Bu yazı dün akşam meydana gelen uçak kazasından önce kaleme alınmıştır. Kazada hayatını kaybeden Libya Gnkur. Bşk. ve beraberindeki heyete Allah’tan rahmet diliyorum. Türkiye-Libya ilişkilerinin çok iyi seviyeye geldiği bu ortamda meydana gelen bu kaza hem üzücü hem de düşündürücüdür. Konu hakkında resmî açıklamaları takip etmek durumundayız. Kazaya rağmen aşağıdaki yazımızın güncelliği devam etmektedir.
Son yıllarda Sahra-altı Afrika’ya yönelik ekonomik ve diplomatik açılımlarıyla dikkat çeken Ankara, 2025 itibarıyla Kuzey Afrika’da, özellikle Libya’da belirleyici bir aktör konumuna yükseldi. Askerî işbirliğinden enerji denklemine, jeopolitik konumlandırmadan ekonomik yeniden yapılanmaya kadar birçok alanda Libya, Türkiye’nin Afrika politikasında merkezî bir rol üstlenmeye başladı. Ancak bu yükseliş, beraberinde yeni fırsatlar kadar ciddi riskler ve sınamalar da getiriyor.
Tarihsel Bağların Yeniden Keşfi
Türkiye’nin Libya’daki varlığını anlamak için tarihsel arka plana bakmak gerekiyor. 1911 Trablusgarp Savaşı, Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinin sembolik başlangıçlarından biriydi ve Libya’nın İtalyan işgaline terk edilmesiyle sonuçlanmıştı. O dönem acı bir kopuş olarak yaşanan bu ayrılık, bugün Ankara’nın Libya’ya yaklaşımında tarihsel bir hafıza ve sorumluluk bilinciyle yeniden yorumlanıyor.
Bununla birlikte tarihsel bağlar, tek başına meşruiyet üretmeye yetmiyor. Libya toplumunun farklı kesimlerinde Osmanlı mirasına yönelik algılar homojen değil; bazı gruplar bu geçmişi olumlu bir referans olarak görürken, bazıları dış müdahalelere karşı temkinli yaklaşıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin tarih vurgusunu, romantize edilmiş bir söylem yerine, somut ve kapsayıcı politikalarla desteklemesi kritik önem taşıyor.
Sessiz Ama Derin Bir Dönüşüm
2025’in ilk yarısında Türkiye’nin Libya politikasında sessiz ama yapısal bir dönüşüm yaşandı. Ankara, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile ilişkilerini sürdürürken, aynı zamanda Doğu Libya’daki Halife Hafter yönetimiyle de temaslarını artırdı. Bu çift yönlü yaklaşım, Türkiye’nin sahadaki gerçekliği kabul eden pragmatik bir çizgiye yöneldiğini gösteriyor.
Ancak bu strateji risksiz değil. Trablus cephesinde, Türkiye’nin Hafter ile yakınlaşması, “güvenilir müttefiklik” algısını zedeleyebilir. Doğu Libya’da ise Ankara’nın asıl niyetine dair kuşkular tamamen ortadan kalkmış değil. Türkiye’nin her iki tarafla temas kurma çabası, kısa vadede manevra alanı sağlasa da uzun vadede “herkesle konuşan ama kimseyle tam örtüşmeyen aktör” konumuna sıkışma riski barındırıyor. Bu durum, Libya iç siyasetinde arabulucu rolü ile taraf olma çizgisi arasındaki dengenin giderek zorlaşmasına yol açabilir.
Sömürgecilikten Farklı Bir Model mi?
Türkiye’nin Libya’daki varlığı, sıkça Batılı sömürgeci güçlerin tarihsel pratiğiyle karşılaştırılıyor. Ankara’nın resmî söylemi, Libya’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde, eşit ortaklığa dayalı bir ilişki modelini öne çıkarıyor. Gerçekten de askerî varlığın davet temelinde şekillenmesi ve ekonomik projelerde yerel aktörlerin dâhil edilmesi, Türkiye’yi klasik kolonyal modellerden ayıran unsurlar arasında.
Bununla birlikte, bu farkın sürdürülebilirliği uygulamaya bağlı. Türk şirketlerinin yeniden imar projelerindeki ağırlığı, yerel istihdam ve kapasite geliştirme boyutuyla desteklenmediği takdirde, Libya kamuoyunda yeni bir dış bağımlılık algısı üretebilir. Ayrıca “tek Libya, tek ordu” hedefi, normatif olarak doğru olsa bile, Libya’nın parçalı güç yapısı dikkate alındığında kısa vadede gerçekçi olmayan beklentiler yaratma riski taşıyor.
Ekonomik İşbirliğinde Fırsatlar ve Kırılganlıklar
2025’te ekonomik ilişkiler hızla ivme kazandı. İhracat ve ticaret hacmini artırmaya yönelik anlaşmalar, Türk müteahhitlik sektörüne önemli fırsatlar sundu. Havacılık alanında atılan adımlar da ekonomik ve toplumsal etkileşimi güçlendirdi.
Ancak Libya ekonomisinin kurumsal zayıflıkları ve güvenlik sorunları devam ediyor. Projelerin finansmanı, hukuki güvenceler ve ödemeler konusunda yaşanabilecek aksaklıklar, Türk firmaları için ciddi riskler barındırıyor. Libya’da siyasi dengelerin yeniden bozulması halinde, ekonomik kazanımların hızla eriyebileceği de göz ardı edilmemeli.
Doğu Akdeniz’de Stratejik Kazanım mı, Belirsizlik mi?
Libya’nın Türkiye açısından önemini artıran temel faktörlerden biri Doğu Akdeniz jeopolitiği. 2019’da imzalanan deniz yetki alanları anlaşmasının 2025’te Tobruk’taki Temsilciler Meclisi gündemine gelmesi, Ankara açısından stratejik bir fırsat olarak görülüyor.
Ancak bu sürecin otomatik ilerleyeceği varsayımı yanıltıcı olabilir. Libya iç siyasetinde deniz yetki alanları meselesi, farklı aktörler tarafından bir pazarlık aracı olarak kullanılabilir. Anlaşmanın onaylanmaması ya da revizyona açılması ihtimali, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hesaplarını yeniden gözden geçirmesini gerektirebilir. Ayrıca ABD ve Avrupa ülkelerinin bu sürece vereceği tepkiler, Libya dosyasını daha geniş bir jeopolitik rekabet alanına taşıyabilir.
Karşılıklı Saygı mı, Yüksek Beklenti mi?
Türkiye’nin Libya’daki varlığı büyük ölçüde karşılıklı rıza ve çıkar temelinde ilerliyor. Ancak bu durum, beklentilerin de yükselmesine yol açıyor. Libya tarafı, Türkiye’den güvenlik, ekonomik destek ve diplomatik koruma beklerken; Ankara da Libya’yı Doğu Akdeniz ve Afrika politikalarının kilit taşı olarak görüyor. Beklentiler arasındaki olası uyumsuzluklar, ilişkide hayal kırıklıklarına neden olabilir.
Sonuç
2025’te Libya, Türkiye’nin Afrika stratejisinde gerçekten de öne çıkan ülke oldu. Askerî nüfuz, ekonomik yeniden yapılanma ve Doğu Akdeniz jeopolitiği aynı sahada kesişti. Ancak bu yükseliş, lineer ve sorunsuz bir ilerleme vaat etmiyor. Türkiye açısından Libya, büyük fırsatlar kadar dikkatli yönetilmesi gereken riskler de barındıran, yüksek getirili ama kırılgan bir stratejik dosya olmaya devam ediyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish