğal afetlerde ve kriz dönemlerinde destek sağlayabilecek önemli bir kapasitenin oluşmasını sağlayacaktır.
Türkiye’de üretilen araçların NATO uyumu, Orta Koridor ile Kalkınma Yolu gibi uluslararası tedarik zincirlerinde ve afet diplomasisi ekseninde stratejik avantajlar teşkil edecektir. Bu araçlar hem askerî kullanımda, hem ticari lojistik taşımacılıkta, hem de kriz anlarında insani destek operasyonlarında kullanımlarıyla, askerî olmayan savunma kapasitesinin ve ulusal güvenliğin aslında insani güvenlikle başladığını işaret etmektedir.
Bu bağlamda İnsansız Hava Aracı (İHA) teknolojisinde Türkiye’nin ürettiği, hem sivil (tarım, meteoroloji, gözlem gibi) hem de askerî amaçlarla kullanılan platformlar bakımından Türkiye, dünya çapında önemli bir ülkedir. Bayraktar/Baykar, TUSAŞ, ASELSAN, HAVELSAN, Vestel gibi firmalara ilaveten, meteorolojik ve tarımsal kullanım amaçlı, Japonya’dan yatırım alan Baibars gibi modellerin geliştirilmesi de bu teknolojinin Türkiye’de çok farklı boyutlarda kullanımına dikkat çekmektedir.
Drone ve İHA’lar dışında, Türkiye’nin önemli tersanelerinde çeşitli gemiler ve deniz araçları üretilmektedir. Ayrıca karasal kullanım için de Türkiye’nin otomotiv sektöründe bu bağlamda ikili kullanımı destekleyen projeler bulunmaktadır; bilhassa zırhlı personel taşıyıcıları ve ağır lojistik araçlar (kamyonlar) üretiminde Nurol FNSS, BMC ve Koluman gibi firmaların çalışmaları dikkat çekmektedir. Örneğin Koluman tarafından üretilen DERMAN 8×8, Türkiye’nin kriz yönetimi ve lojistik dayanıklılığında yerli bir stratejik çarpan niteliği taşımaktadır.
Bu tür platformların çift kullanım (askerî + afet/insani operasyonlar) kabiliyeti sayesinde, Türkiye’nin tarım, lojistik, hem afet diplomasisi gereği hızlı müdahale kapasitesi güçlenmektedir. Günümüz güvenlik ortamında askerî caydırıcılığa ilaveten; altyapı, tedarik zincirleri, lojistik ve kriz yönetimi kapasiteleri de gereklidir.
Örneğin ABD ordusu en son Venezuela müdahalesiyle gündeme gelirken, ABD’de ordu ve Ulusal Muhafızlar her sene kasırgalar, hortumlar ve diğer doğa olaylarında arama kurtarma, tahliye ve diğer müdahalelere önemli destekler vermektedir.
Türkiye’nin de hem bir NATO üyesi olarak bu tür kriz durumlarında müdahale ve tahliye kabiliyetlerini geliştirmesi, bağlantısallık (connectivity) hedeflerine hizmet ederken, diğer yandan Orta Koridor ile Kalkınma Yolu üzerinden gelişen ticarete, lojistik kapasiteye ve afet diplomasisi bakımından da kabiliyetlerini güçlendirmektedir. Bu bağlamda yeni yatırımların yapılması Türkiye’yi daha da güçlendirecektir; çünkü bu tür lojistik kapasiteler artık yalnızca askerî ve ticari değil, kriz müdahale kapasitesi nedeniyle de ülkemizin etkisini olumlu şekilde artıran stratejik bir öncelik hâline gelmektedir. Bu bağlamda lojistik platformlar, yalnızca askerî operasyonların vazgeçilmezi değil, aynı zamanda kriz durumlarında destek sağlayarak jeopolitik etki üretme ve bölgesel istikrara olumlu katkı sağlama kapasitesinin de temel bileşenleri hâline gelmiştir.
Sonuç olarak, 2026’nın bu ilk yazısında özellikle doğal afetler ve çok boyutlu güvenlik tehditlerine dikkat çekmek istedim. Çift kullanımlı araçların, askerî olmayan savunma kabiliyetlerini yalnızca desteklemekle kalmayıp operasyonel kapasiteyi de artırma özellikleri nedeniyle bu sektörlere daha fazla yatırım yapılmasının önemine dikkat çekmek istedim. Bu bağlamda Türkiye’nin yerli savunma sanayii, yalnızca çatışma kabiliyetlerinin artırılmasıyla değil, kriz ve lojistik yönetimi açısından da kritik roller üstlenerek ulusal güvenliğe katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla kapasite göstergesi bakımından afetlere müdahalede önemlidir.
Tabii ki temennim ne 2026’da ne de hiçbir zaman Türkiye’de yıkıcı doğal afetlerin ve krizlerin yaşanmamasıdır. Ancak ülkemizdeki deprem gerçeğini, 2023 yılındaki felaketler nedeniyle göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla afete dirençli kentler ve altyapılar inşa ederken, afetlere ve krizlere müdahale edebilme kapasitesinin de artması bütün vatandaşlarımızın güvenliği için elzemdir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish