Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması, uluslararası sistemi kökten değiştirdi. Ancak süreç, yaygın kanaatin aksine tamamen kontrolsüz ilerlemedi.
Moskova’daki merkezi otorite büyük ölçüde ayakta kaldı. Nükleer silahların önemli bölümü tek merkezde toplandı. Uluslararası toplum da geçiş sürecini yönetebildi.
Bugün tartışılan senaryo ise daha karmaşık. Rusya Federasyonu ciddi bir devlet krizine sürüklenirse, dünya 1991’den farklı şartlarla karşı karşıya kalacak.
Peki, dünya gerçekten böyle bir ihtimale hazır mı?
Kısa cevap: Hayır.
Daha doğru ifadeyle, büyük güçler bu ihtimali uzun zamandır çalışıyor.
Buna rağmen hiçbiri böyle bir senaryonun gerçekleşmesini istemiyor.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle başlayan savaş 4. yılını geride bıraktı.
Bu süreç, ülkenin askeri, ekonomik ve demografik kapasitesini aşındırdı.
Savaş ekonomisi giderek daha fazla kaynak tüketiyor.
Savunma harcamaları sivil yatırımları baskılıyor.
Nitelikli iş gücü kaybı büyüyor.
Kremlin ise geri adım atmıyor.
Bu tablo ne söylüyor?
Rusya’nın ani bir çöküşten çok, uzun süreli bir yıpranma dönemine girdiğine işaret ediyor.
Fakat tarih, büyük imparatorlukların bazen beklenenden daha hızlı çöktüğünü gösteriyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesi onlarca yıl sürdü.
Sovyetler Birliği ise birçok uzmana göre birkaç ay içinde dağıldı.
Bugün Rusya’nın karşı karşıya olduğu sorunlar, ekonomik darboğazın ötesine geçmiş durumda.
Federal yapının merkezileşmesi, etnik cumhuriyetlerin Moskova’ya mali bağımlılığı ve savaşın yarattığı toplumsal maliyetler, devletin dayanıklılığını zayıflatıyor.
Peki, böyle bir senaryoda en büyük risk nedir?
İlk akla gelen başlık enerji piyasaları oluyor.
Oysa asıl mesele nükleer silahlar.
Rusya, dünyanın en büyük nükleer cephaneliklerinden birine sahip.
Merkezi komuta sisteminin zayıflaması hâlinde binlerce stratejik ve taktik nükleer silahın güvenliği, uluslararası sistemin ilk önceliğine dönüşebilir.
1991 yılında ABD ile Rusya’nın birlikte yürüttüğü Nunn-Lugar Programı, bu riski önemli ölçüde azaltmıştı.
Bugünün çok kutuplu ve sert rekabet ortamında benzer ölçekte bir uluslararası iş birliği kurmak ise daha zor görünüyor.
İkinci büyük risk ne?
Avrasya’da oluşacak güç boşluğu.
Rusya’nın kuzey Avrasya boyunca uzanan geniş coğrafyası; enerji kaynakları, maden rezervleri ve ulaşım koridorları nedeniyle küresel güç rekabetinin merkezinde yer alıyor.
Merkezi otoritenin zayıflaması hâlinde Kafkasya, Sibirya ve Uzak Doğu’da farklı siyasi yapılar ortaya çıkabilir.
Bu durum iç savaş ihtimalini artırabilir. Komşu güçlerin nüfuz mücadelesini de hızlandırabilir.
Burada en dikkat çekici aktör Çin.
Pekin yönetimi, kamuoyu önünde Rusya’nın toprak bütünlüğünü desteklemeyi sürdürüyor.
Peki, stratejik açıdan tablo nasıl görünüyor?
Zayıflamış bir Rusya, Çin için önemli fırsatlar doğurabilir.
Sibirya’nın doğal kaynakları, enerji rezervleri ve ulaşım hatları, Çin ekonomisi açısından büyük önem taşıyor.
Moskova’nın etkisinin azalması hâlinde Pekin’in ekonomik nüfuzunu hızla artırması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu yüzden birçok Batılı stratejist, Rusya’nın tamamen dağılması hâlinde en büyük kazananın Çin olacağını savunuyor.
Tam bu noktada dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor.
Batı, Rusya’nın Ukrayna’da başarılı olmasını istemiyor.
Rusya’nın tamamen çökmesini de istemiyor.
İlk bakışta bu yaklaşım çelişkili görünebilir.
Aslında bu, Soğuk Savaş’ın son döneminden beri devam eden realist bir devlet refleksi.
1991 yılında ABD Başkanı George H. W. Bush’un Kiev’de yaptığı ve daha sonra "Chicken Kiev" konuşması olarak anılan konuşma, bunun sembolik örneklerinden biri. Bush yönetimi, Sovyetler Birliği’nin kontrolsüz biçimde dağılmasından ciddi endişe duyuyordu.
Bugün de benzer yaklaşım büyük ölçüde korunuyor.
Washington’ın temel hedefi, Rusya’yı ortadan kaldırmak değil. Amaç, saldırgan askeri kapasitesini sınırlandırmak.
Peki, bunu nasıl yapıyor?
ABD, doğrudan çatışmaya girmek yerine yaptırımlar, teknoloji kısıtlamaları ve Ukrayna’ya verilen askeri destek üzerinden uzun vadeli bir yıpratma stratejisi izliyor.
Hedef, Moskova’yı yönetilebilir ölçüde zayıflatmak.
Çünkü tamamen çöken bir nükleer güç, mevcut Rusya’dan daha büyük güvenlik sorunları üretebilir.
Peki, Rusya gerçekten dağılabilir mi?
Bu sorunun kesin cevabı bugün verilemez.
Devletlerin çöküşü çoğu zaman doğrusal ilerlemez.
Uzun yıllar istikrarlı görünen sistemler kısa sürede çözülebilir.
Büyük kriz yaşayan rejimler ise beklenenden daha uzun süre ayakta kalabilir.
Bugünkü göstergeler, Rusya ekonomisinin ciddi baskı altında olduğunu ortaya koyuyor.
Büyüme hızındaki düşüş, bütçe açıklarının artması, yüksek faiz oranları ve yatırımlardaki gerileme, bu tablonun başlıca işaretleri arasında yer alıyor.
Makroekonomik tabloya bakıldığında, savaş ekonomisinin sivil yatırımları giderek daha fazla baskıladığı görülüyor.
Ancak ekonomik zayıflama tek başına devletlerin dağılması anlamına gelmez.
Sovyetler Birliği ekonomik olarak çökerken, siyasi elitler arasındaki birlik dağılmıştı.
Bugünkü Rusya’da ise güvenlik bürokrasisi hâlâ merkezi yönetim etrafında büyük ölçüde bütünlüğünü koruyor.
Bu ne anlama geliyor?
Kısa vadede ani bir dağılmadan çok, uzun süreli bir yıpranma süreci daha olası görünüyor.
Devlet yapısının giderek daha kırılgan hâle gelmesi de bu sürecin parçası olabilir.
Sonuç olarak dünya, Rusya’nın dağılması ihtimalini uzun zamandır stratejik senaryolar arasında değerlendiriyor.
Fakat hazırlıklı olmak ile böyle bir sonucu istemek aynı şey değil.
Washington, Brüksel ve Pekin’in hesaplarında ortak bir nokta bulunuyor. Hiçbiri, Avrasya’nın ortasında nükleer silahlara sahip kontrolsüz bir güç boşluğu görmek istemiyor.
Peki, önümüzdeki dönemin temel sorusu ne olacak?
Uluslararası siyasetin temel arayışı, Rusya’nın saldırgan kapasitesini sınırlandırırken devletin tamamen çökmesini önleyecek dengeyi korumak olacak.
Tarih, büyük güçlerin bazen savaş meydanlarında değil, ekonomik yıpranma ve siyasi çözülme süreçlerinde gerilediğini gösteriyor.
Asıl soru artık Rusya’nın zayıflayıp zayıflamayacağı değil.
Bu zayıflamanın mevcut devlet yapısını hangi noktada taşıyamaz hâle geleceği.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish