Küresel ticarette Türkiye 2025’i nasıl okumalı, 2026’ya nasıl hazırlanmalı?

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Artık 2025'in son günlerindeyiz. Bu yazıda, dış ticaret bakımından 2025’te bazı dikkat çeken gelişmelere ve 2026'ya yönelik başlıca beklentilere değinmek istedim. 

Küresel ticaret sistemi, uzun süredir alışık olunmadığı ölçekte sistemik bir türbülansın içinden geçiyor. Serbest ticaret, çok taraflılık ve öngörülebilir kurallara dayalı düzenin yerini giderek daha fazla korumacılık, jeopolitik hesaplar ve geçici düzenlemeler alıyor ( hatta ticaret savaşları söylemleri). 2025 yılı bu dönüşümün daha görünür hâle geldiği bir dönüm noktası olurken, 2026 hem Türkiye hem de küresel ticaret sistemi açısından önemli kararların alınacağı bir yıl olabilir. 

Türkiye açısından 2025, yeni ticaret anlaşmalarının imzalandığı bir yıl olmaktan ziyade, ticaret diplomasisinin yeniden konumlandırıldığı ve mevcut araçların daha stratejik biçimde kullanılmaya başlandığı bir dönem oldu. Bu çerçevede en somut ve önemli gelişmelerden biri, Katar ile imzalanan Ticaret ve Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (TEOA) yürürlüğe girmesiydi. Her ne kadar isminde “serbest ticaret” ifadesi yer almasa da, bu anlaşma Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) terminolojisinde Bölgesel Ticaret Anlaşmaları kategorisine giriyor ve fiilen kapsamlı bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) işlevi de görüyor. Malların yanı sıra hizmetler, yatırımlar ve ekonomik iş birliğini de kapsaması, Türkiye’nin “yeni nesil ticaret anlaşmaları” yaklaşımını yansıtıyor. Körfez bölgesiyle ticaretin derinleştirilmesi, Türkiye açısından hem ihracatın çeşitlendirilmesi hem de sermaye çekme kapasitesinin artırılması bakımından stratejik önem taşıyor. Katar pazarı küçük olsa da, hem alım ve yatırım gücü yüksek, hem de bölgesel pazarlara erişim bakımından önemlidir.

2025’te dikkat çeken bir diğer başlık ise Birleşik Krallık ile mevcut STA’nın güncellenmesine yönelik müzakerelerin başlatılması oldu. Brexit sonrası geçici nitelikteki mevcut statünün ötesine geçilmesi hedefleniyor. Dijital ticaret, hizmetler, tedarik zinciri güvenliği ve sürdürülebilirlik gibi alanların müzakere gündemine girmesi, Türkiye’nin İngiltere ve Avrupa pazarına erişimini daha dayanıklı ve çok boyutlu hâle getirme arayışının bir parçası olarak okunmalı.

Ancak Türkiye’nin ticaret politikası yalnızca kendi attığı adımlarla şekillenmiyor. 2025, küresel ölçekte ticaretin giderek daha fazla siyasallaştığı bir yıl oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin ( ABD) geniş kapsamlı gümrük vergileri ve ticaret kısıtlamaları, yalnızca rakip ekonomileri değil, NATO ve Avrupa Birliği’ndeki müttefik ülkeleri de doğrudan etkiledi. Buna paralel olarak ABD–Çin ticaret gerilimi, karşılıklı vergi artışları ve ardından gelen geçici 90 günlük uzatmalarla küresel belirsizlik daha da arttı. Bu tablo, özellikle orta ölçekli ekonomiler açısından kurallara dayalı uluslararası ticaret sisteminin hayati olduğunu hatırlatıyor.

Tam da bu nedenle 2025’te Güney Afrika’da düzenlenen G20 Zirvesi ve burada yapılan tartışmalar önem arz ediyor. Zirveye katılan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Genel Direktörü’nün, DTÖ reformunun artık ertelenemez olduğunu açık biçimde ifade etmesi, mevcut sistemdeki tıkanıklıkların ulaştığı boyutu gözler önüne serdi. Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması (Dispute Settlement Mechanism – DSM) başta olmak üzere, sübvansiyonlar, tarım ticareti ve kalkınma boyutlarında yaşanan yapısal sorunlar artık inkâr edilemez durumda. Özellikle DSM’nin etkinliğini büyük ölçüde yitirmiş olması, DTÖ’nün temel işlevlerinden biri olan öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ilkesini zayıflatıyor.

Bu tartışmaların devamı, 26–29 Mart 2026 tarihlerinde Kamerun’un Yaoundé kentinde yapılacak DTÖ Bakanlar Konferansı’nda somutlaşacak. DTÖ’nün en üst karar alma organı olan ve iki yılda bir toplanan Bakanlar Konferansı’nın Afrika’da yapılması tesadüf değil. Bu tercih, küresel Güney’in ticaret sistemindeki rolünün yeniden tanımlanması ve kalkınma gündeminin merkeze alınması yönündeki arayışların bir yansıması. 2026 toplantısı, DTÖ reformunun kaderini belirleyebilecek kritik bir dönemeç niteliği taşıyor.

Nitekim DTÖ reformuna duyulan ihtiyaç, yalnızca güncel siyasi tartışmaların değil, Türkiye’deki akademik literatürün de değindiği konulardan biridir. Türkiye’de DTÖ reformunu sistematik biçimde ele alan ilk detaylı çalışmalardan biri olan, Aykut Aydeniz’in “Yeni Perspektifler ve Gelişmeler Işığında Ticari Diplomasi ve Türkiye’nin Durumu” isimli kitabı, mevcut küresel ticaret mimarisinin neden güncellenmesi gerektiğini üç temel araştırma sorusu üzerinden ortaya koymaktadır. Aykut Aydeniz’in bu çalışması; Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması’ndaki işlev kaybı, çok taraflılığın aşınması ve ticaretin giderek daha fazla jeopolitik araçlara indirgenmesi nedeniyle DTÖ reformunun ertelenemez hâle geldiğini vurgulamaktadır. Bu yönüyle kitap, Türkiye’nin 2026 ve sonrasına ilişkin ticaret stratejisini değerlendirirken faydalı bir analitik çerçeve sunmaktadır.

Türkiye açısından 2026’ya bakıldığında, bir diğer önemli husus olarak, ticaret rotaları akla geliyor. Türkiye’nin uluslararası bağlantılarının çeşitlendirilmesi, ticaretin kolaylaştırılması ve alternatif güzergâhların güçlendirilmesi meselesi öne çıkıyor. Bir yandan mevcut STA’ların derinleştirilmesi ve yeni bölgesel ortaklıkların gündeme gelmesi beklenirken, diğer yandan gümrük süreçlerinin dijitalleşmesi ve tedarik zinciri güvenliği çok daha kritik hâle geliyor. Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Körfez–Afrika bağlantıları ve Avrupa’ya alternatif lojistik hatlar bu bağlamda daha sık tartışılacak başlıklar arasında yer alıyor. Amaç Avrupa’nın önemini azaltmaktan ziyade, Avrupa ülkelerine ilaveten ve Avrupa ülkelerinden firmaların da yer alabilecekleri yeni fırsatlar yaratmaktır.

Bu noktada Türkiye’nin elindeki en önemli yapısal avantajlardan biri, halihazırda 20’den fazla ülkeyi kapsayan çok sayıda Serbest Ticaret Anlaşmalarıdır. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkasya ve Asya-Pasifik’e uzanan bu anlaşmalar sayesinde, küresel ticaretteki zorluklara rağmen çok sayıda pazara tercihli erişim imkânını korumaktadır. Örneğin Singapur’la çok kapsamlı bir STA sayesinde Türkiye birçok 3. ülke pazarlarına da erişebiliyor. 

Bu STA’lar, Türkiye’nin ihracatının önemli bir bölümünü kapsamakta ve belirsizlik dönemlerinde ticaretin coğrafi olarak çeşitlendirilmesine katkı sağlamaktadır.

Buna karşın, AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesi kısa vadede gerçekçi görünmüyor. 2026’nın ilk yarısında AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin üstlenecek olması, bu dosyanın siyasi nedenlerle ilerlemesini zorlaştırıyor. 

Halbuki, Türkiye’nin en önemli ticaret partnerlerinin birçoğu Avrupa Birliği ( AB) ülkelerdir. Güncellenmemesi durumunda AB’nin 3. Ülkeleri kapsayan anlaşmaları Türkiye’yi kapsamamakta, lakin bu 3. ülkeler AB Gümrük mevzuatı sayesinde, karşılıklılık ilkesine uymadan tek taraflı Türkiye’ye ihracat yaparken, Türkiye bu ülkelere aynı koşullarda ihracat yapmamakta. Acilen güncellenmesi gereken bu anlaşmanın 2026 başlarında güncellenmesi pek olası gözükmüyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Bölgesel Ticaret Anlaşmaları ve Uzak Ülkeler Stratejisi üzerinden manevra alanı yaratması daha olası görünüyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin ticaretini hem coğrafi hem de sektörel olarak çeşitlendirmesine imkân tanıyabilir.

2026 İçin Türkiye’ye Yönelik Somut Ticaret Politikası Önerileri

2026’ya girerken Türkiye’nin küresel ticarette karşı karşıya olduğu belirsizlikler, aynı zamanda önemli fırsat alanları da barındırıyor. Bu çerçevede öne çıkan bazı somut politika başlıkları şöyle sıralanabilir:

Birincisi, mevcut STA’ların yalnızca sayısal değil, niteliksel olarak derinleştirilmesi önem taşıyor. Dijital ticaret, hizmetler, e-ticaret, veri akışları ve sürdürülebilirlik başlıklarının mevcut anlaşmalara sistematik biçimde entegre edilmesi, Türkiye’nin küresel değer zincirlerindeki konumunu güçlendirebilir.

İkincisi, Uzak Ülkeler Stratejisi’nin daha somut ve sektör bazlı hâle getirilmesi gerekiyor. Latin Amerika, Sahra Altı Afrika ve Güneydoğu Asya gibi bölgelerde yalnızca ihracata değil; karşılıklı yatırımlara, ortak üretim modellerine ve lojistik altyapı iş birliklerine odaklanan bir yaklaşım benimsenmeli.

Üçüncüsü, ticaretin kolaylaştırılması başlığı altında gümrük süreçlerinin dijitalleşmesi ve hızlandırılması kritik önem taşıyor. Küresel ticarette rekabet avantajı artık yalnızca gümrük vergilerinde değil, zaman ve maliyet tasarrufunda da belirleniyor.

Dördüncüsü, Orta Koridor ve Kalkınma Yolu başta olmak üzere alternatif lojistik hatların yalnızca taşımacılık değil, ticari ve sanayi entegrasyonu perspektifiyle ele alınması gerekiyor. Bu hatların üzerinde yer alan ülkelerle STA’ların ve yatırım anlaşmalarının eşgüdüm içinde ilerletilmesi, Türkiye’yi bölgesel bir ticaret ve üretim merkezi hâline getirebilir.

Beşincisi, DTÖ reformu tartışmalarında Türkiye’nin daha aktif ve norm koyucu bir rol üstlenmesi gerekiyor. Küresel Güney ile gelişmiş ekonomiler arasında köprü olabilecek bir konumda bulunan Türkiye, özellikle Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması’nın yeniden işler hâle getirilmesi yönünde yapıcı öneriler sunabilir.

Ayrıca, tabii ki yeşil dönüşüm ve AB Yeşil Mutabakatı ile uyum gibi hususlar da 2026’da dış ticaret bakımından önemli olacaktır.

Sonuç olarak 2025, Türkiye için ticarette bir “geçiş yılı” oldu. 2026 ise hem küresel ticaret rejiminin hem de Türkiye’nin ticaret stratejisinin yeniden şekilleneceği bir yıl olmaya aday. Korumacılığın arttığı, kuralların sorgulandığı bir dünyada Türkiye’nin başarısı; esnek, çok yönlü ve birden fazla bölgede “bölgesel temelli” ticaret diplomasisini, somut politika adımlarıyla destekleyebilmesine bağlı olacak.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU