İnsanoğlunun diğer yaratılmışlara nazaran dünyaya geldiği anda sorumluluğu ve sahip olduğu ilk şeylerden biri, belki de farkında olmadığı bir emanettir. Henüz adını koymadığı, sınırlarını bilmediği, ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını düşünmediği bir emanet: Kendisi.
Sonra başkaları gelir; ailesi, içinde doğduğu toplum, kendisine verilen dil, hafızası, toprağı, suyu, bilgisi, ilişkileri. Ve henüz dünyaya gelmemiş insanların payı...
İnsan büyüdükçe sahip olduğu şeylerin çoğaldığını zanneder, oysa büyüdükçe sahip olduklarının değil, emanetlerinin çoğaldığını fark etmesi gerekir. Modern insanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlamaktadır; sahip olmak ile emanet almak arasındaki farkı giderek unutuyoruz, bir şeyi satın aldığımızda onun sahibi olduğumuzu düşünüyoruz. Bir makam elde ettiğimizde o makamın bize ait olduğunu zannediyoruz. Bilgiye ulaştığımızda onu istediğimiz gibi kullanabileceğimiz yanılgısına düşüyoruz. Teknoloji geliştirdiğimizde onun üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkımız olduğuna inanıyoruz. Dünyaya hükmedebilecek araçlara ulaştığımızda dünyanın bize ait olduğunu sanıyoruz. Hâlbuki insanın eline geçen her şey, onun üzerinde sınırsız bir mülkiyet hakkı olduğu anlamına gelmez, bazı şeyler bize verilmez, bize geçici bırakılır. Aradaki fark küçücük görünür; fakat medeniyetlerin kaderini değiştirecek kadar büyüktür. Sahip olan insan, “Bu benim” der. Emanet alan insan ise başka bir soru sorar:
“Bana verilen şeyi benden sonra nasıl bırakmalıyım?” Bu yakıcı ve sorgulayıcı soru, insanın zamanla ilişkisini değiştirir; emanet duygusu taşıyan insan yalnızca bugünü yaşamaz, kendisinden önce gelenleri hatırlar, kendisinden sonra gelecekleri düşünür ve kendi ömrünün sınırlarını aşan bir zaman duygusuna sahip olur. Medeniyet dediğimiz şeyin en derin anlamlarından biri budur:
İnsanoğlu, kendisinden daha uzun yaşayacak şeylere karşı sorumluluk duymaya başladığında medeniyet kurmaya başlar.
Geleceği inşa etmek
Bir ev yaparsınız ve ömrünüz boyunca orada yaşarsınız ama bir şehir kurarsanız sizden sonra da insanlar orada yaşayacaktır. Bir okul açarsınız, bir eğitim sistemi inşa edersiniz, bu, birkaç neslin hayatına dokunur. Bir ağaç dikersiniz, gölgesinde oturamayabilirsiniz. Bir kitap yazarsınız, belki sizi hiç tanımayan bir insan yıllar sonra bir cümlenizde kendisini bulur. Bir hukuk düzeni kurarsınız, sizin çocuklarınızdan çok torunlarınızı etkileyebilir. Bir ahlâk anlayışı yerleştirirsiniz, siz öldükten sonra bile insanların birbirine nasıl davranacağını belirleyebilir.
İşte insanın gerçek etkisi, çoğu zaman kendi ömrünün sınırlarını aştığı yerde başlar. Bu nedenle gelecek, yalnızca henüz gelmemiş bir zaman değildir; gelecek, bugünün içinde bize emanet edilmiş bir ihtimaldir. Bugün verdiğimiz her karar, geleceğin görünmeyen toprağına bırakılmış bir tohumdur, bazı tohumlar ağaç olur, bazıları diken, bazıları zehirli bir sarmaşık... İnsan kendi elleriyle diktiği hâlde bir gün kendi evinin duvarlarını sarar.
Elbette geleceğe dair konuşmak yalnızca teknolojik tahminlerde bulunmak değildir; geleceği konuşmak, bugün hangi tohumları ektiğimizi sormaktır. Çağımızın en büyük çelişkilerinden biriyle karşı karşıyayız. Hiçbir dönem, insanın geleceği biçimlendirme imkânını bugünkü kadar büyütmemişti. Aynı zamanda hiçbir dönem, insanı kendi yaptığı şeylerin sonuçlarından bu kadar kolay uzaklaştırabilecek araçlara da sahip olmamıştı.
Emanetin sorumluluğunu taşıyabilmek
Bir sistem kuruyoruz, sistem büyüyor, yozlaşıyor, olumsuz sonuçları ortaya çıkıyor sonra dönüp “Bunu sistem yaptı” diyoruz. Bir piyasa, kurulan bir düzen insanları tükenmeye ve tüketmeye yönlendiriyor. “İnsanlar böyle istiyor” diyoruz. Bir sosyal medya düzeni toplumun tüm değerlerini erozyona uğratıp parçalıyor. “İnsanlar ekranı seviyor” diyoruz.
Bir teknoloji mahremiyeti aşındırıyor, “Çağın gereği” diyoruz. Böylece sorumluluk yavaş yavaş öznesini kaybediyor, insan yaptığı şeyin failiyken, giderek kendi yaptığı sistemlerin kullanıcısına dönüşüyor. Aslında farkına varmamız gereken en büyük tehlike de burada:
İnsan kendi kurduğu düzenin sorumluluğunu kendi üzerinden çekmeye başladığında, emanet duygusunu da kaybetmeye başlar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Emanet, öncelikle bir sorumluluk bilincidir, sana bırakılan şeyin hesabını vereceğini bilmektir. Bugün bunun en fazla unutulduğu alanlardan biri belki de teknolojidir. Dijital çağ, bize sürekli “Daha fazlasını yapabilirsin.” diyor fakat teknoloji aynı güçle şu soruyu sormuyor:
Bunu yapabiliyor olman, yapman gerektiği anlamına gelir mi?
Bu soruyu sormak bize düşüyor zira teknik ilerleme kendi başına ahlâkî yön taşımaz. Bir araç ne kadar gelişmiş olursa olsun, onu hangi amaçla kullandığımız sorusu ortadan kalkmaz. Bir bıçakla ekmek de kesilebilir, bir insan da yaralanabilir. Aynı şekilde bir kamera güvenlik sağlayabildiği gibi mahremiyeti de yok edebilir. Bir veri sistemi, sağlık hizmetlerini iyileştirebiliyorken, insanları görünmez biçimde sınıflandırabilir. Yapay zekâ insanın yükünü hafifletebilir, fakat insanın karar verme sorumluluğunu da köreltebilir.
Mesele aracın iyi veya kötü olması değildir, mesele, aracı kullanan insanın kendisini ne olarak gördüğüdür; eğer insan kendisini sınırsız bir tüketici, sınırsız bir kullanıcı ve sınırsız bir sahip olarak görüyorsa, elindeki her araç sonunda daha fazla tüketimin hizmetine girerek kişiyi bu girdabın içine daha da çekebilir. Diğer taraftan insan kendisini emanet taşıyan bir varlık olarak tanımlarsa, aynı araç başka bir medeniyet tasavvurunun parçası hâline gelebilir.
Tüketirken tükeniyoruz
Şimdi burada çok temel bir ayrım ortaya çıkıyor: Tüketici dünyayı kullanır, emanetçi dünyayı korur. Tüketici bugünün ihtiyacına bakar, emanetçi yarının hakkını da hesaba katar. Tüketici “Ne kadar alabilirim?” diye sorar, emanetçi “Ne kadarını almaya hakkım var?” diye sorar.
Tüketici sahip olduklarıyla kendisini tanımlar, emanetçi sorumluluklarıyla...
Bu iki insan tipi arasındaki fark, yalnızca ekonomik bir tercih değildir, bir varoluş farkıdır. Çünkü insanın kendisini nasıl tanımladığı, dünyayla nasıl ilişki kuracağını belirler, kendini yalnızca tüketici olarak tanımlayan insan için dünya bir kaynaklar toplamıdır, toprak üretim aracıdır, su tüketilecek bir metadır, orman ekonomik değerdir, hayvan bir ürün olmaktan öteye geçemez. İnsan bile zaman zaman bir “kaynak” hâline gelir. İnsan kaynağı, insan sermayesi, veri kaynağı, tüketici profili, kullanıcı, müşteri, izleyici...
Bütün bu kelimeler belirli bağlamlarda gerekli olabilir ancak insanı bütünüyle bu kavramların içine kapattığımızda, onun ölçülemeyen taraflarını dışarıda bırakma tehlikesi doğar: İnsanın onuru, vicdanı, sorumluluğu, hafızası, merhameti, özgürlüğü, anlam arayışı ve emaneti taşıma kapasitesi... İnsan yalnızca kullanılabilecek bir kapasite değildir. İnsan, sorumluluk ve emanet üstlenebilen bir varlıktır. Geleceğin medeniyetini kuracak temel ayrım burada ortaya çıkacaktır:
İnsanı yalnızca ne kadar ürettiğiyle, ne kadar tükettiğiyle, ne kadar kazandığıyla, ne kadar hızlı olduğu ile ölçen bir anlayış ile; insanı neyi koruduğu, neye sadık kaldığı, hangi sorumluluğu üstlendiği ve kendisinden sonra ne bıraktığı üzerinden değerlendiren bir anlayış arasında…
Bu iki yaklaşım aynı dünyada yaşayabilir fakat aynı medeniyeti kuramaz. Medeniyet yalnızca üretim kapasitesinin değil, koruma iradesinin de bir sonucudur. Bir toplum çok şey üretebilir ancak hiçbir şeyi koruyamıyorsa, orada ilerleme ile yıkım arasındaki sınır incelmeye başlar.
Bir toplum çok bilgi üretip hakikati koruyamıyorsa bilgi çoğalırken hikmet azalır, bir düzen durmadan hukuk üretirken adalet duygusunu kaybediyorsa, kanunlar çoğalırken hakkaniyet azalır. Bir grup, bir zümre çok zengin olabilir; gelecek kuşakların hakkını tüketiyorsa zenginliği aslında geleceğin yoksulluğuna fevkalade dönüşebilir. Bu nedenle medeniyetin ölçüsü yalnızca ne inşa ettiği değildir, neyi yıkmadan inşa edebildiğidir.
Küçük güzeldir
Bugünün insanının içine düştüğü en zor durum şudur; çağımız bize sürekli büyümeyi öğretiyor, çok azımız şu soruyla karşılaşıyoruz: Ne zaman yeter diyeceğiz? “Yeter” diyebilmek, modern insanın maalesef en zor erdemlerinden biri hâline geldi ve tüketim düzeni, doyumdan çok eksiklik duygusuyla çalışmaya başladı. Bu yeni düzen bize sahip olduklarını değil, sahip olmadıklarımızı gösteriyor, bize gerçek hayatımızı değil, hayatımızın eksiklerini gösteriyor ve sonra o eksiklikleri satın alınabilir hâle getiriyor. Böylece insan kendi eksikliğini tüketerek kapatmaya çalışıyor fakat eksiklik, varoluşsal boşluk satın alınarak kapanmıyor. İnsanın anlam ihtiyacı, tüketim nesneleriyle sonsuza kadar ertelenemiyor ve insan, kendisini yeniden kurduğunu zannederken aslında sürekli yeniden pazarlanıyor.
Emanet düşüncesi tüketim kültürünün karşısına sessiz fakat güçlü bir soruyla çıkar:
“Sana verilen emanet hayatı neye dönüştürüyorsun?” Bu, “Ne satın aldın?” sorusundan daha derindir. “Ne kadar kazandın?” “Ne kadar ürettin?” sorusundan daha düşündürücüdür. Zira emanet görevi üstlenen insanın değerini sahip olduklarından ayırır, insanı yeniden sorumluluk sahibi bir varlık olarak düşünmeye davet eder.
Bu düşünce bizi geçmişe körü körüne döndürmez, tam tersine geleceğe daha sağlam bakmamızı sağlar. Mesele, dünyadaki tüm imkânların insana hangi amaçla hizmet edeceğini yeniden düşünmektir. Medeniyet yalnızca insanın dünyayı değiştirme kapasitesi değildir; insanın dünyayı değiştirirken kendisini kaybetmeme sanatıdır. Bu yüzden emanet duygusu, geleceğin medeniyetinde geçmişten kalmış bir kavram olarak değil, geleceğin en modern ihtiyaçlarından biri olarak yeniden karşımıza çıkmaktadır.
Her türlü teknoloji ve sonsuz imkân önümüze serilse de asli olan unsur; insan, kendisine verilmiş bu olağanüstü gücün emanetçisi olduğunu hatırlayabilmesidir. Geleceğin en büyük medeniyet sınavı kuşkusuz burada olacaktır. İnsanın önündeki mesele artık yalnızca dünyayı değiştirebilmek değildir: Dünyayı değiştirirken hangi dünyanın doğacağını da belirlemektir. Bugün elimizdeki her araç, yarının insanına bırakacağımız dünyanın bir parçasıdır.
Bugün verdiğimiz her karar, bizden sonra gelecek bir insanın hayatına görünmez bir şekilde dokunabilmelidir.
Bu yüzden insan yalnızca kendi hayatının yazarı değildir. Kendisinden sonrakilerin yaşayacağı dünyanın da görünmez yazarlarından biridir. Emanet bilincinin en güzel tarafı da budur, insana dünyanın sahibi olmadığını söylemekle yetinmez, ona dünyanın geleceğinden sorumlu olduğunu hatırlatır. Hiç kuşkusuz, emanetin unutulduğu yerde gelecek yetim kalır.
Sorumluluk, insanı küçültmez, tersine onu büyütür, sorumluluk üstlenebilen insan, kendi hayatının sınırlarından çıkar, kendisinden önce gelenleri düşündüğü gibi kendisinden sonra gelecekleri de düşünür. Bugünü geçmişle, geçmişi gelecekle buluşturur, bir zincirin halkası olduğunu fark eder, benim hayatım yalnızca benim hayatım değildir bilincine erer.
Ve insan artık yalnızca kendisine sorulmayacak bir sorunun muhatabıdır: Benden sonra ne kalacak?
Medeniyetin gerçek başlangıcı, insanın bu soruyu kendisine sormasıyla başlar ve insanın kendisinden sonra ne bırakacağını düşünmeye başladığı anda, kendi ömrünün ötesine geçerek medeniyet kurma bilincine ulaşır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish