Ahmed-i Hânî'ye vefa

Prof. Dr. M. Nesim Doru Independent Türkçe için yazdı

Ahmed-i Hânî (Ehmedê Xanî), Kürt edebiyatının ve düşünce tarihinin önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor / Görsel: Temsili

Ahmed-i Hânî (Ehmedê Xanî), klasik Kürt şiirinin en güçlü isimlerinin başında gelir. Melayê Cizîrî ve Feqiyê Teyran ile birlikte Kürt şiirinin troykasını oluştururlar. Buna belki de Kürtçe mevlidin yazarı Melayê Bateyî’yi de ekleyebiliriz. Ama hepsinin içinde Ahmed-i Hânî’nin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Hem Kürt dilinde yazılmış ilk mesnevi olan Mem û Zîn eserinin yazarı olması hem de Kürt medreselerinde okutulan ilk akaid kitabı ve ilk sözlük olan Nûbara Piçûkân eserinin müellifi olması onu ayrıcalıklı kılan unsurlardır.

Hânî’yi ayrıcalıklı kılan önemli hususlardan biri de onun sadece klasik bir şair olması değil, aynı zamanda bir fikir ve siyasi kişilik olmasıdır da denilebilir. Söz gelimi Melayê Cizîrî şiir formu açısından Kürt şairlerini etkilemişken Hânî, hem form hem de içerik, yani hem lafız hem de mana açısından şimdiye kadar devam eden Kürt şiirinin kuşkusuz en büyük ismi olmuştur.

Kürt şiirinde Melayê Bateyî, Molla Mahmud Bazîdî, Muradhan Bazîdî, Halife Yusuf, başta Abdurrahman Aktepî olmak üzere Aktepe ekolündeki tüm şairler, Cegerxwîn ve Şeyh Nurullah El-Cezerî gibi klasik ve modern Kürt şair ve entelektüellerinin hepsi Hânî ekolünde sayılabilirler. Cizîrî’nin kusursuz bir estetikle süslediği şiirleri Kürt medreselerinde ulaşılmaz bir edebî zevk amacıyla okunurken Hânî’nin eserleri fikirsel bir içerikle takip edilmiş ve 3 nesildir canlı bir biçimde devam etmiştir.

Bütün bunlar bir tarafa Ahmed-i Hânî’yi bugün de gündemde tutan ve tartışmalı hâle getiren şey Mem û Zîn eserinin girişinde bahis konusu ettiği hususlardır. Bu görüşlerinden dolayı hem Türk hem de Kürt entelektüel çevrelerde Hânî’yi Kürt ulusçuluğunun babası olarak kabul edenlerin sayısı bir hayli fazladır. Milliyetçilik düşüncesinin yayıldığı süreçlerin kaynağı olarak kabul edilen Fransız İhtilali’nden yaklaşık 1 asır önce vefat eden bu fikrin Kürt mahallesindeki bir teorisyeni olabilir miydi? Hânî gerçekten bir Kürt ulusçusu muydu? Buna cevap vermek için Hânî’nin eserine bakmaktan daha bilimsel ve verimli bir yöntem olamaz.
 

Ahmed-i Hânî (Ehmedê Xanî) / Fotoğraf: Wikimedia Commons
Ahmed-i Hânî (Ehmedê Xanî) / Görsel: Wikimedia Commons

 

Ahmed-i Hânî Kürt milliyetçisi miydi?

Hânî, Mem û Zîn eserinin girişinde hikâyeye geçmeden önce Kürt coğrafyasındaki sosyolojiyi ele alan kısımlarla dikkat çekmektedir. Bu bölümde Hânî genel olarak iktidar yoksunluğundan, sahipsizlikten, ittifaksızlıktan, zorlu ve çetin coğrafi koşullardan bahsetmiştir. Bu sebeplerden dolayı Kürtçenin ilerlemediğini ve edebî eserler ortaya koyamadığını söyleyen Hânî, şayet kendilerine sahip çıkan bir güç ve iktidar olursa Kürt dilinin sancağını göklere çıkaracağını, Melayê Cizîrî, Fakiyê Teyran ve Ali Harirî gibi Kürt şairlerinin ruhunu tekrar dirilteceğini ifade eder.
 

Ahmed-i Hânî'nin Mem û Zîn eserinin 1806-1807 yıllarında istinsah edilmiş nüshasından sayfalar. El yazması, British Library koleksiyonunda bulunuyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons
Ahmed-i Hânî'nin Mem û Zîn eserinin 1806-1807 yıllarında istinsah edilmiş nüshasından sayfalar. El yazması, British Library koleksiyonunda bulunuyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Buraya kadar Hânî’nin bir şair olarak aslında bir edebî patronaj meselesinden bahsettiği kolaylıkla tahmin edilebilir ki bununla ilgili yapılan akademik çalışmalar da mevcuttur. Bundan daha önemlisi ise Hânî’nin kavram haritasını ortaya çıkarmak ve analiz etmektir diye düşünüyorum. Bu kavram dünyasının en önemlileri ise "Kürd", "Ekrâd" ve "Kurmanc" kelimeleridir. Bunlar analiz edildiğinde Hânî’nin bahsettiği mesele de daha iyi anlaşılacaktır. Yaygın kanaatin aksine Ekrâd kelimesi, Kürd kelimesinin çoğulu değildir. Kürd kelimesi zaten çoğuldur.

Aynı şekilde A‘rab da Arap kelimesinin, Etrâk da Türk kelimesinin çoğulu değildir. Bunlar iki ayrı çoğul yapılarıdır ve iki farklı topluluğa karşılık gelmektedir. Yani Ekrâd kelimesinden maksat Kürd milleti olmaktan çok Kürtlerin periferisinde yaşayan kabile, taife ve aşiret yapıları içinde yaşayan göçebe toplulukları ifade etmektedir. Aynı şekilde A‘rab da Arapların göçebeleri ve Etrâk da Türklerin göçebeleri olan Türkmen/Yörük topluluklarını ifade etmektedir. Şimdi bu hususun Ahmed-i Hânî’nin mesnevisinde nasıl geçtiğine daha yakından bakalım.
 

Ahmed-i Hânî'nin Kürt edebiyatının temel eserleri arasında yer alan Mem û Zîn mesnevisi
Ahmed-i Hânî'nin Kürt edebiyatının temel eserleri arasında yer alan Mem û Zîn mesnevisi

 

Mem û Zîn mesnevisinde Kürd kelimesi 3 defa geçmektedir ve genelde dilsel bağlamda zikredilmektedir. Ekrâd kelimesi de 3 defa geçmektedir ve göçebe aşiretler anlamında kullanılmaktadır. Kurmanc (ve Kurmancî) kelimesi ise 12 defa geçmektedir ve Ekrâd ile eş anlamlı bir çerçevede ele alınmıştır. Eser de esasen bu kelime üzerine bina edilmiştir denilebilir. Bu beyitlere daha yakından bakıldığında Kürd kelimesinin lisan anlamında kullanıldığı beyitler aşağıdadır:

Safî şemirand vexwari durdî  
Manendê durrê lîsanê Kurdî

Saf şarabı döktü ve içti tortu olanı  
İnci gibi dizsin diye Kürd lisanını

Kurdî, ‘Erebî, Derî û Tazî  
Terkîbî kirin bi hezl û bazî

Kürtçe, Arapça, Farsça ve Tazi dilini  
Bir oyun ve latife içinde birleştirdi


Aslında Ahmed-i Hânî Mem û Zîn eserini Ekrâd yani Kurmanç sosyolojisi üzerine kurmuştur denilebilir. Ahmed-i Hânî, Melayê Cizîrî’nin aksine söylemini saray ve elit okuryazar çevreleri üzerinden değil, göçebe yaşayan daha dinamik bir yapı olan Kurmançlar üzerine kurmuştur. Hânî, kendisinden asırlar önce göçebe ve şehirli kültür arasında ilişki kuran ve göçebeleri geleceğin şehirlileri olarak gören İbn Haldûn’un tespitlerini paylaşıyor gibidir.

Onun düşüncesinde şayet Kurmançlar arasında bir birlik kurulup onları bir araya getirip örgütleyen karizmatik bir yönetici olursa hem bir millet olacaklar hem de konuştukları Kurmancî dili diğer majör diller arasındaki yerini alacaktır. Ekrâd aşiretlerinin sahip oldukları cesaret, cömertlik, adalet gibi özelliklerini zikreden Hânî, onların periferide oluşunu başlı başına olumsuz bir faktör olarak değerlendirmemiştir. Hatta Kürtlük söz konusu edildiğinde Ekrâd’ın yaşam tarzı bunun için elverişli olanaklar da sunmaktadır.

Sınırda olmak, dağda ve çölde çetin şartlar altında bir yaşam sürmek bu topluluğun dejenere olmayışını, dinamizmini ve yaratıcılığını gösteren bir unsur olarak düşünülmektedir. Nitekim Hânî, kendisinin de bir Kurmanç olduğunu ve bu sebeple Kürdî bir kaygıyla nazımda bulunduğunu ifade etmiştir. Ancak söylemek gerekir ki Hânî bizzat kendisi Ekrâd aşiretlerinden olsa da artık şehirli bir Kürd olarak yazmaktadır.

Kurmanc im û kohî û kenarî  
Van çend xeberê di kurdewarî

Kurmancım dağlıyım ve sınırdayım  
Bu birkaç Kürtçe nazmı yazmaktayım


Ahmed-i Hânî, Ekrâd ve Kurmanç kelimelerini eserinin giriş ve sebeb-i telif kısmında detaylı bir biçimde okuyucuya sunar. Ona göre Kurmançlar Allah’ın hikmetinden olsa gerek bu dünyada bir hayli garip bir yaşam sürdürmektedirler:

Ez mame di hikmeta Xwedê da  
Kurmancî di dewleta dinê da

Şaştım kaldım Allah’ın hikmetinde  
Şu Kurmancların işine bu dünya devletinde


Ahmed-i Hânî’ye göre Kurmanç taifeler Osmanlı ve İran sınırında burçlar misali yerleşmişler ve iki taraf arasında parçalanmış bir şekilde bir hayat sürüyorlar. Hânî’ye göre bu iki büyük gücün saldırıları karşısında savunmasız kalan Kurmançlar savaşlarda çok ağır yaralar almışlardır. Bu tespitlerini şu şekilde ifade eder:

Bifikir ji ‘Ereb heta ve Gurcan  
Kurmancî ye bûye şubhê burcan  
Ev Rûm û ‘Ecem bi wan hesar in  
Kurmanci hemî li çar kenar in  
Herdû terefan qebîlê Kurmanc  
Bo tîrê qeza kirîne amanc  
…..  
Kurmanci diben bi xûn mulettex  
Wan jêk vediken mîsalê berzex

Düşün Arap diyarından Gürcü yurduna  
Kurmançlar olmuş burç misali onlara  
Bu Romlar ve Acemler kuşatmış onları  
4 parçaya ayırmışlar Kurmançları  
İki taraf da Kurmançlara karşı  
Nişan almışlar kader oklarını  
….  
Kurmançlar hepsi kana bulanırlar  
Berzah misali birbirinden ayrılırlar


Hânî, bu olumsuz ve yaşama elverişli olmayan koşullar altında bile Ekrâd aşiretlerinin cesaret ve cömertlikleriyle direndiklerinden bahseder. Ona göre söz konusu aşiretlerin en büyük özelliği de bu mertlik ve yiğitlik hasletleridir. Aksi takdirde tarih sahnesinden silinmeleri gerekirdi. Hânî bu hususu şu şekilde ifade eder:

Ciwanmêrî û hîmmet û sexawet  
Mêrînî û xîret û celadet  
Ew xetme ji bo qebîlê Ekrad  
Wan dane bi şîr û hîmmetê dad

Mertlik, cömertlik ve himmet  
Yiğitlik, gayret ve celadet  
Budur Ekrâd kabilelerinin mühürleri  
Himmet kılıcıyla sağladıkları adaletleri


Ahmed-i Hânî, Ekrâd kabilelerinin iki imparatorluk gücü arasında sıkışan hâlleri dışında başka bir sorunlarının olduğunu ifade etmiştir. Ona göre Ekrâd kabileleri her ne kadar yiğitlik, cesaret ve adalette mahir olsalar da kitabet, şiir ve nazımda ilerlemedikleri için millet olamamışlardır, yani yetim ve mecalsiz kalmışlardır. Çünkü millet olmanın en önemli şartı kitabettir ve sanat eseri meydana getirmektir. Nitekim bütün milletler arasında kitap sahibi olmayan sadece Kurmançlar bulunmaktadır der:

Enwa‘ê milel xudankitêb in  
Kurmanci tenê di bê hisêb in

Bütün milletler kitap sahibidirler  
Sadece Kurmançlar payesizdirler


Bilindiği üzere Ahmed-i Hânî’den önce Kürtçe yazılmış birçok eser bulunmaktadır. Yani aslında Kürtler kitap sahibidirler. Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran, Ali Harirî gibi şairlerin eserleri bizzat Ahmed-i Hânî tarafından zikredildiği üzere bilinmekteydi. Ancak burada kitap sahibi olmayanların Kurmançlar olduğu ifade edilmektedir. Kitap sahibi olmadığına yapılan vurgu aslında bu toplulukların Kürd olanlardan ayrı oldukları anlamına da gelmektedir. Elbette bu durum, onların büyük oranda yerleşik olmayan göçebe yaşamlarından kaynaklanıyordu. Bu sebeple kitabet işinde ilerleyemiyorlardı. Hânî’ye göre aslında zor şartlarda yaşadıkları için sahipsiz ve çaresizdirler.

Kurmanci ne pirr di bêkemal in  
Emma di yetîm û bêmecal in

Kurmançlar aslında kemalden hâli değildirler  
Lakin sahipsiz ve çaresizdirler


Böylece Ahmed-i Hânî Mem û Zîn eserinin yazılma sebebini de izah etmeye zemin hazırlamıştır. Yani ona göre aslında Kurmançlar potansiyel olarak ilim, marifet ve aşka yatkındırlar. Ancak sahipsiz oldukları ve parçalanmış oldukları için bu özelliklerini inkişaf ettiremiyorlar. O hâlde yapılması gereken şey, Hânî’ye göre Ekrâd yani Kurmançlar için bir aşk kitabı yazmak olmalıdır. Bu sebeple bu eseri yazmaya karar verdiğini söyler:

Hem ehlê nezer nebên ku Kurmanc  
‘Eşqî nekirin ji bo xwe amanc

Hem nazar ehli demesin diye Kurmançlar  
Aşkı kendilerine amaç yapmamışlar

Da xelqi nebêjitin ku Ekrad  
Bê me‘rîfet in, bi esl û bunyad

İnsanlar demesin diye bu Ekrâd  
Aslında ve özünde marifetten uzak

 

Mem û Zîn anlatısına adını veren Mem ve Zîn'in türbesi, Şırnak'ın Cizre ilçesinde bulunuyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons
Mem û Zîn anlatısına adını veren Mem ve Zîn'in türbesi, Şırnak'ın Cizre ilçesinde bulunuyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Hânî bu sebeple Kurmançlar için bir aşk kitabı yazmaya karar verir ve muhtemelen onlar arasında çokça dolaşan ve bilinen Kürtçe sözlü kültür geleneğinin en önemli anlatılarından biri olan Memê Âlân destanından ilham alarak Mem û Zîn adlı aşk destanını manzum olarak mesnevi tarzında kaleme alır. Ancak Hânî için bu kolay görünmemektedir. Çünkü Kürt edebiyatında henüz bir mesnevi örneği yoktur. Kürtçe bir mesnevi fikri, Arapça ve Farsça gibi majör diller karşısında çok iddialı bir çıkış olsa gerektir ki Hânî bu çekincesini dile getirmiştir. Ancak göçebe Ekrâd’ın dili olan Kurmancî lehçesinin de arı duruluğuna güvenmektedir. Daha önce de Kurmancî lehçesinde divanlar yazılmıştır ama çok ağdalı bir dille yazılan bu eserlerden sonra Hânî daha duru ve temiz bir Kurmancî ile yazmayı amaçlamıştır:

Kurmancî ye, sirf e, bê guman e  
Zêr nîne bibên sipîdiman e

Kurmancî, duru ve kuşkusuzdur bu eser  
Altın değil ki beyazlamış desinler

Ev mêwe eger ne abidar e  
Kurmancî ye ew qeder li kar e

Bu ürün çok sulu bir meyve olmayabilir  
Ancak Kurmancî’dir bu kadar olabilir


Özetle; buraya konu edinemediğimiz birçok dinî, tarihî, felsefî ve edebî metinlerin örneklerinden hareketle Ekrâd kelimesinin sosyolojik bir ifade olduğunu söyleyebiliriz. Aynı durum A‘râb ve Etrâk için de geçerlidir. Bu tür kalıplarda gelen söz konusu çoğul biçimler, İbn Haldûn’un bedevî ve hadârî ayırımına dayanan teorisine denk düşen biçimlerde kullanılmıştır. Başka bir ifadeyle A‘râb, Etrâk ve Ekrâd ifadeleri Arab, Türk ve Kürt milletlerini değil, göçebe toplulukları, kabile, aşiret ve taifeler hâlinde yaşayan, şehir kültüründen, ilim, kitabet, sanat ve edebiyattan uzak bir yaşam biçimini ifade eden kalıplardır. Arap, Türk ve Kürt ise bir milletin adları olup şehirli, kültürlü ve medeni olan, yerleşik hayat sürdüren ve bir etnisite anlamı ifade eden cins isimlerdir.

Bütün bu açıklamalardan sonra Hânî’nin bir Kürt ulus devlet fikrine öncülük ettiği iddiası da karşılığını bulmaktadır. Hânî esasen o dönemde ortada bile olmayan bir devlet biçimi olan ulus devletten değil, göçebe ve şehirli ayırımına dayanan sosyolojik bir tespitte bulunmaktadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün Vefa kategorisine layık görülmesinin anlamını milliyetçilik ve ulusçuluk çerçevesinde değil, başka yerlerde aramak gerekir.
 

Doğubayazıt'ta bulunan Ahmed-i Hânî Türbesi. 17. yüzyılda yaşayan şair ve düşünürün mezarı, İshak Paşa Sarayı yakınlarında yer alıyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons
Doğubayazıt'ta bulunan Ahmed-i Hânî Türbesi. 17. yüzyılda yaşayan şair ve düşünürün mezarı, İshak Paşa Sarayı yakınlarında yer alıyor / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Vefa ödülü ne anlama gelir?

İçinde bulunduğumuz siyasi ve politik süreçlerin imlediği "Terörsüz Türkiye" koşullarının hepsinden ayrı olarak söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın tüzel kişilik olarak 320 sene önce vefat eden büyük Kürt şairi Ahmed-i Hânî’yi vefa ödülüne layık görmesinin sembolik anlamları bulunmaktadır. Ama bu sembolik anlamları konuşmaktan daha önemli olan ise bu adımın bir eylem çağrısı niteliği taşımasıdır. Yani geçmişi konuşmaktan çok artık ortak geleceğimizi konuşmamız gerektiği açıktır.

Şimdiye kadar Kürtler, Kürt dili ve kültürü ile edebiyatı alanında Cumhurbaşkanı’nın öncülüğünde devlet tarafından atılan adımların hemen hepsi cumhuriyet tarihi boyunca atılması bir tarafa, düşünülmesi bile sakıncalı görülen adımlardı. Devlet üniversitelerinde Kürt Dili ve Kültürü bölümlerinin açılması, devlet eliyle TRT Kurdî’nin açılıp 24 saat yayın yapması, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Kürtçe klasiklerin ve arşivlerin periyodik biçimde yayınlanıp gün yüzüne çıkarılması ve ayrıca Kürt dili ve kültürü önünde duran birçok antidemokratik uygulamanın ortadan kaldırılması, bu atılan son adımla yani Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ile birlikte başka bir yöne evrilecek bir potansiyel taşımaktadır. Bu adımla birlikte Ahmed-i Hânî artık ortak coğrafyamızın ve tarihimizin müşterek kavramsal bir kişiliği hâline gelmiştir. Bundan böyle Hânî, ayrılık, milliyetçilik ve ulusçuluk fikirleri için kullanılan bir figür değil, aksine birlik ve beraberliğimiz, ortak hafıza, tarih ve coğrafyamızın kavramsal bir kişiliği olarak ön plana çıkacaktır.

Öte yandan Kürt Dili ve Kültürü alanında atılan onca olumlu ve pozitif adımla birlikte hâlâ çok ciddi sıkıntıların olduğu da bir gerçektir. Millî Eğitim Bakanlığının müfredatı başta olmak üzere kullanılan kaynak ve dokümanlarda ortak tarih ve coğrafyamıza daha fazla yer verilmeli ve ortak yaşamımızı inşa eden bu kişiliklerin yeni ve genç nesillere intikal etmesi sağlanmalıdır. Ayrıca ortak tarih anlayışı ile mevcut tarihsel perspektifin onarılmaya ihtiyaç duyduğu da bir realitedir. Türkler ve Kürtler ortak bir tarihi, ortak bir coğrafyada birlikte yaşamışlardır. Mevcut diğer kurumların da devlet eliyle gerçekleşen bu vefa sürecine uyum sağlamasının zorunluluğu açıktır.

İçinde bulunduğumuz tarihsel dönem ayrılıkların, bölünmelerin, çatışmaların değil, birlik ve beraberliğin, ortak stratejilerin, zihin ve gönül dünyamızı şekillendiren kişiliklerin ön plana çıkarılmasını gerektirmektedir. Birlik aynı zamanda içinde çokluğu da barındırdığı için kıymetlidir. Birlik asla bir ayniyet, özdeşlik değildir. Birlik çokluklarımızı kabul ederek ortaklaşmaktır. Bu sebeple bu ödülü çok anlamlı bulduğumu ifade etmek istiyorum.

Umudum ve dileğim odur ki vefa cefaya dönüşmesin ve hep birlikte ortak geçmişimizin gücüyle ortak geleceğimize yol alalım.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU