Serimizin dördüncü bölümünde João Zilhão, Neandertallerin yok olmadığını, içimizde eriyip gittiğini anlatmış ve iddiasını çarpıcı bir formüle sığdırmıştı:
Yok oluş diye bir şey yok, ata ve torun var.
Zilhão’dan evvel Fernando V. Ramírez Rozzi ise Neandertal’in Sapiens tarafından ikâme edildiğini kabul etmekle birlikte, bunun bir "katliam" şeklinde okunamayacağını, insanlık tarihinin olağan demografik akışı olduğunu belirtmişti. Dizinin konukları farklı tonlarda da olsa daima uzlaşmacı bir okumada buluşuyor ve oklar, deyim yerindeyse, hep yayında kalıyordu. Bu bölümde ise ok yaydan çıkıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Nicholas R. Longrich, İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nde çalışan bir paleontolog ve evrim biyoloğu. Asıl uzmanlık alanı insan değil, dinozorlar ve 66 milyon yıl önce düşen bir göktaşının ardından yeryüzündeki türlerin aşağı yukarı dörtte üçünü silip süpüren Kretase sonu toplu yok oluş. O felâkette kaybolan küçük bir kertenkeleye, dönemin ABD Başkanı’nın adından mülhem "Obamadon" adını veren de kendisi. Ama Longrich bir süredir bakışını kendi türümüze çevirmiş durumda ve kaleme aldıkları, Neandertal tartışmasının en keskin uçlarından birine dokunuyor.
Longrich’e göre Sapiens ile Neandertal arasındaki ilişki, belki 100 bin yıl süren bir savaşın hikâyesi. Neandertal kafataslarındaki yaralanma izleri, gelen darbeyi savuşturmaya çalışırken kırılmış kollar, mızrak yaraları – hepsi bir "durum"a delâlet ediyor. Longrich, Afrika’dan çıkan Homo Sapiens’in on binlerce yıl boyunca Arabistan’da sıkışıp kaldığını, Avrupa’ya ancak çok sonra ve yılda bir kilometreyi bile bulmayan bir hızla yayılabildiğini vurguluyor. Açıklaması ilginç: Neandertaller ne aptaldı ne de barışçıl – bizi uzun süre durdurmayı başarmış tehlikeli savaşçılardı.
Peki, ama sonunda neden biz kazandık?
Longrich’in cevabı, en azından benim gibi bir siyaset bilimcinin kulağına, bir hayli tanıdık geliyor. Mesele daha zeki olmak değildi – belki de değildik. Fakat iyi kotardığımız bir şey vardı ki, o da örgütlenmeydi. İşin püf noktası da burada saklı. Bizi Neandertaller için ölümcül kılan şey – paradoksal olarak – belki de daha "dost canlısı" ve iş birliğine daha "yatkın" oluşumuzdu.
Longrich’in tezleri tartışmalı ve bunun kendisi de gayet farkında. Zilhão’nun okumasıyla yan yana koyduğunuzda ise karşımıza iki ayrı insanlık tasavvuru çıkıyor. İlkinde kaynaşan, karışan ve nihayetinde birbirinin torunu olan topluluklar var. İkincisinde ise yabancıdan korkmak ve ondan nefret etmek üzere evrimleşmiş, koca medeniyetler kurmuş olsa da genleri hâlâ Buzul Çağı avcılarına ait bir tür hâkim. Longrich bu yüzden barışın kendiliğinden gelmediğini, her seferinde yeniden seçilmesi gerektiğini söylüyor ve sözü rahatsız edici bir tespitle bağlıyor:
Taş devrinden aslında hiç çıkmadık.
"Yeryüzünün en ilginç türü"
Sinan Baykent: En çok dinozorlar ve Kretase* döneminin sonu üzerine çalışan bir paleontolog olarak tanınıyorsunuz. İnsan evrimi üzerine yazmaya nasıl başladınız ve kitlesel yok oluşları incelemek, kendi hikâyemize bakışınızı değiştiriyor mu?
Nicholas R. Longrich: İnsan, merakı asla tükenmeyen bir tür. Son yıllarda insanlığa dair klasik görüşten uzaklaştık. Kutsal Kitap, Tanrı’nın yeryüzünü ve hayvanları en büyük eseri olan insan için yarattığını söyler. Aristoteles insanın doğal hiyerarşinin tepesinde, her şeyden üstün olduğunu düşünüyordu. Bugün ise Darwin’den bu yana, insanın da bir bakteri suşu, bir ayçiçeği, bir kelebek ya da bir mavi balina gibi sıradan bir canlı türü olduğu, özel hiçbir yanı bulunmadığı fikri hâkim. Bir düzeyde bu doğru. Evrim ağacının milyarlarca dalından yalnızca biriyiz.
Ama pek çok açıdan da istisnaiyiz. İnanılmaz aletler yapabiliyoruz, karmaşık bir dilimiz var ve devasa toplumsal gruplar hâlinde iş birliği yapıyoruz. Bütün kıtalara yayılmış 8 milyar ferdiz ve gezegenin yüzeyinin büyük bölümünü kendi kullanımımıza göre değiştirdik. Roketler ve bilgisayarlar yapıyoruz. İnsan olarak biraz taraflıyız elbette, kendimizi ilginç bulmaya meyilliyiz. Ama bence şunu söylemek mümkün: Uzaylılar Dünya’yı ziyâret etseydi, insanları incelemeye başka herhangi bir türden daha fazla zaman ayırırlardı. Bana sorarsanız yeryüzünün en ilginç türüyüz. Dinozorlar ise bir süre sonra biraz tekdüze gelmeye başlıyor. Bir tiranozor gördüyseniz, aşağı yukarı hepsini görmüş sayılırsınız. Oysa insan evriminin pek çok katmanı var.
Yine de insana paleontolojiden geldiniz…
Ben de bir insanım, arkadaşlarımın çoğu da insan. Dolayısıyla bence her insan, insanlar hakkında epeyce bir şey bilir. İnsanı incelemek ve anlamak için illâ antropoloji alanında doktora yapmış olmanız gerekmiyor. Roma tarihini ya da Shakespeare’i okuduğunuzda, sokakta yürüdüğünüzde yahut Afrika’yı ziyâret ettiğinizde, insanlar hakkında kitaplardan öğrenemeyeceğiniz pek çok şey öğrenirsiniz.
"İki şiddet yanlısı tür karşılaştı, geriye yalnızca biri kaldı"
Neandertal ile Sapiens’in 100 bin yıl kadar uzun bir süre boyunca savaşmış olabileceğini öne sürdünüz. Sizi bu fikre ne götürdü?
Bugünkü dünyaya bakarsanız, biz insanların bizden farklı olanlarla geçinmekte çok zorlandığını görürsünüz. Savaş, adeta insana özgü evrensel bir olgu. Hakkında tarihî kayıtlara sahip olduğumuz neredeyse her insan toplumu savaşlara ve toprak kavgalarına girmiştir. Avrupalıların Yeni Dünya’yı ya da Avustralya’yı sömürgeleştirirken yaşanan çatışmalara, yazılı tarihin başlangıcına kadar uzanan Ortadoğu çatışmalarına, Ukrayna’daki savaşa bakın. Avrupalılar Amerika’ya gelmeden önce de yerli kabileler birbirleriyle durmaksızın savaşıyordu. Savaşı biz icât etmedik, hep vardı. Tarih boyunca savaş istisna değil, kuraldır. O hâlde neden eski insanların farklı olmasını bekleyelim ki? Diğer insanlarla geçinemiyorsak, Neandertallerle neden geçinelim?
Peki, arkeolojik kayıtlar bize ne söylüyor?
Benim için asıl ilginç olan, Neandertallerin yerini modern insanların almasının gerçekten çok yavaş gerçekleşmesi. Süreç on binlerce yıl sürdü. On binlerce yıl boyunca Sapiens Arabistan’a sıkışıp kaldı. Yaklaşık 55 bin yıl önce Avrupa’ya ve Orta Asya’ya doğru yayılmaya başladık. Fakat o dönemde dahi Neandertaller Avrupa’nın ve İran’ın tepelerinde 15 bin yıl daha tutunmayı başarıyor. Avrasya’ya yayılmamız ve Neandertallerin yok oluşu toplamda belki 60 ila 70 bin yıl sürdü. Bu gerçekten çok yavaş bir yayılma hızı. Ortalama yılda bir kilometreden az, kimi zaman çok daha az. Neandertaller aptal ya da barışçıl olsalardı beklenecek şey bu olmazdı. Binlerce yıl boyunca yayılmaya çalıştıkça bizi durdurdular. Demek ki tehlikeli savaşçılardı.
Doğrudan şiddete işâret eden kanıtlar var mı?
Evet. Neandertallerde muhtemelen sopalardan kaynaklanan kafatası travmaları görüyoruz. Bir darbeyi savuşturmaya çalışırken kırılan ön kol kemiklerini – yani savunma kırıklarını ve mızrakların açtığı delici yaraları görüyoruz. Dolayısıyla Neandertallerin savaştığını, hem de sık sık savaştığını biliyoruz. Buna benzer yaralanmalara rastladığınız diğer odak ise onların yerini alan Sapiens. İki şiddet yanlısı tür karşılaştı, geriye yalnızca biri kaldı. Bu karşılaşma barışçıl olmuş olabilir mi? Belki, ama pek olası değil.
"Paradoks şu ki, biz daha dost canlısıydık"
Sizce sonunda neden bizim türümüz galip geldi? Silâhlar mı, iş birliği mi, dil mi, demografi mi başat roldeydi? Yoksa daha ziyâde istilâcılığa ve şiddete dair bir şeyler mi var?
Açıkça bir üstünlüğümüz vardı ama bunun ne olduğu belli değil. Dili daha iyi kullanmış olabiliriz fakat bunun pek kanıtı yok. Sapiens daha iyi aletler yapıyordu. Neandertallerin mızrakları vardı. Biz ise yay ve mızrak-atar yapabiliyorduk. Onların el baltaları vardı, biz standart balta yapıyorduk.
Paradoksa bakın ki, bence bizi daha tehlikeli kılan şey, daha dost canlısı ve iş birliğine daha yatkın olmamızdı. Sapiens’in daha büyük toplumsal gruplar, daha kalabalık topluluklar, büyük kabileler oluşturabildiğine dair kanıtlar var. İnsanlar savaşmak için kabileler arasında ittifaklar da kurabiliyordu. Neandertaller daha küçük gruplar hâlinde yaşadıkları ve pek karışmadıkları için aralarında akraba evliliği daha yaygındı. Genetik çeşitlilikleri daha azdı. Bizim genetik çeşitliliğimiz daha yüksekti ve dolayısıyla daha sosyaldik. Bu da bizi daha tehlikeli kıldı zira Sapiens kendi topraklarını savunmak ya da Neandertallere saldırıp topraklarını ele geçirmek için daha büyük gruplar hâlinde bir araya gelebiliyordu. İttifak kurmak, insan savaşının temel bir parçası. Müttefikler İkinci Dünya Savaşı’nı, Mihver devletlerinden daha büyük bir ittifak kurabildikleri için kazandı.
Genetik, iki topluluğun aynı zamanda melezleştiğini de gösteriyor. Ne var ki burada çarpıcı bir asimetri var: Bugüne kadar dizilenen geç dönem Neandertal genomlarında modern insan soyuna dair hiçbir iz yok. Oysa bugün Afrika dışında yaşayan insanlar hâlâ Neandertal DNA’sı taşıyor. Bu dengesizlik, iki topluluk arasındaki ilişki hakkında bize ne söyleyebilir?
Bence bu tablo, iki türün farklı toplumsallaşma biçimlerine sahip olduğu fikriyle örtüşüyor. Biz Neandertalleri kabilelerimize kabul etmeye daha açıkken, onlar bizi kendi kabilelerine almaya nispetle daha çok direniş sergilemiş olabilir. Bu da yine bizim iş birliğine daha yatkın olduğumuzu düşündürüyor.
"Asimilasyon değil, ikâme var"
Bazı araştırmacılar aslında gerçek bir yok oluş yaşanmadığını, yalnızca bir asimilasyon-melezleşme olduğunu, Neandertallerin kendilerinden sonra gelen topluluklara karışıp sönümlendiğini savunuyor. Bu görüşe cevabınız ne olur?
Eğer öyle olsaydı, günümüz insanlarında gerçekte gördüğümüzden çok daha yüksek oranda Neandertal DNA’sı görmeyi beklerdim. Afrika’dan çıkışımızın ardından bugün Afrika dışında yaşayanların genomuna katkıda bulunan bir melezleşme olayı yaşandığı açık ve fakat sonrasında hiçbir şey yok. Bu da asimilasyon-melezleşmeden çok bir ikâme örüntüsüne uyuyor.
"Otuzuncu kitlesel yok oluş"
Ortadan kaybolanlar yalnızca Neandertaller değildi, başka insan türleri de vardı. Öyle sanıyorum ki, hepsi de üç aşağı beş yukarı bizim dünyaya yayıldığımız dönemde ortadan kalktı. Onların kayboluşunu yeni kitlesel yok oluşun ilk perdesi olarak görmek mümkün mü?
Bu, son yarım milyar yılda yaşanan otuzuncu kitlesel yok oluş gibi bir şey. Ama bence Pleistosen yok oluşlarının* ilk dalgasının diğer insanları vurduğu giderek netleşiyor. Biz sahneye çıktığımızda belki dokuz ya da on farklı insan türü vardı: Homo Sapiens, Neandertaller, Denisovalılar, Homo Erectus, Homo Naledi*, Homo Luzonensis*, Homo Floresiensis*, Homo Rhodesiensis* ve Batı Afrika’nın "hayalet" insanları*. Bir de modern Sapiens’e giden ana hatta değil, yan dallarda yer alan ilkel Sapiens’ler vardı.
Peki, hepsi aynı anda mı ortadan kalktı?
Hayır. Bu arkaik insanların bazıları şaşırtıcı derecede yakın zamana kadar tutundu! Kuzey Afrika’da, megafauna yok oluşları başladıktan sonra bile, 20 bin yıl öncesine kadar arkaik Sapiens’ler var. Batı Afrika’da ise yaklaşık 14 bin yıl öncesine, yani Amerika’da megafaunanın ortadan kalkmaya başladığı döneme kadar. Dolayısıyla bu yok oluşlar farklı zamanlarda, farklı yerlerde yaşanıyor.
"Barış bir seçimdir"
Görüşleriniz muhtelif insan toplumları arasında gözlemlediğimiz şiddete dayanıyor. Bu, savaşın doğamızın bir parçası olduğu anlamına mı geliyor, yoksa bu fazla iddialı bir sonuç mu olur?
Bence savaşın insan doğasının bir parçası olduğunu söylemek, ötmenin bir kuşun, kuş kovalamanın da bir kedinin doğasında olduğunu söylemek kadar yerinde. Bu, savaşın kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. İttifak kurmak, barışmak ve iş birliği yapmak da insan doğasının bir parçası. Bu eğilimler içimizde birbiriyle çatışıyor. Eğer gerçekten barışı seçmek istiyorsak, bu karanlık içgüdüleri kabul etmek önemli zira doğal hâlimizin, varsayılan durumumuzun barış değil savaş olduğu pekâlâ savunulabilir. Dünya son birkaç bin yılda çok daha barışçıl bir yer hâline geldi ama bu tesadüfen olmadı. Çok emek gerektirdi ve bir tercihti. Barış ve iş birliği kendiliğinden ortaya çıkan şeyler değil, birer seçim.
Roma’ya karşı barbarlar
Neandertaller bugün çoğunlukla bir zamanlar sanıldığından daha zeki ve daha "insan" olarak tasvir ediliyor. Bu iade-i itibara katılıyor musunuz ve sizce bu, akıbetlerini açıklamayı zorlaştırıyor mu?
Neredeyse her açıdan – aletlerde, boncuk gibi süs eşyalarında, sanat eserlerinde, ölü gömme gibi manevî pratiklerde, fırlatma mızraklarının ve ateşin kullanımında vb. – Neandertallerin sandığımızdan çok daha modern olduğu anlaşıldı. Üstelik evrimleşiyorlardı. Son Neandertallerin aletleri ilk Neandertallerinkinden daha gelişkin, beyinleri de daha büyüktü. Bu da neden bizim hayatta kaldığımız, onlarınsa yok olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Farkı toplumsal dinamiklerin, yani daha büyük ve daha iş birliğine yatkın grupların yarattığı fikri bence ilginç, çünkü belirleyici olanın bireysel zekâ olmadığını düşündürüyor. Zekâ bakımından bize çok benziyor olabilirler. Farkı yaratan ise insan toplumsal yapılarının örgütlenme biçimiydi.
Tarihte buna benzer bir örnek var mı?
Roma’ya bakın. Roma’nın barbar kabilelere karşı silâh bakımından büyük bir üstünlüğü yoktu. Zırhları pek daha iyi değildi. Roma’nın kısa kılıcı gladius ise aslında barbar kabilelerden ödünç alınmıştı. Belirleyici olan örgütlenmeydi. Başka bir deyişle, askerlerin lejyonlar hâlinde savaşma biçimi ve arkalarında koca bir devletin bulunması. Romalılar barbar kabilelerden daha zeki değildi. Sadece büyük gruplar hâlinde birlikte hareket etmekte savaştıkları kabilelerden çok daha iyiydiler. Bu, insanlarla Neandertaller arasındaki ilişki için iyi bir benzetme olabilir: Roma’ya karşı barbarlar. Sapiens daha büyük ve daha iş birliği-merkezli gruplar kurdu. Neandertal ise birlikte hareket edemeyen küçük, dağınık, başına buyruk topluluklardan müteşekkildi.
"Taş devrinden aslında hiç çıkmadık"
Son olarak, Neandertallerin akıbeti bize kendimiz ve bugün başkalarına nasıl davrandığımız hakkında ne söylüyor?
İnsanlar milyonlarca yıldır başka insan kabileleriyle savaştı. Farklı insan türleri arasında binlerce yıl süren kabileler arası savaşlardan sağ çıkan tek tür biziz ve bence bu, bir tür olarak kim olduğumuzu temelden biçimlendirdi. Bugün o büyük, gelişmiş medeniyetleri kurabiliyoruz belki ama genlerimiz esasen Neandertallerle savaşan Buzul Çağı avcı-toplayıcılarının genleri. Bence hayatta kalmak için yabancılardan, diğer kabilelerden korkmak ve onlardan nefret etmek üzere evrimleştik. Bu taş devri içgüdüleri Neandertallerle ölüm kalım mücadelesi verirken işimize yarıyordu fakat bugün artık bize zarar veriyor. Bizi o şiddet döngüsünü tekrarlamaya itiyor ve birbirimizle geçinmekte bu kadar zorlanmamızın bir nedeni de bu. Taş devrinden aslında hiç çıkmadık.
*Kretase: Yaklaşık 145 milyon ile 66 milyon yıl önce arasındaki jeolojik dönem, yani dinozor çağının son evresi.
*Homo Floresiensis: Endonezya’nın Flores Adası’nda bulunan, boyu yaklaşık bir metre olduğu için "Hobbit" lakabıyla anılan ve yaklaşık 50 bin yıl öncesine kadar yaşadığı düşünülen küçük yapılı bir insan türü.
*Homo Luzonensis: Filipinler’deki Luzon Adası’nda, Callao Mağarası’nda bulunan ve en az 50 bin yıl önce yaşamış küçük yapılı bir insan türü.
*Homo Naledi: Güney Afrika’daki Rising Star mağara sisteminde bulunan, küçük beyinli ama yaklaşık 335 bin ile 236 bin yıl önce, yani Sapiens’in ortaya çıktığı dönemde yaşamış bir insan türü.
*Homo Rhodesiensis: İlk örneği 1921’de o dönem Kuzey Rodezya adını taşıyan bugünkü Zambiya’da bulunan bir kafatasıyla tanımlanan, yaklaşık 300 bin yıl önce yaşamış iri kaş kemerli arkaik bir Afrika insanı.
*Batı Afrika’nın "hayalet" insanları: Fosili hiç bulunmamış, varlığı yalnızca bugünkü Batı Afrika halklarının genomunda bıraktığı izler sâyesinde anlaşılan arkaik insan topluluğu.
*Pleistosen megafauna yok oluşları: Yaklaşık 50 bin ile 10 bin yıl önce mamutlar, mağara ayıları ve dev yer tembelleri gibi iri memelilerin dünyanın dört bir yanında ortadan kalkması.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish