Terapi odaları insanların gözünde hep biraz gizemli olmuştur. Bir psikolog olarak, yıllardır o kapının ardında neler yaşandığını merak edenlerin sorularıyla muhatap oluyorum.
Derken karşıma Sıra Dışı Bir Terapi (2026) çıktı. İnsanların zaten bu kadar merak ettiği bir odanın sıra dışısı nasıl olurdu?
Bir terapisti alışılmışın dışına çıkaran, danışanıyla kurduğu ilişki mi, kullandığı yöntemler mi, yoksa yardım etmek için sınırları ne kadar zorladığı mıydı?
Hernán Goldfrid’in yönettiği, Ricardo Darín ve Diego Peretti’yi buluşturan Arjantin yapımı filmi izledikçe sorularım da yön değiştirdi. Benim asıl merak ettiğim, terapistin kendi içinde olup bitenlerdi.
Ulises Verón, Baumann Vakfı’nın Psikolojide Mükemmellik Ödülü’nü almak üzere kürsüye çıkıyor. Salondakiler bir teşekkür konuşması beklerken o, 3 ay önce hayatını kaybeden bir danışanını anlatmaya başlıyor. Kendisi de psikolog olan bu adam, Ulises’le görüşmeleri sürerken ailesini, mesleğini ve danışanlarını geride bırakıp Córdoba’ya taşınmış, "Yüce Hakikatin Kardeşleri" adlı bir gruba katılmış. Ulises onunla haftada iki kez telefonda görüşmeye devam etmiş. Ardından danışanı bir dağ yolunda hipotermi nedeniyle hayatını kaybetmiş.
Ölümü kayıtlara kaza olarak geçse de Ulises’in aklından bir soru çıkmıyor: Bir terapist olarak onun için daha fazlasını yapabilir miydi?
Kendisini aldığı ödüle layık görmeyen Ulises, artık kelimelerin yetmediğini, harekete geçmek gerektiğini söylüyor. Ödülü kürsüye bırakıp salondakilere dönüyor.
"Peki biz ne halt edeceğiz?"
Bu yazıyı yazdığım günlerde bir meslektaşımın danışanının intihar ederek hayatını kaybettiğini öğrendim. O haberi duyduğumda Ulises’in kürsüde sorduğu soru başka bir ağırlık kazandı. Böyle bir kaybın ardından yasın içine çaresizlik, bir şeyi gözden kaçırmış olma kaygısı ve insanın mesleki yeterliliğine ilişkin sorular da karışıyor. Bir insanın en kırılgan yanlarına bu kadar yakından tanıklık ettikten sonra, onunla yapılan görüşmeler, söylenen sözler, hatta sessiz kalınan anlar bile yeniden düşünülüyor. Hele de geride, insanın zihninde dönüp duran o soru kalmışsa…
Daha ne yapabilirdim?
Ulises, danışanı için daha ne yapabileceğini sorgularken benim aklım o adamın geride bıraktığı hayata takılıyor. Ailesinden, mesleğinden, kurduğu düzenden vazgeçip Córdoba’daki o grupta ne bulmayı umuyordu?
İnsan ilişkilerinin içinde kök salıyor. Sevilmek, birine yakın olmak, bir yere ait hissetmek ruhsal hayatımızı besliyor. Bu bağlar zayıfladığında, kabul göreceğimiz bir yere tutunma arzusu da güçlenebiliyor.
Rollo May, Kendini Arayan İnsan’da başkalarının kabulüne bağımlı hâle gelen insanların, o bağlar koptuğunda "kumda akan su gibi dağılacaklarını" hissettiklerini anlatır. "İnsanların çoğu hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına dokunmak zorunda olan körlerden farksızdır" der (s. 34). Ulises’in danışanının Córdoba’ya uzanan hikâyesi de insanın bir yere ait olabilmek uğruna nelerden vazgeçebileceğini düşündürüyor.
Danışanının ölümünden sonra Ulises ise kendi yeterliliğini sorgularken bir çıkış yolu bulduğuna inanıyor. İnsanların hayatına daha fazla girerse onlara daha çok yardım edebileceğini düşünüyor.
Yardım etmenin acelesi
Mónica, kendisini aldatan kocasından ayrılmakta zorlanıyor. Ulises adamı sevgilisiyle yemek yerken bulup masasına oturuyor. Nasıl ayrılacağını, nerede yaşayacağını, hatta Mónica’nın varlığından bile haberdar olmadığı gayrimenkulle ne yapacağını anlatıyor. Danışanının bile bilmediği ayrıntılara hâkim olan bu terapist, izleyiciyi de hazırlıksız yakalıyor. Film daha bu sahnede bizi, Ulises’in nereye kadar gideceği merakıyla kendine bağlıyor.
Mónica’nın kendisini daha iyi hissettiğini söylemesi Ulises’i cesaretlendiriyor. Florencia’yı dinlerken de onun için neyin iyi olacağını bildiğinden emin. Genç kadın yıllardır annesine söyleyemediklerini terapi odasında anlatıyor. Ulises bir gün onun gözlerini bağlayıp annesinin evine götürüyor. Florencia nereye gittiklerini sorunca yalnızca "Bana güven" diyor. Kapı açıldığında annesiyle karşı karşıya kalan genç kadın, Ulises’in, Florencia’nın seanslarda anlattıklarından yola çıkarak hazırladığı metni okuyor.
Bu sahnede benim aklım, Florencia’nın annesine söylediklerinden çok oraya nasıl getirildiğine takılıyor. Florencia elbette annesiyle konuşmak isteyebilir. Fakat ne zaman, nerede, nasıl konuşacağına, hatta ne söyleyeceğine Ulises karar veriyor. Genç kadın nereye götürüldüğünü bile bilmiyor. Annesinin karşısında yıllarca kendi sesini duyuramayan Florencia, şimdi terapistinin iradesine teslim oluyor. Annesine yıllardır söyleyemediklerini söylediği o anın bile sahibi olamıyor.
Yıllarca incinmiş bir insanın iyileşmesi için kendisini inciten kişiyle yüzleşmesi ya da ondan bir özür alması gerekmez. Psikoterapide kişinin yaşadıklarını anlamlandırmasına, duygularını ve ihtiyaçlarını tanımasına, hayatıyla ilgili kararları yeniden kendisinin verebilmesine çalışırız. Annesi Florencia’yı duyabilir, onu yeniden suçlayabilir, hiçbir zaman değişmeyebilir. Florencia’nın iyileşmesini annesinin vereceği cevaba bağlamak, ruhsal hayatını bir kez daha annesinin eline bırakmak anlamına gelir.
Nitekim yüzleşmenin ardından annesiyle birlikte babası, kardeşleri ve akrabaları da Florencia’dan uzaklaşıyor. Aile WhatsApp grubunda mesajlarına cevap verilmiyor.
Ulises bunun ona özgürlük hissi verip vermediğini soruyor.
"Hayır, kendimi yalnız hissediyorum."
Ulises için yüzleşme önemli bir başarı. Florencia ise ailesinin kendisine sırt çevirdiği bir hayatın içinde kalıyor. Terapisti yaptığının doğruluğuna inanmaya devam ederken genç kadının yaşadığı yalnızlık giderek ikinci plana düşüyor. Sonunda Florencia terapiyi bırakıyor.
İşte bu yüzden psikoterapide bir semptomun hangi ihtiyaca, korkuya ya da çatışmaya işaret ettiğini anlamaya çalışıyoruz. İnsanı susturan şey, sevdiği insanları kaybetme korkusu, suçluluk ya da yıllardır içinde yaşadığı ilişki biçimi olabilir. Bir müdahale kısa sürede rahatlama sağlayabilir. Bu rahatlamanın kalıcı bir değişime dönüşmesinde, kişinin yaşadığı güçlükleri ve ilişkilerindeki çatışmaları anlamlandırabilmesi de önem taşır.
Kısa süreli ve çözüm odaklı terapiler de önemli değişimler sağlayabilir. Burada belirleyici olan, danışanın neye ihtiyaç duyduğu ve o değişime ne kadar hazır olduğudur. Florencia annesine yıllardır söyleyemediklerini söyleyebilmişti.
Peki annesinin onu duymadığı, ailesinin de sırt çevirdiği bir hayatta kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlenmiş miydi?
Bir insanın sınır çizebilmesi kadar, o sınırın ardından yaşayacağı hayatı taşıyabilecek gücü kazanması da önemlidir. Nasıl ki bir çiçeği çekerek uzatamazsan, insan ruhsallığı da gelişmek ve olgunlaşmak için zamana ihtiyaç duyar.
Ulises’in ise beklemeye pek sabrı yok. Üstelik bu aceleciliği terapi odasının dışında da sürüyor. Televizyon programına giderken bindiği taksinin şoförü, karısının kendisini evden gönderdiğini anlatıyor. Ulises, şoföre karısının onun için hazırladığı çantanın büyüklüğünü soruyor. Çantanın küçük olduğunu öğrenince kadının aslında kocasının geri dönmesini istediğine karar verip barışmalarını öneriyor. Bir süre sonra aynı şoförle karşılaştığında ise kadının taciz şikâyetinde bulunduğunu ve adam hakkında uzaklaştırma kararı aldırdığını öğreniyor.
Ulises, çantanın büyüklüğünden kadının kocasını geri istediğine hükmetmişti; oysa kadının asıl derdi adamı hayatından uzaklaştırmaktı. Küçük bir ayrıntıyı bütün hikâyenin yerine koyuyor. Kendi sezgisine öylesine güveniyor ki başka ihtimalleri düşünme ihtiyacı bile duymuyor.
Bu yaklaşımı danışanlarını iki kategoriye ayırdığı yeni sistemde de görüyoruz. TPR adını verdiği grupta çözülebilir sorunu olanlar, NTP grubunda ise ona göre herhangi bir sorunu bulunmayanlar yer alıyor.
Claudio Iturbide, yıllardır bir ofiste çalışan, artık başka bir hayat isteyen, bateri çalmayı düşünen bir danışan. Ulises’e göre bunca yıldır aynı işi sürdürüyor olması zaten seçimini gösteriyor. Oysa insanın yıllardır sürdürdüğü hayat, yaşamak istediği hayat olmayabilir.
Ulises’in o sıralar asıl ilgisi başka bir danışanına yönelmiş durumda. Tanınmış yazar Martín Bouchard, yayınevine söz verdiği romanı bir türlü bitiremiyor, yazamadıkça içkiye daha çok sığınıyor. Ulises, onu neyin bu kadar zorladığını anlamak için evine gidiyor, çalışma alışkanlıklarını yakından görme fırsatı buluyor.
Martín’in evinde geçirdiği gecenin ardından muayenehaneye geldiğinde aklı hâlâ romanda. Üzerinde çalışabilmek için kesintisiz 1 saat istiyor, Claudio’dan sonraki seansı bile iptal ettiriyor. Oysa Claudio ikinci görüşmesi için 10 dakikadır bekliyor.
Ulises, Claudio’nun neden başka bir hayat aradığını anlamaya çalışmadan terapiye ihtiyacı olmadığına karar veriyor. Claudio kendisini henüz yeterince anlatamadığını söyleyerek itiraz ediyor. Fakat Ulises kararını çoktan vermiş.
Bir terapiyi sonlandırmak da en az başlatmak kadar özen gerektirir. Amerikan Psikoloji Birliği’nin (APA) etik ilkelerine göre bu karar, danışanın artık terapiye ihtiyaç duymadığı, süreçten yarar görmesinin beklenmediği ya da terapinin ona zarar verdiği makul biçimde anlaşıldığında alınır. Mümkün olduğunda karar önceden danışanla konuşulur, gerektiğinde başka bir uzmana yönlendirme yapılır.
Ulises, Claudio’nun neye ihtiyaç duyduğunu anlamadan onun adına karar veriyor. Bir danışanının hayatına bu kadar müdahil olan terapist, diğerinin kendisini anlatmasına bile fırsat vermiyor.
Bir insanın hayatına ne kadar yaklaşabiliriz?
Martín’in evine yapılan bu ziyaret bana Irvin Yalom’un Günübirlik Hayatlar kitabında anlattığı Alvin vakasını hatırlattı.
Alvin, kadınlarla ilişki kurabilen fakat bu ilişkileri sürdüremeyen bir danışan. Kadınlar evine geldikten sonra onu terk ediyor. Yalom bir seansı Alvin’in evinde yapmayı önerdiğinde bunun nedenini anlıyor. Odalar eski gazeteler, kitaplar ve türlü eşyalarla dolu; aralarında ancak dar geçitler var. Danışanının ciddi bir biriktirme sorunu yaşadığını bu ziyaret sırasında öğreniyor.
Alvin, evini Yalom’a açtıktan kısa süre sonra terapiyi sonlandırıyor. Yalom, onu bu ziyarete fazla zorlamış olabileceğini düşünerek kendi tutumunu sorguluyor. İnsanın kendisini ne zaman ve ne kadar açacağına karar verebilmesi de terapötik güvenin bir parçasıdır.
Yalom yine de Alvin’e evini düzenlemesine yardımcı olabilecek Molly’yi öneriyor. 30 yıl sonra karşılaştıklarında Alvin evlenmiş, 2 çocuk sahibi olmuş ve Molly’nin desteğiyle hayatına yeni bir düzen vermiştir. Yalom’un neredeyse unuttuğu bu öneri, danışanının hayatında önemli bir karşılık bulmuştur.
Ulises ise Martín’in evine gittikten sonra onun çalışma biçimine de karışmaya başlıyor. Martín önce deftere yazıyor, ardından bilgisayara aktarırken metnini düzeltiyor. Ulises kendi müdahalesini rahatlıkla yapabilmek için doğrudan bilgisayarda yazmasını istiyor. Bununla da kalmıyor, zamanla evin anahtarını da ediniyor.
Yalom, Alvin’in evine yaptığı ziyaret sayesinde terapi odasında göremediği bir güçlüğü onun kendi yaşam ortamında fark ediyor. Ziyaretin Alvin için fazla zorlayıcı olup olmadığını sonradan sorgulasa da edindiği gözlem, danışanının ihtiyaçlarını daha iyi anlamasına ve ona uygun bir destek önermesine yardımcı oluyor. Yalom, danışanının dünyasını anlamak için ona yaklaşıyor; Ulises ise o dünyanın içine girip sonunda danışanının yerine geçiyor.
Bir insana eşlik etmek, onun kendisini anlamasına, ihtiyaçlarını fark etmesine ve kendi yolunu bulmasına alan açmayı gerektirir. Danışanın seçimlerine ve değişimin kendi zamanına saygı göstermek de bu ilişkinin temelidir. Yönetmek ise çok daha baştan çıkarıcıdır. Başkasının hayatında kararları veren, sorunları çözen, sonuçları belirleyen kişi olmak insana neredeyse tanrısal bir güç duygusu verir. Ulises’in kurtarma arzusuna giderek bu gücün cazibesi karışıyor.
Kimin hikâyesi?
Ulises, Martín’i ilk tanıdığında kızına onu aptal bulduğunu söylüyor. İlerleyen görüşmelerde ise Martín, Ulises’in edebiyat bilgisini küçümsüyor. Birbirlerini yetersiz buldukça aralarında sessiz bir rekabet başlıyor. Danışanın yaşadığı sıkıntı, terapistin kendi yeterliliğini sınadığı bir alana dönüşüyor.
Bir danışanın anlattıkları bizim içimizde de bir şeyleri harekete geçirir. Onu korumak, kurtarmak, hatta kendimizi kanıtlamak isteyebiliriz. Psikoterapide karşı aktarım dediğimiz bu duyguları tanımak önemlidir. Çünkü terapist kendi sorunlarını danışanının hikâyesine taşımaya başladığında, terapötik ilişkinin sınırları da bulanıklaşır. Böyle anlarda kendime "Bu senin hikâyen değil" derim. Kendi duygularımızla danışanınkileri ayıramazsak onunla aynı kayığa binip sürükleniriz.
Ulises’in Martín’le ilişkisinde de bu sınır giderek kayboluyor. Yazarın yaşadığı tıkanıklık, terapistin kendi meselesi hâline geliyor. Martín’in yazamadığı roman artık Ulises’in zihnini meşgul ediyor.
Bir gün Martín bekleme odasında otururken içeriden sesler duyuyor. Ulises bir çocukla boks eldivenleriyle çalışıyor. Martín seslere kulak verdikçe yüzündeki ifade değişiyor. Sanki aradığı hikâye o anda aklına geliyor. Kendini danışanlarına adamış bir terapistin hikâyesi… İçeri girdiğinde ise Ulises’in aklında ormanda yalnız yaşayan bir adamın hikâyesi var. Martín bu fikri beğenmiyor ve ona insanın en iyi bildiği şeyi yazması gerektiğini söylüyor. Martín’in bu sözü Ulises’in aklında yer ediyor. Yazmaya başladığı hikâyenin merkezinde, danışanlarının hayatına gizlice müdahale eden bir terapist var.
Ulises geceleri Martín’in evine gizlice girip roman üzerinde çalışmaya başlıyor. Martín yazamadıkça içkiye yönelirken Ulises de onun romanını yazdığı gecelerde sigaraya sarılıyor. Kızının babasını sigara içerken gördüğünde şaşırması, Ulises’in danışanının sıkıntısının gerilimini kendi hayatına nasıl taşıdığını görünür kılıyor.
Roman tamamlanıyor, yayınevine teslim ediliyor ve büyük beğeni kazanıyor. Martín’in elinde artık başarılı bir kitap var. Fakat bir yazar için o kitabı kendi emeğiyle ortaya koyabilmiş olmak da en az başarısı kadar önemli.
Albert Bandura’nın öz yeterlik kavramı, insanın bir işi kendi becerileriyle başarabileceğine duyduğu inancı anlatıyor. Bu inanç, kendi çabamızla elde ettiğimiz başarılarla güçleniyor. Martín’in romanı büyük beğeni toplarken, kendi kalemine duyduğu güveni yeniden kazanma fırsatı Ulises’in müdahalesiyle elinden alınmış oluyor.
Ulises, Martín’in yıllardır bitiremediği romanı tamamlamıştı. Peki bu sırada yazara ne bırakmıştı?
Başkasının hayatını düzeltirken
Ulises’in bütün zamanını başkalarının sorunlarını çözmeye vermesi, onun kendi hayatında neler yaşadığını da düşündürüyor. Mónica’nın evliliğini düzenlerken, Florencia’yı annesiyle yüzleştirirken, Martín’in romanını yazarken kendisini ne kadar işe yarar hissettiğini görüyoruz. Fakat başkalarının hayatıyla bu kadar meşgul olmanın bir de kaçış tarafı var. Ulises, danışanlarının sorunlarını çözmeye çalışırken kendi yalnızlığıyla, kızıyla arasındaki uzaklıkla ve kurtaramadığı danışanının ölümünün zihninde bıraktığı sorularla yüzleşmeyi erteliyor. İnsan, kendi çaresizliğine dayanabilmek için başkasının hayatında kurtarıcı olmaya çalışabilir.
Ulises’in kurtarma arzusunu en yakından görenlerden biri de kızı Paula. Yemekte, babasının kendisini başkalarının hayatını kurtarmakla görevli, herkesten üstün biri olarak gördüğünü söylüyor. Thiago’yla konuştukları bir kavramı gündeme getirdiğinde ise Thiago hemen araya girerek Ulises’e herhangi bir tanı koymadığını açıklıyor.
Paula, babasının giderek yalnızlaştığını da görüyor. Birlikte yapacakları planlar erteleniyor, Ulises’in zihni sürekli danışanlarının sorunlarıyla meşgul. Kızının hayatında önem taşıyan bir insanla tanışacağı akşam bile babasının aklı başka yerde.
Paula’nın babasında gördüğü bu eğilim, gündelik dilde kurtarıcı kompleksi olarak da anılıyor. Stephen Karpman’ın drama üçgeni ise bu tutumun ilişkilerde nasıl bir karşılık bulabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor. Karpman, kurtarıcı, zalim ve kurban rollerinin aynı insanın ilişkileri içinde birbirine dönüşebildiğini anlatır. Üçgenin asıl tuzağı, insanın hangi rolde olursa olsun kendi sorumluluğunu görmesini güçleştirmesidir. Kurtarıcı başkasının sorunlarını üstlenerek kendisini vazgeçilmez hissedebilir. Müdahaleleri sorgulandığında baskı kuran, zalim birine dönüşebilir. Yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaştığında ise kendisini çaresiz ve haksızlığa uğramış hissederek kurban rolüne sığınabilir.
Florencia’nın annesine söyleyeceklerini hazırlayan, Martín’in romanını yazan Ulises, kurtarıcı rolünde. Kendisine ihtiyaç duyulması, Ulises için başlı başına bir ihtiyaç hâline geliyor. Danışanları kendisine itiraz ettiğinde öfkeleniyor, üzerlerinde baskı kurarak zalim rolüne geçiyor. Yaptıklarının sonuçları kendi hayatını tehdit etmeye başladığında ise kendisini köşeye sıkışmış, zarar görebilecek kişi olarak görüyor. Bu da kurban rolüne nasıl yaklaşabildiğini düşündürüyor.
Ulises’in roman kahramanına ilişkin bir yoruma verdiği tepki de ilginç. Romandaki psikoloğun ruhsal yapısına ilişkin bir tanımlamaya itiraz ediyor. Böyle karmaşık bir insanın birkaç cümleyle tanımlanamayacağını söylüyor. Kendi danışanlarını 2 kategoriye ayıran terapist, romanındaki benzerine yöneltilen hızlı bir hükümden rahatsız oluyor. Filmin ironilerinden biri de bu.
Fakat Martín, romanın gerçek yazarıyla yüzleştiğinde durumun ciddiyeti ortaya çıkıyor.
Romanı Ulises’in yazdığını öğrenen Martín için artık kitabın başarısının da bir anlamı kalmıyor. Yıllardır yazmaya çalışan, kendi yeteneğinden şüphe etmeye başlayan bir yazarın en iyi romanını terapisti yazmış. Üstelik bunu gizlice evine girerek yapmış. Martín’in öfkesinde evine izinsiz girilmesinin ötesinde, yazarlığına duyduğu güvenin sarsılması da var.
"Benim en iyi romanımı sen yazdın. Bunun benim için ne anlama geldiğini biliyor musun?"
Ulises ona bir roman kazandırırken, bir yazar olarak kendisine duyduğu güveni de elinden almış. Martín’in "Hayatımı mahvettin!" diye haykırması bu yüzden.
Yaşanan arbede sırasında Martín başını çarpıp yere yığılıyor. Ulises bir süre onun öldüğünü sanıyor.
Bir danışanının ölümüyle sarsılıp çalışma biçimini değiştirmeye karar veren Ulises, şimdi başka bir danışanının hayatına yaptığı müdahalenin sonuçlarıyla karşı karşıya.
Kontrolden çıkan hayatlar
Ulises’in hızlı çözümleri insanlara sihirli değnek etkisi yapıyor. Televizyon programında sunucu da ondan anında bir çözüm beklediğini parmağını şıklatarak gösteriyor.
Bir izleyici, olumsuz düşüncelerinden kurtulmak için hemen uygulayabileceği bir çözüm soruyor. O güne kadar insanlara birkaç cümleyle yol gösteren Ulises, bu kez cevap vermekte zorlanıyor. Sorunun karmaşıklığından, nedenlerini araştırmak gerektiğinden söz ediyor.
Tam o sırada stüdyoya Claudio giriyor. Ulises’in terapiye ihtiyacı olmadığına karar vererek gönderdiği adam, herkesin önünde sorunlarının önemsenmediğini haykırıyor. Antidepresan kullandığını söylüyor. Kendisini NTP olarak sınıflandıran terapistten özür bekliyor. Ulises’in cevabı ise öfkeyle geliyor. Claudio’yu aşağılayan sözler söylüyor ve tartışma büyüyor.
Bu sahnenin ironisi çok güçlü. Ulises’in sınıflandırma yaparken gözden kaçırdığı insan, şimdi bütün öfkesiyle karşısında.
Artık Ulises’in kendi hayatı da kontrolden çıkmış durumda. Martín hastanedeyken Ulises yayından neredeyse kaçarcasına ayrılıyor. Dışarıda sıktığı yumruğu, yaşadığı sıkışmışlığı tek kelime etmeden anlatıyor.
Kızı da yaşananların ardından babasının karşısına çıkıyor. Martín’in romanında babasının sözlerini tanıyor; hikâyedeki psikoloğun Ulises’in hayatına ne kadar benzediğini görüyor. Ona, muayenehaneden geçen herkesin içinde yardıma en çok kendisinin ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Martín’in hastanedeki durumu ise Ulises’i bu kez kendi mesleki geleceğiyle yüzleştiriyor.
Martín ilk görüşmelerinde yazarlıkta itibarın sürekli korunması gereken bir şey olduğunu anlatmıştı.
"Sonuçta itibar bir ruhsattır ve sürekli yenileme ister."
Ulises, hastanede Martín’e bu düşünceyi hatırlatıyor. Yaşananları açıklarsa kendi mesleki ruhsatını kaybedebileceğini, hatta hapse girebileceğini söylüyor. Martín’in de kitabın gerçek yazarı ortaya çıktığında kazandığı itibarı yitireceğini hatırlatıyor.
Başlangıçta Martín’in yazarlık kaygısını anlatan söz, şimdi Ulises’in mesleki varlığını koruma çabasına hizmet ediyor.
Bir danışanını kurtaramadığı için ödülünü kürsüde bırakan Ulises, şimdi başka bir danışanından susmasını isteyerek kendi mesleğini kurtarmaya çalışıyor.
Terapistin dili neşterdir
Ulises müdahalelerini savunurken hayat kurtaran doktorları örnek gösteriyor. Ona göre kimi durumlarda harekete geçmek, ortaya çıkabilecek risklere rağmen gerekli olabilir. Açık kalp ameliyatlarının da beklenmedik sonuçlar doğurabileceğini söylüyor.
Bu benzetmenin psikoterapi açısından önemli bir karşılığı var.
Terapistin dili bir tür neşterdir. Bir cümle yıllardır üzeri örtülmüş bir acıya dokunabilir, insanın kendisine ilişkin yerleşmiş hikâyesini sarsabilir, başka türlü bakabileceği bir alan açabilir. Neşterin gücü keskinliğinden gelir; iyileştirebilmesi için nereye, ne zaman ve ne kadar derine ineceğini bilmek gerekir. Neşteri tutan elin kendi yaralarını da tanıması gerekir. Hatta "Terzi kendi söküğünü dikemez" derler ya, bizim meslekte kendi söküğümüzü görebilmek ve onarmak mesleki sorumluluğumuzun bir parçasıdır. Çünkü danışanlarımızın yaşadıkları bizim de korkularımıza, kayıplarımıza ve eski yaralarımıza dokunabilir. Kendi içimizde olup bitenleri tanıdığımız ölçüde, yardım etme isteğimize hangi duygularımızın karıştığını da fark edebiliriz.
Terapi odasında insan en kırılgan yanlarını bir başkasına açıyor. Bu yüzden yıllar içinde, kullanılan yöntem kadar o yöntemi taşıyan ilişkinin de ne kadar önemli olduğunu gördüm. Ayna tek başına iyileştirmez. İnsan, kendisine ne gösterildiği kadar kimin bakışı içinde görüldüğünden de etkilenir.
Gözleri bağlı
Filmin sonunda Martín’in romanı sinemaya uyarlanıyor. Başrol oyuncusu karakterini canlandırmakta zorlanınca Martín, Ulises’i çağırıyor. Ulises, kariyerinin zirvesindeyken özgüveninin en düşük noktasında olduğunu söylediği oyuncuya yardım etmek istiyor. Oyuncu bu değerlendirmeyi kabul etmiyor. Martín ise araya girerek “Bırak sana yardım etsin. O olmasaydı bugün burada olmazdım” diyor.
İşte burada filmin kara mizahı iyice belirginleşiyor. Bir zamanlar “Hayatımı mahvettin!” diye haykırdığı terapisti şimdi başarısının mimarı olarak görüyor. Kendi hayatında yaşadıklarından sonra aynı yöntemi başka birine önermesinde tuhaf bir çelişki var.
Ulises, oyuncuyu içinde bulunduğu uçurumdan çıkaracağını söylüyor. Oyuncu ise herhangi bir uçurumun kenarında olmadığını belirterek itiraz ediyor. Oysa gözleri bağlı hâlde, yüksek bir binanın tepesinde, kenara yakın duruyor. Ulises’in sözünü ettiği uçurum zaten orada.
Florencia’nın gözlerini bağlayıp onu annesinin evine götürdüğü sahneyi hatırlıyoruz. Her iki durumda da yolun nereye çıktığını Ulises biliyor; neyle yüzleşileceğine, ne zaman hazır olunduğuna da o karar veriyor.
Gözlerin bağlanmasını bu yüzden simgesel buluyorum. Ulises, kendisine duyulan güveni karşısındaki insanın iradesi üzerinde hâkimiyet kurma yetkisine dönüştürüyor. Gözleri bağlı kişi kendi yolunu göremezken bütün kontrol kendisini rehber ilan eden adamın elinde toplanıyor.
Komik olduğu kadar ürkütücü olan, bunca yaşanandan sonra Ulises’in hâlâ karşısındaki insanın itirazını ve korkusunu dinlememesi. Yardım etmeye karar verdiği andan itibaren sınırı kendisi çiziyor.
Filmin özgün adı Lo dejamos acá.
Biz de burada bırakalım.
Kaynaklar:
1. May, Rollo. Kendini Arayan İnsan. Çev. Kerem Işık. İstanbul: Okuyan Us Yayınları. (Alıntılar, s. 34.)
2. Yalom, Irvin D. Günübirlik Hayatlar. Çev. Elif Okan Gezmiş. İstanbul: Pegasus Yayınları, 2015. “Teşekkürler Molly” bölümü.
3. Bandura, Albert. (1977). “Self-Efficacy: Toward a Unifying Theory of Behavioral Change.” Psychological Review, 84(2), 191–215. https://doi.org/10.1037/0033-295X.84.2.191
4. Kılıç, Emrullah. (2024). “Psikoterapistin Narsisizmi ve Terapötik Sürece Etkisi.” Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 7(13), 35–44. https://doi.org/10.56955/bpd.1405707
5. Saraç, Hümeyra. (2021). “Terapötik Süreçte Aktarım ve Karşı-Aktarım.” Journal of Sustainable Education Studies, 2(3), 28–40. https://dergipark.org.tr/tr/pub/seader/article/1049726
6. Aslan, Berin ve Seda Sapmaz Yurtsever. (2025). “Terapi Sürecinde Karşı Aktarım ve Terapötik İttifakın İlişkisi Üzerine Sistematik Bir Gözden Geçirme.” AYNA Klinik Psikoloji Dergisi, 12(3), 358–399. https://doi.org/10.31682/ayna.1671161
7. Goldfrid, Hernán (Yönetmen). (2026). Lo dejamos acá [Film]. Kenya Films.
8. American Psychological Association (APA). (2017). Ethical Principles of Psychologists and Code of Conduct (2010 ve 2016 değişiklikleriyle). Madde 10.10 – Terminating Therapy (Terapinin Sonlandırılması). https://www.apa.org/ethics/code
9. Ançel, Gülsüm. (2012). “İşyerinde mobing: Mağdurun kişilik yapısı ve Karpman’ın Üçlü Draması.” Ankara Sağlık Bilimleri Dergisi, 1(2), 89–100. https://doi.org/10.1501/Asbd_0000000020
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish