Modern dönemde siyasal iktidarların "dindar nesil" yetiştirme iddiası, çoğu kez dinin asli paradigmasının yanlış anlaşılmasına dayanmaktadır.
Bu iddia, görünüşte dindarlığı artırmayı hedeflese de özünde İslam'ı tek bir ekolünün tek bir yorumuna sıkıştırmaktan ibarettir.
Bu da tam anlamıyla "devlete tabi Hıristinani/Ortodoks bir dayatmadır" ve içerdiğinde, Kur'an'ın sunduğu iman-küfür eksenini tersine çeviren bir sonuç doğurmaktadır.
Kur'an'a göre iman, ancak özgür öznenin tercihidir; zorlama, imanı imkânsız kılar. Kur'an imansızlığa zorlamanın zoruyla söylenen söz ve fiilleri de mazur sayar. 1
Kur'an'ın özgür özne paradigması
Kur'an'ın iman-küfür ekseni, insanı özgür özne olarak kabul eder.
İmanın değeri, ancak baskıdan arınmış bir tercihle ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Kur'an'da, imanı zorlamaya kapı aralayan hiçbir ilke yoktur.
Aksine, özgürlük vurgusu tekrar tekrar yapılır.
- Bakara 2/256:
"Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk ile sapıklık birbirinden iyice ayrılmıştır." 2 Bu ayetin iniş sebebi olarak bazı Medine'lilerin, Yahudi eğitim kurumlarında yetişmiş çocuklarını zorla İslâm'a sokmak istemeleri gösterilir; ayet buna engel olmuştur. 3
- Kehf 18/29:
"De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." 4 Burada iman ve inkârın özgür iradeye bırakılması, imanın sahihliğinin ancak seçimle mümkün olduğunu vurgular. - Tevbe 9/6:
"Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver ki Allah'ın sözünü dinlesin; sonra da onu güven içinde beldesine ulaştır." 5
Savaş halinde bile bireyin güvenliği, hakikati kendi iradesiyle dinleyip karar vermesi için korunur. - Kâfirûn Suresi 109/6:
"Sizin dininiz size, benim dinim banadır." 6 Bu ifade, çoğulculuğun ve farklı inançların bir arada yaşamasının Kur'anî temelini verir.
Bütün bu ayetler ve peygamber uygulamaları birlikte okunduğunda, Kur'an'ın sunduğu iman paradigmasının özünde özgür özne vardır.
İman ancak seçme hürriyetiyle anlamlıdır; zorlamayla oluşan "iman" sahih değildir, sadece şekilsel bir uyum ve riyakârlıktır.
Bütün bunlar fiilen de Medine Anayasası ve sonraları Zimmet hukukuyla hayata geçirilmiştir.
Başka inançların varlığı ontolojik bir husumete kapı açmamıştır. Husumet hukuki ihlallere hasredilmiştir.
Peygamber döneminde muhalefetin meşruiyeti
Peygamber'in hayatı, iman ve itaatin körü körüne değil, müzakere ve özgür irade ile şekillendiğini gösterir.
Sahabenin Hz. Peygamber'e muhalefeti ve bu muhalefetin vahyin inişine yansıması, İslam'ın özünde çoğulculuğun bulunduğunu ortaya koyar.
- Mücadele Suresi'nin inişi: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir." 7
Havle bint Sa‘lebe'nin doğrudan Peygamber'e itirazı üzerine bu ayet nazil oldu. Böylece bireysel itiraz, vahyin muhatabı oldu. 8 Peygamber süregiden örfe göre hüküm verince kadın buna itiraz ediyor ve Kur'an da kadını doğrulayan açık bir hüküm indiriyor. Burası Peygamberin bir örfi idare lideri olarak verdiği hükmün yanlışlığından dolayı risalet makamından karara bağlanmasıdır. Bu cihetten, masumiyetin yanlış yapmama hali değil, yanlışlığın vahiyle düzeltilme garantisi olduğunu da anlıyoruz.
- Bedir Savaşı'nın yeri: Savaşın stratejik konumunun belirlenmesinde sahabenin görüşü esas alındı. Hubâb b. Münzir'in itirazı sonucu Peygamber, kendi tercihini değiştirerek sahabenin önerisini kabul etti. 9
- Uhud Savaşı kararı: Peygamber'in şehir içinde savunma görüşü yerine, genç sahabenin açık alanda savaşma isteği tercih edildi. Bu örnek, muhalefetin meşruiyetini ve istişarenin bağlayıcılığını gösterir. 10
- Miras hükümleri: "Kadınların mirastan pay alması, toplumdaki güçlü erkek merkezli örfe muhalefet eden bir düzenlemeydi. Bu düzenleme, sahabenin soruları ve sosyal gerçeklik üzerine inen ayetlerle şekillendi. 11
Aynen o dönemde ayetlerin inişinde içtimai koşullara göre itirazlarla karşılaşarak biçimlendiği gibi bugün de değişen içtimaiyata göre eşitlik ilkesine göre uygulanması gerekir.
Zorlamanın sonucu: Münafıklık
Kur'an'a göre imana zorlama, sahih bir iman doğurmaz; sadece münafıklık üretir. Çünkü iman kalpteki tasdikle, yani içten gelen bir onayla anlamlıdır.
Baskıyla yapılan iman beyanı ise sadece dışsal bir uyumdur.
Bu yüzden Kur'an, münafıklığı en büyük tehlikelerden biri olarak gösterir.
- Nisa 4/142: "Şüphesiz münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Oysa Allah onların oyunlarını başlarına çevirir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az hatırlarlar."
Bu ayet, şekilsel dindarlığın ve zoraki ibadetin kalpte sahici iman oluşturmadığını vurgular. Namaza bile gönülsüzce, toplum baskısı yüzünden kalkmaları, zorlama dindarlığın nasıl ikiyüzlülük ürettiğini gösterir.
- Tevbe 9/56-57: "Münafıklar, sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler; hâlbuki onlar sizden değildirler. Eğer sığınacak bir yer bulsalar, oraya kaçıp giderlerdi."
Bu ayetler, zorlamayla bir topluluğa dahil edilen kimselerin aslında fırsat bulduklarında ayrılmaya meyilli olduklarını açıklar. Zorlama iman, sadakat değil, gizli bir kopuş eğilimi doğurur.
- Hadis perspektifi: Hz. Peygamber, "Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, emanete hıyanet eder." 12 Bu tarif, toplumsal güvenin münafıklıkla nasıl çöktüğünü ortaya koyar. İmana zorlamak, aslında toplumsal hayatın en önemli temeli olan güveni ortadan kaldırmaktadır.
Dolayısıyla imana zorlama, bireysel düzeyde riyakârlık; toplumsal düzeyde ise güven krizine yol açar.
Bu, İslam toplumunu içeriden çürüten bir etkidir. Kur'an'ın sürekli münafıklık tehlikesini gündeme alması, imanın ancak özgür iradeyle anlamlı olduğunu teyit eder.
Firavunvari tuğyan
Kur'an, imana zorlamayı en ağır şekilde Firavun üzerinden örnekler.
Musa'nın tebliği karşısında iman eden sihirbazlara Firavun şöyle demiştir.
Firavun dedi ki: 'Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz?' 13
Bu ifade, tuğyanın zirvesidir: İnsanların yalnız bedenlerini değil, ruhlarını da otoriteye teslim etmesini istemektir.
Firavun, iman gibi tamamen bireysel ve vicdani bir tercihi dahi kendi otoritesine tabi kılmaya kalkmıştır.
Böylece iman özgürlüğünü gasp eden bu yaklaşım, Kur'an tarafından azgınlık (tuğyan) olarak nitelenmiştir.
"…Firavun'un imanı kendi otoritesine tabi kılması Kur'an'da ‘tuğyan' olarak nitelenmiştir." 14
Ayrıca başka ayetlerde Firavun, otoritenin sınırlarını aşarak kulların ruh dünyasına müdahale etmesinin en açık örneğidir.
Bu durum, imana zorlama ile otoriterlik arasındaki doğrudan ilişkiyi göstermektedir.
Dolayısıyla hangi iktidar olursa olsun, insanları imana zorlamakla Kur'an'ın Firavunvari taşkınlık diye nitelendirdiği tavır arasında bir fark yoktur.
Burada gücü temsil edenin kendi inanç tercihinden başka hiçbir seçeneğe izin vermemesi, sahip olduğu inancın doğruluk veya yanlışlığından bağımsız olarak tuğyandır.
Çünkü böyle bir tutum, farklı inanç sahiplerini münafıklığa zorlar ve bu yönüyle haksızlık üretir.
Bu, sadece bir siyasal tercih değil, aynı zamanda teolojik olarak da zulmün en açık göstergesidir.
6. Modern "dindar nesil" söylemi ve çelişkisi
Modern Türkiye'de son yıllarda siyasal otorite tarafından dile getirilen "dindar nesil" söylemi, Kur'an'ın özgür iman paradigmasıyla karşılaştırıldığında ciddi bir çelişki barındırmaktadır.
Çünkü devlet eliyle dindarlık inşası, özgür iradeye dayanmayan, yukarıdan aşağıya yönlendirilmiş bir toplumsal mühendisliktir.
Bu ise iman değil, en fazla şekilsel bir uyum ve potansiyel münafıklık üretir.
Bu bağlamda birkaç husus öne çıkar:
- Zorlama ve münafıklık: Yukarıda belirtildiği gibi zorlamayla dindar nesil oluşturma çabası, iman değil münafıklık üretir. İnsanlar görünüşte uyum sağlarken, içten içe yabancılaşır.
- Çoğulculuğun reddi: İslam tarihindeki farklı yorum ve içtihatların zenginliği göz ardı edilerek tek-tipçi bir dindarlık anlayışı dayatılır. Bu, Kur'an'ın çoğulculukla bağdaşmaz. Bu durum değişen koşullar karşında dinin hayata çözüm üretme kabiliyetini de ıskat ettiği için orta ve uzun vadede bizzat Dinin kendisine zarar vermektedir.
- Din-devlet ilişkisi: Devletin kendi meşruiyetini din üzerinden kurmaya çalışması, dini araçsallaştırarak tahrif eder. Bu durum, dinin toplumsal cazibesini artırmaz, aksine onu siyasî bir yük haline getirir.
- Toplumsal tepki: Genç kuşaklar, dayatılan dindarlığı samimiyetsizlik olarak görerek dine mesafeli kalmaktadır. Böylece amaçlanan dindarlaşma değil, sekülerleşmenin hızlanması olmaktadır. Bu yalnız din dışılık değil, din karşıtlığını da beslemektedir.
Dolayısıyla modern "dindar nesil" söylemi, iman özgürlüğüyle çelişmekte ve aslında Firavunvari bir yanlışa düşülmesine neden olmaktadır.
Kur'an'ın çizdiği özgür özne paradigmasıyla bağdaşmayan bu yaklaşım, dini hem siyaseten araçsallaştırmakta hem de imanî sahihliğini ortadan kaldırmaktadır.
Ahlaki tutarlılığını kaybetmiş dinler tarihten çekilmek zorunda kalmışlardır.
Çünkü böylece genç nesillerin temiz vicdanlarına hitabedebilme güçlerini kaybetmişlerdir.
7. Karşı görüşler ve eleştirisi
Bazı çevreler, devlet eliyle "dindar nesil" yetiştirme çabasını meşrulaştırmak için farklı argümanlar öne sürmektedir.
Bu görüşler Kur'anî paradigmadan bakıldığında problemli ve çelişkili görünmektedir.
- "Nesli koruma adına zorunluluk" argümanı: Denir ki toplumda ahlaki çözülme olduğunda devletin görevi nesli korumak, bu nedenle zorla da olsa dindarlığı teşvik etmektir. Ancak bu yaklaşım, Kur'an'ın "Dinde zorlama yoktur" (Bakara 2/256) ilkesini görmezden gelir. Nesli koruma zorlamayla değil, özgür iradeye dayalı eğitim ve ahlaki iklimle mümkündür.
- "Devletin meşruiyet kaynağı dindir" argümanı: Bazıları devleti dinden bağımsız düşünmeyerek, dini dayatmayı devletin varlık sebebi sayar. Oysa Kur'an, iman tercihini bireye bırakmıştır. Peygamber bile inancı dayatmamış, yalnızca tebliğ etmiştir (Şûrâ 42/48: "Sen onların üzerine bir bekçi değilsin"). Bu, devletin de aynı şekilde din konusunda zorlama yetkisine sahip olmadığını gösterir.
- "Zorla kazanılan iman zamanla samimileşir" argümanı: Bir başka sav, başlangıçta şekilsel de olsa zorlamanın zamanla sahici imana dönüşebileceğidir. Fakat tarihsel örnekler (mihne dönemi, mezhep dayatmaları) bunun tam tersini göstermiştir: Zorlamayla elde edilen bağlılık sahte kalmış, münafıklık ve ikiyüzlülük artmıştır.
- "Toplumun çoğunluğu istiyorsa meşrudur" argümanı: Demokrasiye dayandırılan bu görüş, çoğunluğun iradesini mutlaklaştırır. Oysa Kur'an, hakikatin çoğunluğun isteğine göre belirlenemeyeceğini belirtir (En‘âm 6/116: "Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah'ın yolundan saptırırlar"). Çoğunluk talebi, bireysel iman özgürlüğünü ortadan kaldıramaz.
Bu karşı görüşler, yüzeysel olarak toplumsal düzeni korumayı hedeflese de Kur'anî iman paradigmasıyla çatışmaktadır.
Çünkü Kur'an'da imanın değeri, yalnızca bireysel özgür irade ve gönüllü tasdik üzerinden tanımlanır.
Sonuç ve değerlendirme
Kur'an'ın sunduğu iman paradigması, özgür öznenin tercihine dayanır.
Bu paradigmanın tarihî ve teolojik zemini, imanın ancak bireyin kendi iradesiyle anlamlı olabileceğini göstermektedir.
Zorlama yoluyla iman, sahih iman değil, riyakârlık ve münafıklıktır.
Bu, yalnızca bireysel düzeyde bir sorun değil, toplumsal güveni ortadan kaldıran bir olgudur.
İşin daha vahimi bu durum verilmemiş bir "imana zorlama görevini" varmış yapmak olduğu için, zorlayanı da münafık yapar.
Tarihsel örnekler - Havle bint Sa‘lebe'nin itirazı15, Bedir16 ve Uhud'daki17 istişareler, miras hükümlerinin dönüştürücü karakteri18- İslam'ın istişare, çoğulculuk ve özgür iradeyi esas aldığını göstermektedir.
Buna karşılık zorlamanın tarihi örnekleri (mihne dönemi19, siyasi otoritenin mezhep dayatmaları20) dinin itibarını zedelemiş ve toplumsal parçalanmaya yol açmıştır.
Teorik açıdan bakıldığında, Max Weber'in dinin toplumsal bütünleştirici işlevine yaptığı vurgu21, ancak özgürlük şartıyla geçerlidir.
Zorlama ile elde edilen birliktelik görünüştedir; içeriden çürüme üretir. Rawls'un adalet teorisindeki özgürlük ilkeleri 22, Aliya İzzetbegoviç'in "Din ancak hürriyetle yaşar" tespiti 23, bu bakış açısını destekler.
Modern dönemde siyasal otoritelerin "dindar nesil" söylemi, Kur'an'ın iman özgürlüğü paradigmasıyla bağdaşmamaktadır.
Çünkü iman, devletin ya da siyasetin yönlendirmesiyle değil, bireyin kendi vicdanıyla mümkündür.
Zorlamayla elde edilen dindarlık, samimi imanı değil, münafıklığı besler. Bu da Kur'an'ın Firavunvari tuğyan diye nitelendirdiği baskıcı anlayışın günümüzdeki bir yansımasıdır. 24
Sonuç olarak, dindarlığın geleceği devlet eliyle yönlendirmede değil, özgür düşünce, çoğulculuk ve bireysel iradenin korunmasındadır.
Din, insanın aklıyla, kalbiyle ve iradesiyle var olduğu ölçüde sahici bir değere dönüşür.
Aksi hâlde, iman değil münafıklık; özgürleşme değil tuğyan ortaya çıkar.
1. Kur'an-ı Kerim, Nahl 16/106. Ayetin Ammâr b. Yasir hakkında indiği rivayet edilmektedir. Bkz. Taberî, Câmi‘u'l-Beyân, c. 14, s. 170-172.
2. Kur'an-ı Kerim, Bakara 2/256.
3. Taberî, Câmi‘u'l-Beyân ‘an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, c. 3, Beyrut: Dârü'l-Ma‘rifa, 1992, s. 16-18.
4. Kur'an-ı Kerim, Kehf 18/29. Bkz. Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, c. 21, Beyrut: Dârü'l-Fikr, 1981, s. 37.
5. Kur'an-ı Kerim, Tevbe 9/6. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ân el-Azîm, c. 4, Kahire: Mektebetü'l-Külliyyât, 1999, s. 170.
6. Kur'an-ı Kerim, Kâfirûn 109/6. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 9, İstanbul: Eser Neşriyat, 1979, s. 6056.
7. Kur'an-ı Kerim, Mücadele 58/1.
8. Taberî, Câmi‘u'l-Beyân, c. 28, s. 3-5.
9. İbn Hişâm, Sîretü'n-Nebeviyye, c. 2, Kahire: Dârü'l-Hadîs, 2006, s. 273.
10. Vâkıdî, Kitâbü'l-Meğâzî, c. 1, Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1989, s. 224-226.
11. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, İstanbul: Eser Neşriyat, 1979, s. 1235-1242.
12. Buhârî, Sahîh, Kitâbu'l-Îmân, 24; Müslim, Sahîh, Kitâbu'l-Îmân, 107.
13. Kur'an-ı Kerim, A‘râf 7/123.
14. Kur'an-ı Kerim, Tâhâ 20/43-44; Nâzi‘ât 79/17
15. Taberî, Câmi‘u'l-Beyân, c. 28, s. 3-5 (Mücadele Suresi'nin iniş sebebi).
16. İbn Hişâm, Sîretü'n-Nebeviyye, c. 2, Kahire: Dârü'l-Hadîs, 2006, s. 273.
17. Vâkıdî, Kitâbü'l-Meğâzî, c. 1, Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1989, s. 224-226.
18. Kur'an-ı Kerim, Nisa 4/7-11; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 1235-1242.
19. Watt, W. M. (1973). The Formative Period of Islamic Thought. Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 121-125.
20. Hodgson, M. G. S. (1974). The Venture of Islam, c. 1, Chicago: University of Chicago Press, s. 317-320.
21. Weber, M. (1993). The Sociology of Religion. Boston: Beacon Press, s. 129-135.
22. Rawls, J. (1999). A Theory of Justice. Cambridge, MA: Harvard University Press, s. 53-55.
23. İzzetbegoviç, A. (1992). İslam Deklarasyonu. Saraybosna: Svjetlost Yayınları, s. 45.
24. Kur'an-ı Kerim, A‘râf 7/123; Nâzi‘ât 79/17.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish