Ingmar Bergman'ın Güz Sonatı (1978), anne ile kız arasındaki sevginin çelişkileri üzerine kurulmuş bir film. Charlotte, trajik bir biçimde, bir anne olarak kızlarına vermesi gereken sevgiye karşı derin bir açlık yaşıyor. Kızının kendisinden beklediği sevgi ve yakınlık ona bir ihtiyaçtan çok bir talep gibi geliyor.
Eva, 7 yıldır görmediği annesine bir mektup yazıyor ve evine davet ediyor. Dünyaca ünlü bir piyanist olan anne Charlotte davet üzerine kızını birkaç günlüğüne ziyarete geliyor. Film ilerledikçe anneyle kız arasındaki asıl meselenin yıllarca birbirlerinden uzak kalmaları olmadığını görüyoruz. Bir tarafta çocukluğu boyunca annesini bekleyen, onun yüzündeki en küçük değişikliği okumayı öğrenen ve kendisini ona göre biçimlendiren bir kız var. Diğer tarafta kızının ne beklediğini hissettiği anda bunu kendi özgürlüğüne yönelmiş bir tehdit gibi yaşayan bir anne.
Belki bu yüzden filmi izlerken kendimi tek bir kişinin yanında bulamadım. Bir sahnede anneydim, başka bir sahnede kız. Bir klinik psikolog olarak çocuklukta kurulan ilişkilerin insanın yetişkin hayatındaki izlerini düşündüm: Çocuğunu seven bir anne onun hayatına ne kadar yaklaşabilmeli, nerede durmalı ve zamanı geldiğinde ne kadar geri çekilebilmeli? Bir anne kızını sevdiği hâlde nasıl ona zarar verir? İnsan kendi çocukluğunda alamadığı sevgiyi çocuğuna verebilir mi? Bir annenin kızını kendisinden ayrı bir insan olarak görebilmesi neden bu kadar önemlidir? Güz Sonatı benim için bu sorular ışığında insan ruhunu anlamaya açılan zengin bir memba.
Peki sevmek öğrenilebilir mi?
Erich Fromm'a göre öğrenilebilir. Fromm, Sevme Sanatı'na sevmenin bir sanat olup olmadığını sorarak başlıyor. Eğer bir sanatsa bilgi ve çaba gerektirdiğini söylüyor. Ardından insanların sevgi sorununu çoğu kez kendi sevme gücünden çok nasıl sevilecekleri üzerinden düşündüğüne dikkat çekiyor. Oysa Fromm için sevgi, insanın yalnızca karşısındakinden beklediği bir duygu değil; öğrenmesi ve geliştirmesi gereken bir edim.
Charlotte'ta bu ayrım çok belirgin. Kızının kendisini sevmesini, özlemesini, aramasını ve sonunda bağışlamasını istiyor. Eva'dan beklediği sevginin karşılığını ise ona veremiyor. Çünkü Eva'yı sevmek, onun nasıl biri olacağına karar vermekten vazgeçmeyi; kızını kendi beklentilerinden ayrı, kendine ait bir hayatı olan biri olarak görebilmeyi de gerektiriyor. Charlotte'un yapamadığı şeylerden biri bu.
Bir kız evladın dünyaya açılan ilk kapısı annesidir; bedenine, duygularına ve değerine ilişkin ilk bilgilerin önemli bir bölümünü bu ilişkide edinir. Kendi düşüncelerine, seçimlerine ve duygularına güvenebilmesi, giderek kendine ait bir benlik kurabilmesi anneden ayrışmayla yakından ilişkilidir.
Kızın anneden ayrışması kadar annenin de buna izin verebilmesi gerekir. Çünkü anne kızında kendi çocukluğunu, gençliğini, gerçekleştiremediği arzularını, korkularını ya da ideallerini görebilir. Kız büyüdükçe karşısında kendisinden gelen fakat kendisi olmayan bir insan vardır. Charlotte ile Eva arasındaki düğüm de burada başlıyor.
Eva'nın annesiyle ilişkisinin yanında Viktor'la kurduğu ilişki filmin daha başında başka bir ihtimali gösteriyor. Viktor, Eva'nın yazdığı bir metni okuyor. Eva yaşamayı öğrenmesi gerektiğini, kim olduğunu bilmediğini ve biri onu olduğu hâliyle severse belki kendisine bakmaya cesaret edeceğini yazmış. Viktor da Eva'yı olduğu hâliyle sevdiğini ona anlatabilmeyi istiyor; fakat buna inanmasını sağlayacak kelimeleri bulamadığını söylüyor.
Çocuklukta gelişen bağlanma biçimi kader değil!
Bağlanma literatüründe "sonradan kazanılmış güvenli bağlanma" olarak ele alınan olgu burada önem kazanıyor. Çocukluğunda güvenli bir bağ yaşamamış olmak, insanı ömür boyu aynı ilişkileri kurmaya mahkûm etmez. Geçmişini anlamlandırabilmek, sonradan kurduğu güvenilir ilişkiler ve kabul gördüğü yeni deneyimler insanın bağlanma biçimini değiştirebilir.
Eva'nın Viktor ile ilişkisinde bütünüyle böyle bir bağlanma olduğunu söylemek zor. Film bize buna ilişkin yeterince şey göstermiyor. Yine de Bergman'ın gösterdiği evlilik, annesiyle kurduğu bağdan belirgin biçimde farklı. Bağlanma kuramında "güvenli üs", insanın ihtiyaç duyduğunda karşısındakine ulaşabileceğine, ondan anlayış ve destek göreceğine duyduğu güvenle ilişkilidir. Eva'nın Viktor'la yaşayacakları eve baktığında orada yaşayabileceğini söylemesinde de böyle bir bağ kurabileceğine ilişkin bir seziş var. Çocukluğunda annesinin beklentilerine göre kendisini değiştirmeyi öğrenmiş olan Eva, Viktor'un yanında olduğu hâliyle kabul görebileceğini hissediyor.
Charlotte'un gelişi Eva'yı heyecanlandırıyor. Eva annesine yazdığı mektupta birkaç gün ya da birkaç hafta kalabileceğini, rahat edeceği bir oda hazırladığını, piyano çalışabileceğini söylüyor ve mektubunu "Sana çok iyi bakacağız, seni şımartacağız" diye bitiriyor. Annesinden nasıl bir yakınlık göreceğini beklemek yerine ona göstereceği ilginin detaylarını düşünüyor.
Charlotte ağır valizleriyle kapıda beliriyor. Müzik notalarını da yanında getirmiş. "Buraya yerleşmeye niyetliyim" diyor. Biraz sonra sırt ağrısından söz edip yatağının altına tahta konmasını istediğinde Eva'nın bunu da çoktan düşündüğünü görüyoruz. Tahtayı bir gün önce yerleştirmiş. "Sana çok iyi bakacağız" sözü böylece yalnızca bir karşılama cümlesi olarak kalmıyor. Eva daha annesi ihtiyacını dile getirmeden onu rahat ettirmeyi, neye ihtiyaç duyacağını düşünmeyi ve bakımını üstlenmeyi kendine görev edinmiş.
Bu hazırlığın içinde korkunun yanında hayranlık da var. Çünkü kapıdan giren Charlotte kolayca hayranlık uyandırabilecek bir kadın. Güzel, canlı, yetenekli, dünyayı dolaşmış, girdiği yere hayat getiren biri. Eva çocukluğunda da annesini böyle görmüş. Güzel, zarif ve ulaşılması güç. Fakat bu canlı karşılaşmanın içine daha ilk saatlerde bir huzursuzluk giriyor. Charlotte'un evde görmeyi beklemediği biri var: Helena.
Charlotte, bakım kurumunda olduğunu sandığı kızı Helena'yı karşısında görünce sarsılıyor. Eva 2 yıl önce Viktor'la birlikte kardeşini yanlarına almış. Daha eve geldiği ilk gün Charlotte kendi bilgisi ve iradesi dışında verilmiş önemli bir kararla karşılaşıyor. Üstelik bu kararı veren, yıllarca kendisine göre şekillendirmeye alıştığı Eva.
Helena'yla karşılaşmasının ardından Charlotte akşam yemeği için hazırlanırken kırmızı elbisesini giymeye karar veriyor. Bunu Eva'ya inat yaptığını da kendi kendine söylüyor. Charlotte, Leonardo'nun ölümünden sonra Eva'nın kendisinden daha ağırbaşlı, yasına uygun bir kıyafet giymesini bekleyeceğini söylüyor. Eva da annesinin düşündüğünü doğrularcasına, masayı hazırlarken Viktor'a Charlotte'un ne giyeceğinin tahmininde bulunuyor. Çocukluğundan beri annesinin davranışlarını, ruh hâlini ve ihtiyaçlarını dikkatle izleyen Eva, onun eğilimlerini öngörebilecek kadar iyi tanıyor.
İki sahnenin peş peşe gelmesi dikkat çekici. Helena'nın evde oluşuyla Charlotte bir an için belirleyen taraf olmaktan çıkıyor; hemen ardından kızının kendisinden ne beklediğini tahmin edip bilerek tersini yapıyor. Kırmızı elbise bu yüzden yalnızca bir kıyafet seçimi ya da özgürlük gösterisi gibi durmuyor. Sarsılan üstün konumu yeniden kurmaya yönelik küçük bir karşı hamleye dönüşüyor. Eva'nın kendisini okuyabildiğini gördüğü yerde ona uyum sağlamak yerine oyunun kurallarını değiştiriyor. Sanki kızına, "Beni tanıdığını düşünüyorsun, fakat ne yapacağıma yine ben karar veririm" diyor.
Narsisistik rekabet üzerine yapılan araştırmalar, kişinin üstünlük duygusu tehdit edildiğinde karşı koyma ve hâkimiyetini yeniden kurma eğiliminin güçlenebildiğini göstermektedir. Charlotte'un davranışında da buna benzer bir hareket var. Eva annesini tanıdığı için onun ihtiyaçlarını önceden görmeye ve kendisini ona göre ayarlamaya alışmışken Charlotte, kızının kendisi üzerinde herhangi bir etkisi olmasına direniyor. Eva'nın onu okuyabildiği zemini bozarak ilişkide belirleyici olanın yine kendisi olduğunu hissettiriyor.
Bu güç ilişkisi biraz sonra piyanonun başında çok daha görünür hâle geliyor. Charlotte, Eva'dan Chopin prelüdünü çalmasını istiyor. Eva tekniğinin yeterli olmadığını söyleyerek geri çekiliyor; Charlotte ve Viktor'un teşvikiyle çalmaya başlıyor. Eva çalarken kamera Charlotte'un yüzünde kalıyor. Parça bittiğinde Eva annesinin ne düşündüğünü soruyor. Charlotte önce açık bir değerlendirmeden kaçınıyor. Eva ısrar edince eserin duygusuna ilişkin olağanüstü incelikte bir yorum yapıyor ve ardından kendisi çalıyor. Bu kez kamera Eva'nın yüzünde.
Bir notanın duygusunu kızından daha iyi okuyabilen bir annedir Charlotte.
Eva'nın yüzündeki şey yalnızca annesinin kendisinden daha iyi piyano çaldığını görmekten doğan hayal kırıklığı değildir. Hayran olduğu annenin yanında kendi yeterliliğine güvenmeyi öğrenememiş bir kızın yüzüdür bu.
Annesinin yanında kendisine güvenemeyen Eva'nın yalnız elleri değil, kelimeleri de tutuluyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Charlotte'un eve dönüşlerinin çocukluğunda kendisini ne kadar mutlu ettiğini anlatıyor. Annesini gördüğünde terlediğini, kızardığını ve konuşamadığını söylüyor. Eva annesinin yanında konuşamadığı o yıllardan bu yana farklı bir dil geliştirmiştir:
Benim kelimelerim yoktu. Evimizde bütün kelimeleri sen ele geçirmiştin.
Charlotte duygularını kızıyla açıkça konuşmadığı için Eva onun ne hissettiğini yüzündeki en küçük değişikliklerden anlamaya çalışıyor. Öfkelendiğinde gülümsediğini, kocasına kızdığında ona "canım" dediğini, sıkıldığında sevgi dolu sözler kullandığını fark ediyor. Böylece annesinin duygusunu söylediklerinden çok davranışlarından ve yüzünden okumayı öğreniyor.
Aynı dikkat babasına da yönelmiş. Martin üzgün olduğunda onu teselli eden, Charlotte'un mektuplarını okuyarak babasına annesinin hâlâ onları sevdiğini anlatmaya çalışan yine Eva. Kendisine bakım verilmesi gereken yaşta Eva, anne babasının duygularını taşımaya başlamış. Psikolojide ebeveynleşme dediğimiz örüntü tam da böyle bir rol değişimini anlatıyor.
Bu yüzden Charlotte'un eve gelişinden sonra gördüğümüz küçük bir ayrıntı da anlam kazanıyor. Charlotte Eva'ya çikolata ikram ediyor. Eva çikolatayı sevmediğini, Helena'nın sevdiğini söyleyince annesinin onu kardeşiyle karıştırdığı anlaşılıyor. Buna karşılık Eva annesinin kahvaltıda ne yediğini tek tek sayıyor. Charlotte onu dinliyor ve Eva bitirdiğinde atladığı şeyi hemen ekliyor: Portakal suyu. Kızının çikolatayı sevip sevmediğini hatırlamayan Charlotte, Eva'nın kendisi hakkında bilmediği tek ayrıntıyı hemen fark ediyor. Eva annesini neredeyse ezbere biliyor; annesinin karşısında bu bile yetmiyor.
Bu eşitsizlik çocukluk anıları açıldıkça daha belirgin hâle geliyor. Charlotte birlikte geçirdikleri bir yazı mutlu bir dönem olarak hatırlıyor. Eva'nın hafızasında ise aynı yaz bambaşka.
Seni üzmek istememiştim.
Eva 14 yaşındayken Charlotte onun duruşuyla ilgileniyor, kamburluğunu düzeltmek için egzersizler yaptırıyor, saçını kestiriyor, dişlerine müdahale ediyor, kıyafetlerini ve okuyacağı kitapları belirliyor. Eva annesinin hareketlerini taklit ediyor, anlamadığı kitapları anlamış gibi yapıyor. Çünkü annesinin beğenisini kaybetmek istemiyor. Sonunda annesine söylediği cümle bütün bu değişikliklerin çocukta nasıl bir karşılık bulduğunu gösteriyor.
Bana ait sevilebilecek ya da kabul edilebilecek ufacık bile bir şey yoktu anne.
Jung, Dört Arketip'te anneyle özdeşleşmeyi anlatırken kızın kendi kişiliğini anneye yansıtabildiğini söyler. Anne, kızının gözünde kendisinin olamadığı her şeyi temsil eden, ulaşılması güç bir kadına dönüşür. Kız, kendi hayatını geliştirmek yerine annesinin hayatına bağlanır. Jung'un "anneye yapışmakla yetinir" sözleriyle anlattığı bu durumda annenin varlığı, kızın kendi kimliğini bulmasının önüne geçebilir.
Eva'nın Charlotte'a duyduğu hayranlıkta da bunu görüyoruz. Annesi güzel, başarılı, yetenekli ve herkesin ilgisini çeken bir kadın. Eva ise onun yanında kendisini hep yetersiz hissediyor. Charlotte kızının saçını, duruşunu, kıyafetlerini ve okuduğu kitapları değiştirdikçe Eva da annesine biraz daha benzemeye çalışıyor. Annesinin sevgisini kazanabilmek için kendisinden uzaklaşıyor. Yıllar sonra bile Charlotte'un karşısında kendi yeterliliğine güvenememesinin kökleri bu ilişkide yatıyor.
Charlotte Eva'yı terk ediyor ama serbest bırakmıyor. Eva'yla birlikte olmadığı yıllarda bile nasıl görünmesi, nasıl davranması, kim olması gerektiğine dair annesinin ölçüleri onunla yaşamaya devam ediyor.
Burada narsisistik özdeşleşme söz konusu. Anne kızını kendisinin bir uzantısı gibi yaşadığında çocuğun farklılığı yalnızca farklılık olarak kalmaz. Kızının görünüşü, başarısı, davranışları ve zayıflıkları annenin kendi değer duygusuna dokunabilir. Charlotte'un Eva'nın bedenini ve hayatını biçimlendirmeye çalışmasında yalnızca kontrol etme isteği yoktur; kızında gördüğü zayıflıkları kendisine de yakıştıramıyor gibidir.
Charlotte'un bedeni de bu yakınlıkla kurduğu çatışmayı taşıyor gibidir. Turnelerdeyken çocuklarını ihmal ettiği düşüncesi ona ıstırap verir; evde kalmaya başladığında ise sırt ağrıları artar. Film bunu doğrudan psikolojik bir belirti olarak açıklamıyor. Yine de Charlotte'un anlattıkları, uzaklaşmakla yakın kalmak arasında bedenine kadar uzanan bir gerilimi düşündürüyor.
Eva'nın bedenine yaptığı müdahaleler de burada başka bir anlam kazanıyor. Kızının duruşunu düzeltmeye, görünüşünü değiştirmeye çalışırken sanki kendi içinde taşıdığı rahatsızlığı onun bedeninde düzenlemeye uğraşıyor. Kendi bedeninde acıyan yeri kızının bedeninde düzeltmeye çalışıyor gibidir.
Eva'nın annesinin bakışını içine alışının izlerinden biri kendi bedenini anlatışında görülüyor. Charlotte güzelliği ve zarafetiyle dikkat çeken bir kadın. Eva ise kendisini anlatırken güzel olmadığını, zayıf olduğunu, gözlerinin ve dudaklarının büyük, kollarının ince, ayaklarının ise kocaman olduğunu söylüyor. Annenin güzelliği kızının gözünde hayranlık duyduğu bir özellik olmanın ötesine geçmiş; kendisinin erişemeyeceği bir ölçüte dönüşmüş.
Eva annesine duyduğu öfkeyi uzun süre doğrudan ifade edemiyor. Ondan nefret ettiğini düşündüğü hâlde bunu söyleyemediğini, tırnaklarını yediğini, saçlarını çektiğini, ağlamak istediği hâlde ağlayamadığını anlatıyor. İhtiyaç duyduğu annesinin kendisine zarar verdiğini görmek yerine kusuru kendisinde arıyor. Annesini kötü görmektense kendisini kötü görerek onunla bağını koruyor. Böylece annesine yöneltemediği öfke de kendisine dönüyor.
Sınır meselesi de filmin küçük ayrıntılarında beliriyor. Küçük Eva, annesi piyano çalışırken odasına girmiyor; kapının dışında kahve molasını vermesini bekliyor. Yıllar sonra Viktor'un bulunduğu odaya girerken de kapıyı tıklatıyor. Eva, başkasının ihtiyaçlarına ve sınırlarına dikkat etmeyi öğrenirken kendi ihtiyaçlarını geri planda tutmaya alışmış.
Kendisine ait alan söz konusu olduğunda ise aynı dikkati göremiyoruz. Viktor'a yazdığı kişisel mektubu okuyabileceğini söylüyor. Eva'nın çocukluk hikâyesiyle birlikte düşündüğümüzde ise başka bir soru doğuyor. Başkasının sınırını böylesine dikkatle gözeten Eva, kendisine ait olanı ne kadar korumaya değer buluyor? Çocuklukta insan başkasının sınırına saygı göstermenin yanında kendisine ait olanın da korunmaya değer olduğunu öğrenir.
Helena'nın hikâyesi Charlotte'un anneliğinin başka bir yüzünü açıyor. Eva, kardeşinin 1 yaşındayken annesi tarafından bırakıldığını, daha sonra bakım kurumuna verildiğini anlatıyor. Charlotte bir noktada Eva'ya Helena'nın hastalığından kendisini sorumlu tutup tutmadığını soruyor.
Eva'nın cevabı kısa: "Evet, sanırım öyle."
Bu, Eva'nın annesine yönelttiği bir suçlama. Filmde Helena'nın hastalığıyla Charlotte'un davranışları arasında tıbbi bir neden-sonuç ilişkisi kurulmasa da Eva'nın zihninde kardeşinin yaşadıkları annesinin terk edişiyle doğrudan ilişkili.
Helena, Charlotte'un değiştirmeye gücünün yetmediği kızıdır. Narsisistik uzantı açısından bakıldığında bu ayrım önemlidir. Çocuk annenin kendilik değerinin bir parçasına dönüştüğünde zayıflıklarının anne tarafından taşınılması güçleşir. Güçlü, güzel ve başarılı olana yakınlık duyan Charlotte'un bağımlı ve ağır hasta kızının karşısında geri çekilmesi bu açıdan anlam kazanıyor. Bütün bunlar Eva'nın annesinden aldıklarını aynen tekrar edeceği anlamına gelmiyor. Çocuklukta kurulan ilişki insanın yakınlığa, güvene ve kendisine dair ilk taslağını oluştursa da sonraki hayat bu taslağın birebir tekrarı olmak zorunda değil. İnsan geçmişini anlamlandırdıkça, güvenilir ilişkiler kurdukça ve başka türlü sevilme deneyimleri yaşadıkça yeni ilişki biçimleri geliştirebilir. Psikoterapi bunun yollarından biridir; güvenilir bir eş, yakın ilişkiler, sosyal destek ve insanın kendi çocuğuyla kurduğu bağ da geçmişten gelen örüntülerin değişmesine katkıda bulunabilir.
Viktor'un Eva'nın hayatındaki yeri burada yeniden önem kazanıyor. Viktor, Eva'nın hamileliği sırasında değiştiğini, daha mutlu, daha yumuşak ve daha dışa dönük birine dönüştüğünü anlatıyor. Erik'in doğumundan boğularak ölmesine kadar geçen yılları Eva'nın hayatının renkli bir dönemi olarak hatırlıyor.
Eva yetişkin hayatında annesiyle kurduğundan farklı ilişkiler yaşayabilmiş olsa da Charlotte'un karşısına geçtiğinde çocukluğundan kalanlar hâlâ bütün canlılığıyla orada.
Anneyle kızın gece boyunca süren yüzleşmesinde bu geçmiş sonunda doğrudan dile gelir. Charlotte, Eva'nın çocukken kendisinden sürekli ilgi, şefkat, teselli ve yakınlık istediğini anlatırken kızının ihtiyaçlarını kendisine yönelmiş bitmeyen talepler olarak hatırlıyor. Eva'nın cevabı çok gerçekçi bir yerden: "Ama ben çocuktum."
Charlotte ise bu cümlenin karşısında kendi çocukluğuna dönüyor. Anne ve babasının kendisine dokunduğuna, onu okşadığına ilişkin neredeyse hiçbir anısı olmadığını söylüyor. Duygularını müzik aracılığıyla yaşayabildiğini anlatıyor. İçinde hiçbir zaman büyümemiş, hatta hiç doğmamış bir taraf varmış gibi konuşuyor. Annesinin yüzünü bütünüyle hatırlayamıyor; belleğinde parçalar kalmış.
Eva yıllardır içinde biriktirdiği acıyı annesine anlatırken Charlotte bir süre sonra kızından kendisini bağışlamasını istiyor. Değişeceğini söylüyor, ardından "Bana öğretmelisin. Birbirimizle konuşacağız. Ama yardım et bana. Artık dayanamıyorum," diye yalvarıyor. Kızından kendisine sarılmasını, hiç değilse dokunmasını istiyor. Çocuk Eva'nın ilgi, şefkat ve teselli ihtiyacını bitmeyen talepler olarak hatırlayan Charlotte, şimdi bunları kendisi talep ediyor. Eva'nın yarasının konuşulduğu yerde teselli bekleyen kişi yine Charlotte oluyor. Çocukluğunda annesinin duygularını üstlenmeyi öğrenen Eva'dan şimdi de onun suçluluğunu ve çaresizliğini hafifletmesi bekleniyor.
Anlamak ile affetmek aynı şey değildir.
Bir insanın neden böyle davrandığını anlamak, verdiği zararı yok saymayı gerektirmez. Hele çocukluk yaraları söz konusu olduğunda insanı hemen bağışlamaya çağırmak, yaşadığı acıyı bir kez daha görünmez kılabilir. Charlotte'un geçmişi onu anlamamıza yardım etse de Eva'nın yarasının gerçekliğini azaltmıyor.
Fromm'un sevgiye ilişkin düşüncesi burada yeniden önem kazanıyor. İnsan kendi geçmişini anlatabilir, neden böyle olduğunu anlayabilir ve yine de yakınlık kurduğu anda eski biçimlerine dönebilir. Sevgi, karşımızdakini görmek ve onun bizden farklı olmasına dayanabilmek için gösterilen bir çabayı da gerektirir.
Charlotte geçmişini anlayabiliyor; fakat anlamak, ilişki kurma biçimini tek başına değiştirmiyor. Kızının karşısına geçtiğinde yine kendi ihtiyaçlarına dönüyor. Eva ise annesinden öğrendiği ilişki biçiminin dışına çıkabildiği bağlar kuruyor: Viktor, Erik ve Helena…
Sevme kapasitesi çocuklukta biçimleniyor, fakat çocuklukta mühürlenmiyor.
Gecenin sonunda Charlotte evden ayrılıyor. Eva ise annesinin ardından yazdığı mektupta ona verdiği acıdan dolayı özür diliyor, eski nefretini yeniden uyandırdığı için bağışlanmak istiyor. Bu mektup Eva'nın annesinden ayrışmasının tamamlandığını söylemeyi zorlaştırıyor. Yıllarca annesinin duygularını taşıyan kız, yüzleşmenin ardından bile yeniden Charlotte'un acısıyla ilgilenmeye devam ediyor.
Filmin sonunda aklım yeniden o piyano sahnesine gidiyor. Eva'nın annesinden bir şey çalmasını istediği anda yüzüne yerleşen ifadeyi artık başka türlü görüyorum. Mesele yalnızca Charlotte'un daha iyi çalması değil. Eva annesinin yanında kendi sesine güvenmeyi hiçbir zaman tam olarak öğrenememiş. Charlotte'un yeteneği, güzelliği ve dünyadaki yeri kızının gözünde öylesine büyük ki Eva onun karşısında kendi sesini bulmakta zorlanıyor.
Bir kız büyürken annesinden pek çok şey alır; sonra bunlarla kendine ait bir hayat kurması gerekir. Kendi zevkini, kendi sesini, kendi ölçüsünü bulur. Annenin sevgisi bu ayrılığa da eşlik edebildiğinde kız annesine bağlı kalmak için kendisini küçültmek zorunda kalmaz.
Charlotte'un Eva'ya veremediği şeylerden biri buydu. Kızının kendisinden başka biri olmasına gönül rahatlığıyla izin verebilmek. Eva'nın piyanosunu kendi piyanosuyla, görünüşünü kendi güzelliğiyle, hayatını kendi hayatıyla ölçmeden yanında durabilmek.
Güz Sonatı bittiğinde Charlotte'u yalnızca sevgisiz bir anne olarak düşünemiyorum. O da sevilmenin eksikliğini bilen, özlenmek, aranmak ve bağışlanmak isteyen bir kadın. Fakat insanın bir şeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu bilmesi, onu bir başkasına verebildiği anlamına gelmiyor. Filmin en acı taraflarından biri de burada. Charlotte kendisine verilmemiş olanın yokluğunu ömrü boyunca hissediyor ve yine de onu bulduğunda bir başkasına nasıl vereceğini bilmiyor.
Bir annenin kızına verebileceği en kıymetli şeylerden biri de ona yenilebilmektir. Her zaman haklı, güçlü ya da üstün olan taraf olmaya çalışmadan; kızının kendisinden farklı düşünmesine, kendi kararlarını vermesine, annesinin seçtiğinden başka bir hayat kurmasına alan açabilmek. Bir annenin kızına yenilebilmesi, onun büyümesine izin verebilmesidir.
Kaynaklar:
Bergman, Ingmar. 'Autumn Sonata (Höstsonaten).' 1978.
Bowlby, John. 'Güvenli Bir Dayanak: Ebeveyn-Çocuk Bağlanması ve Sağlıklı İnsan Gelişimi.' Çev. Sarp Güneri. İstanbul: Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları, 2012.
Demirci, İ. ve Ekşi, F. (2017). "Büyüklenmeci narsisizmin iki farklı yüzü: Narsistik hayranlık ve rekabetin mutlulukla ilişkisi." 'Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi,' 46.
Fairbairn, W. R. D. 'Psikanalitik Kişilik Çalışmaları.' Çev. Menekşe Arık. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.
Fromm, Erich. 'Sevme Sanatı: Bir Eylem Olarak Sevmek.' Çev. Işıtan Gündüz. İstanbul: Say Yayınları, 4. baskı, 2020.
Jung, Carl Gustav. 'Dört Arketip.' Çev. Zehra Aksu Yılmazer. İstanbul: Metis Yayınları, 2015. "Anne arketipinin psikolojik yönleri", özellikle "Anneyle özdeşleşme", s. 28–29.
Jurkovic, Gregory J. 'Lost Childhoods: The Plight of the Parentified Child.' New York: Brunner/Mazel, 1997.
Kohut, Heinz. 'Kendiliğin Çözümlenmesi: Narsisistik Kişilik Bozukluklarının Psikanalitik Tedavisine Sistemli Bir Yaklaşım.' Çev. Cem Atbaşoğlu, Banu Büyükkal ve Cüneyt İşcan. İstanbul: Metis Yayınları, 1998.
Lucas-Thompson, R. G., Goldberg, W. A. ve Prause, J. (2010). "Maternal work early in the lives of children and its distal associations with achievement and behavior problems: A meta-analysis." 'Psychological Bulletin,' 136(6), 915–942.
Roisman, G. I., Padrón, E., Sroufe, L. A. ve Egeland, B. (2002). "Earned-secure attachment status in retrospect and prospect." 'Child Development,' 73(4), 1204–1219.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish