7 Ağustos 2026'da Mekke'de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması ilk günden itibaren tek bir okumaya hapsedildi. Yaygın kanaat, bu yapının İran'a karşı kurulduğu yönündeydi. Bu kanaatin zemini de vardı. İran destekli Husilerin Suudi topraklarına yönelik füze ve İHA saldırıları sürüyordu. Üyelerden birine yapılan silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayan madde ise kolayca Tahran'ı caydırmaya dönük bir kalkan olarak okunabiliyordu.
26 Ekim'deki Tahran toplantısı bu okumayı ciddi biçimde sarstı. Suudi Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve MİT Başkanı İbrahim Kalın; Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile aynı masaya oturdu. Toplantı, İsrail seçimlerinden 1 gün önce yapıldı. Pezeşkiyan bölge güvenliğini güçlendirecek her mutabakatı desteklediklerini söyledi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmeyi, bölge ülkelerinin çıkarlarına dayalı güvenlik mekanizmalarına doğru atılabilecek ilk adım olarak nitelendirdi.
Bence Tahran fotoğrafının asıl anlamı şu: Mekke Paktı bir savunma anlaşması olduğu kadar, imzacılarını birbirine saldırmama taahhüdüyle bağlayan bir saldırmazlık düzenlemesidir. Kurucuları, paktın hiçbir ülkeyi hedef almadığını ve ilkelerine uyan yeni üyelere açık olduğunu baştan beri tekrarlıyor. İran bir gün bu yapıya girerse, 10 yıllık bir süre boyunca diğer üyelere saldırmama yükümlülüğü altına girecek. Saldırması hâlinde ise ortak tepkiyi baştan kabul etmiş olacak.
Tarih bu tür yapıların örneğini veriyor. 1975'te imzalanan Helsinki Nihai Senedi, NATO ile Varşova Paktı arasındaki düşmanlığı ortadan kaldırmadı. Ama kuvvet kullanmama ve sınırların dokunulmazlığı ilkeleriyle bu düşmanlığı kurallara bağladı ve Avrupa'ya uzun süreli bir öngörülebilirlik kazandırdı. Mekke Paktı'nın evrildiği yön de buna benziyor. Düşmanı yenmeye değil, düşmanlığı yönetmeye dönük bir çerçeve. (Burada doğru kelime “rekabet” olmalıydı aslında ama konu askerî ittifak olunca doğrudan düşmanlık yazmak daha gerçekçi göründü.)
Neden bu yön?
Türkiye ve Suudi Arabistan bölgedeki savaşlardan en çok etkilenen ülkeler arasında. Türkiye son 40 yılda Irak'tan Suriye'ye uzanan çatışmaların bedelini göçle, terörle ve kapanan pazarlarla ödedi. Suudi Arabistan ise Muhammed bin Selman'ın Vizyon 2030 ile başlattığı yeni Suudi Arabistan projesini sürdürmek istiyor. Petrole bağımlılığı azaltmak, turizme ve teknolojiye yatırım çekmek ancak füzelerin düşmediği bir ortamda mümkün. Sermaye savaş bölgesine akmaz.
İran açısından da tablo farklı değil. 1979'dan bu yana İran ya savaşın içinde ya da savaş tehdidinin gölgesinde yaşadı. Ağır yaptırımlar altında millî kaynaklarını savunmaya akıtan bir ülke için bölgesel bir saldırmazlık zemini nefes almak demek. Türkiye'nin NATO üyesi, Pakistan'ın Vaşington'un güvendiği bir ortak olması bu kanalı daha da değerli kılıyor. Nitekim Münir'in Tahran'a taşıdığı öneri kabul edilirse, Mekke Paktı ülkelerinin Katar ile birlikte garantör olması konuşuluyor.
Yapı genişlerse en önemli eşik Mısır olur. Ancak Kahire'nin kırılganlığını da hesaba katmak gerekir. Mısır, Camp David'den bu yana ABD'nin yıllık askerî yardımına, IMF programlarına ve Körfez sermayesine bağımlı bir ekonomiyle ayakta duruyor. Husi saldırıları Kızıldeniz trafiğini daralttıkça Süveyş Kanalı gelirleri de eridi. Bu bağımlılık Mısır'ın hareket alanını kısıtlıyor ama bölgesel istikrardan en çok kazanacak ülkelerden biri olduğunu da gösteriyor. Esed sonrası devletini yeniden kurmaya çalışan Suriye, ekonomik çöküş ve Hizbullah sorunuyla boğuşan Lübnan ve mülteci yükü altındaki Ürdün de aynı istikrara muhtaç. Bu ülkelerin yapıya eklemlenmesi kısa ve orta vadede bölgeye nefes aldırır, kalkınmaya alan açar ve en azından akan kanı durdurur.
Bundan kim rahatsız olur?
Üyelerin rahatsız olmayacağı açık. Gözler İsrail'e çevriliyor.
İsrail basını paktı baştan beri kâğıt üzerinde kalan bir yapı olarak sunmaya çalıştı. Jerusalem Post, imzadan 2 gün sonra bir Husi İHA'sının Cizan'daki Aramco rafinerisini vurmasına rağmen hiçbir şey olmadığının altını çizdi. Tahran fotoğrafı bu anlatıya başka bir soru ekledi. Toplumunu tehdit algısı ve savaş etrafında konsolide eden bir siyasi yapı için Sünni ülkelerin Şii İran'la çatışması stratejik bir beklentiydi. Çevresinde savaşın söndüğü bir bölgede İsrail ne kadar rahat durabilir?
ABD cephesindeki tablo daha karmaşık. Trump, İran konusunda karar zamanının yaklaştığını söylüyor ve 3 Kasım ara seçimlerine zayıf bir kamuoyu desteğiyle giriyor. Öte yandan Tom Barrack, 20 Ekim'de Doha'da petrol karşılığı güvenlik düzeninin artık ABD'nin ihtiyaçlarına uymadığını söyledi ve Mekke Paktı gibi bölgesel girişimleri desteklediklerini açıkladı. Vaşington başlangıçta bu ittifakın İran karşıtı bir yapıya dönüşmesini ve bölge güvenliğinin yükünü ona devretmeyi arzu etmiş olabilir. Ama burada bir çelişki var. Orta Doğu'nun bir barış bölgesine dönüşmesi, güvenlik satan ABD için en kârlı pazarlardan birinin daralması anlamına gelmez mi? Silah satışları, üsler ve koruma vaadi üzerine kurulu ilişkiler, tehdidin azaldığı bir bölgede eski değerini korumaz.
Bu yüzden belirleyici olan, bölge ülkelerinin Vaşington'un dalgalı politikaları karşısında sağlam durabilmesi olacak.
Geldiğimiz noktada ne barış adına hayallere kapılmayı ne de savaş adına karamsarlığa düşmeyi gerektiren bir tablo var. Güvensizlik derin, taraflar birbirine hâlâ kuşkuyla bakıyor. Ama Tahran'daki masa, bölgenin kendi sorunlarını kendi arasında konuşabileceğini gösterdi.
İzleyip göreceğiz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish