Doğu Akdeniz, İtalya ve Libya açıklarından başlayıp doğuya uzanan geniş bir jeopolitik ve enerji sahasıdır. Bu alanda menfaatler parçalı değil, bütüncül ele alınmalıdır.
Petrol şirketleri, Avrupa Birliği (AB), Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer aktörler bölgeyi tek bir ekosistem olarak değerlendirir. Her ülkenin kendi Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve kıta sahanlığı hakları öncelikli olsa da, çakışmalar uluslararası hukuk, ikili anlaşmalar ve güç dengesiyle çözülür.
Bu makalede, 2000’li yılların başından 2026 Temmuz’una uzanan süreci; Levant Planı’ndan Libya açıklarına, MEB sınırlandırmalarından Kıbrıs dinamiklerine ve güncel AB-ABD diplomasisine kadar uzanan gelişmeleri bütüncül olarak ele alacağım.
Doğu Akdeniz’i belirgin olarak 2011 yılından beri konferanslarımda ve yazılarımda ele alıyorum. İlk yazılarım farklı tarihlerde Politik Merkez’de yayımlandı. Yunanistan ve GKRY konularını başlangıcından itibaren yazdım ve konuştum.
Ayrıca bu dönemde kaleme aldığım yazılarda, bir öngörü olarak İsrail’in bölgedeki ve Gazze’deki düşüncelerini de ele aldığımı ifade edebilirim. Yakın dönemde Independent Türkçe’de yayımlanan makalelerim de bulunmaktadır.
Son hâliyle bu analiz, önceki “Levant Planı” (Temmuz 2025) ve “Doğu Akdeniz tezlerim” (Aralık 2025) başlıklı yazılarımın sentezi ve güncellenmiş bir versiyonu olarak da görülebilir.
Geniş Doğu Akdeniz ve ortak menfaatler
Doğu Akdeniz sadece Levant (doğu kenarı) ile sınırlı değildir. Batıda İtalya ve Libya açıklarından doğuda Suriye, İsrail ve Gazze’ye kadar uzanır. Arada Malta (ülke), Girit (Yunanistan) ve Kıbrıs (iki kesimli; KKTC ve GKRY olması gerekirken itilaflı gösterilir) gibi büyük ve önemli adalar yer alır. Kıbrıs için 3 garantör ülke bulunmaktadır: Türkiye, Yunanistan ve İngiltere. İngiltere’nin Ada’da toprağı vardır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye, Doğu Akdeniz ve Levant sahasında en fazla kıyıya sahip ülkelerden biridir. Türkiye, en başından itibaren Avrupa Birliği’ne (AB) aday başvurusu bulunan bir ülkedir. Yunanistan 1981’de, Rumlar (GKRY) ise 2004’te AB’ye üye yapılmış olmasına rağmen Türkiye hâlen kapıda bekletilmektedir.
Aslında Türkiye, Yunanistan’ın AB’ye alındığı tarihte birlikte alınmış olsaydı bugün bu sorunların hiçbirini görmeyebilirdik. Sürüncemede kalan konuların daha sonra politik açılım yaratmak adına, stratejik tasarım gereği bırakıldığını söylesem herhâlde yanlış olmaz.
AB açısından Ada’nın tamamı (Kıbrıs Cumhuriyeti), kendi MEB alanı ile Levant sınırları içinde kabul edilir. AB, tek bir ülke hüviyetiyle değil, üye ülkelerin her birinin egemenlik haklarıyla vücut bulur. Uluslararası hukukta muhatap olan ülkelerdir. Hâlen Kıbrıs’ta egemenlik konusu hukuken itilaflıdır. Zira Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), hukuken tanınmayı beklemektedir. Buna rağmen, hukuki tartışmalara karşın çıkarları gereği birçok ülke ve kurum, Ada’daki egemenlik durumunun tanınmışlık sıfatıyla Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden devam etmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bazı noktalara göz atalım:
- Dünyaca meşhur büyük petrol şirketleri, batıdan (İtalya-Libya hattı) doğuya (Levant kıyıları) kadar bütün coğrafyayı bağlantılı görür. Bir bölgedeki netleşme diğerlerini de etkiler.
- Yunanistan (tam egemen ülke) ve GKRY (egemenliği itilaflı kısım) AB üyesidir.
- AB, enerji güvenliği açısından Kıbrıs bölgesini önemsemektedir.
- ABD, İsrail ile Yunanistan’ı (ve bunun üzerinden Rumları), kendi ülkesi içindeki diaspora ve lobi gücü nedeniyle yakın ortaklarından biri olarak görür. Bunun yanında, enerji ve ticaret yolları bakımından küresel politikaları açısından bu bölgeyi de kendi nüfuz alanı olarak değerlendirir.
- Doğu Akdeniz’de ExxonMobil ve Chevron gibi büyük ABD şirketlerinin çeşitli tasarıları bulunmaktadır. (Bu tür petrol şirketlerinin, ABD’nin 47. Başkanı Trump’a destek verdikleri bilinmektedir.)
- Ayrıca Fransa ve İngiltere de benzer tasavvurlarla bölgede çıkar peşindedir. (Buna bölgede faaliyet gösteren İtalya ve diğer ülkeleri de katmak mümkündür.)
- İsrail için Levant sahaları (Leviathan, Tamar vb.) kritik görülmektedir.
- Türkiye için hem Levant hem de Libya açıkları gündemdedir.
- Yunanistan’ın Girit’in güneyine yönelik iddiaları, bölgedeki diğer aktörlerin talepleriyle çakışmaktadır.
- Çeşitli yaklaşımlara göre MEB bakımından Libya, Mısır, Lübnan, Suriye, Yunanistan, Türkiye ve İsrail’in hakları tartışmalı görülmektedir.
- İsrail, Filistin devletini tanımamakta ve ülkesinin sınırlarını bilerek netleştirmemektedir. Gazze’yi işgal etmek ve Levant sınırlarına hâkim olma hedefini geliştirme peşindedir.
İlk gaz keşifleri ve bugüne geliştirilen projeler
2000’li yılların başındaki Gazze gaz keşifleri takvimi değiştirdi. AB-GKRY parselleme çalışmaları hızlandı, Kıbrıs’ın AB süreci ivme kazandı. İsrail deniz egemenliğini savundu. 3+1 formülü (İsrail-Yunanistan-GKRY + ABD) ve Doğu Akdeniz (Eastern Mediterranean – EastMed) projesi (İsrail gazının GKRY-Girit-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşınması) ortaya çıktı.
Türkiye ile "One Minute" (2009) ve Mavi Marmara (2010) krizleri yaşandı. Mısır LNG tesisleri, Batılı şirketler ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (India-Middle East-Europe Economic Corridor – IMEC) bu resme eklendi.
Levant Planı: domino etkisi ve hedefler
ABD ve İsrail ortaklı “Levant Planı”, haritaların değişmesini hedefler: sınırlar, rejimler, siyasal yapılar ve deniz egemenlik hakları.
Plan, “Levant Bloğu” (ABD, İsrail, enerji şirketleri) tarafından yönetilir ve AB ile Avrupa ülkeleri (Fransa, İngiltere, Yunanistan ve Rumlar) tarafından desteklenir. Domino etkisi Gazze’den Lübnan’a, İran’a, Suriye’ye ve son aşamada Kıbrıs bölgesine uzanır. Kıbrıs bu planın son aşamasıdır; GKRY’nin tek yanlı adımları, Türk haklarını (KKTC) yok saymaktadır.
2004 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Annan Planı, Kıbrıs Adası’ndaki Türkleri ve Rumları iki kesimli, tek federal bir devlet çatısı altında birleştirmeyi amaçlamıştı. Bu planı Türk kesimi kabul etmiş, Rumlar ise reddetmişti. Bugün gidişat, bu plana veya buna yakın bir çözüme dönülmesi şeklinde gelişmektedir. (Aynı yıl GKRY, AB üyesi oldu.)
Başka bir deyişle Levant Planı; bölgedeki tüm deniz sınırı konularının çözülmesi, itilafların kaldırılması (ABD bunu güç yoluyla rehberlik doktrinine dayandırmaktadır) ve petrol şirketlerinin çalışabileceği elverişli şartların oluşturulması olarak açıklanabilir.
Fakat bu plan, aynı zamanda ülkeleri, halkları ve egemenlik haklarını yeniden ele aldığı için önemli değişiklikler meydana getirmektedir. Zor olan kısmı da buradadır.
Sonuç olarak gelinen noktada ABD, AB, İsrail vb. güçlerin; baskıcı politikalarla (güç kullanarak, yaptırımlar uygulayarak veya anlaşmacı ve *transactional* yöntemlerle) bölgedeki planlarını geliştirme evresine geldiklerine kanaat getirmişlerdir. (*Transactional*: işlemsel, fırsatçı, kazan-kazan anlayışı.)
2026 İran Savaşı, İran’ı geriletmiş; Suriye’de Esad sonrası Rusya ve İran’ın çekilmesiyle gücün ABD’ye kaymasına sebep olmuştur. Suriye sahasında Türkiye ve İsrail ana güçler olarak kalmıştır.
Bugün İsrail’in gündemde tuttuğu ve hedef gösterdiği ülke, bölgesel rakibi olarak gördüğü Türkiye’dir. Netanyahu, her fırsatta Türkiye’yi çeşitli platformlarda şikâyet etmeyi kendine iş edinmektedir. Buradan açıkça şu sonuç çıkarılabilir: İsrail için hedef Türkiye’dir.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Lübnan asıllı Tom Barrack, aynı zamanda Suriye ve Irak’tan sorumlu özel temsilci olarak görev yapmaktadır. Bu bile planın kapsamı bağlamında önemli bir anlam taşımaktadır.
İsrail ise kuzeye doğru ilerleyişini ve Doğu Akdeniz sistemini garanti altına alma çabasını sürdürmektedir. Lübnan ve Suriye’de bazı sahalarda oldubittiler yaratma ve sınırlarını genişletme arayışı içindedir.
Yunanistan
Eski dönemlerde Levant kavramının içinde Ege Denizi (Adalar Denizi) de yer alıyordu ve amaç ticaretle ilgili bir tanımlama yapmaktı. Günümüzde de benzer biçimde düşünülebilir. Eğer konuya ülkeler ve sorunlar açısından bakılırsa, Ege ve Akdeniz’i ayrı dosyalar hâlinde ele almak mümkündür. Ancak bu iki sorunlu dosya, birbirinin devamı niteliğindedir.
Asıl konu, Yunanistan’ın asılsız iddialarıdır. Antalya-Kaş’a 1 deniz mili (NM) mesafedeki Meis Adası’nın karasuları bile burada abartılı şekilde açıklanmaktadır. (Bu arada, Yunanistan’ın Meis Adası’na en yakın adası olan Rodos ile arasındaki mesafe dahi 72 NM’dir.)
Yunanistan birçok yönden İsrail’e benzer bir tutumla dış politika yürütmektedir. Sırtını AB’ye dayamıştır. Meseleleri bilerek sonuçlandırmaz, sürüncemede bırakır. Kendisine Büyük İdeal (Megali Idea) belirlemiştir. Sürekli Türkiye’yi tehdit olarak göstermektedir. ABD’deki Yunan lobisi de tıpkı Yahudi lobisi gibi Türkiye aleyhine faaliyet yürütmeyi en öncelikli görevlerinden biri olarak görmektedir.
AB de ilgi ve sorumluluk sahasını genişletmek adına, Yunanistan ile ve garantörlük, Ortodoks Kilisesi bağı gibi irtibatlar üzerinden GKRY ile birlikte politika yürütmektedir. Şahsen, Batı medeniyeti tanımlarında yer alan antik dönem ilişkilerinin bu konuyla ilişkilendirilmesine katılmadığımı da belirtmek isterim. Bugünkü jeopolitik sebepler ve çıkarlar çok daha belirgindir.
Dolayısıyla 3+1 formülü kendiliğinden işlemektedir. AB dolayısıyla Avrupalıların bölgede yanlı davranmayı tercih etmeleri de bu merkezden okunabilir.
Türkiye, karşı cephe ve ittifak oyunları
Türkiye-Libya 2019 Mutabakatı, Doğu Akdeniz’de atılmış kritik bir adımdır. Libya’da henüz iç savaş sürmekte ve egemen otoritenin temsilinin netleşmesi beklenmektedir. Burada da büyük petrol şirketleri hukuki ve siyasi netlik beklemektedir.
Öte yandan İyon Denizi ile Malta’nın güneyi gibi batı sahalarında ilgili şirketlerin çalışmaları için elverişli bir ortamın sağlanmış olduğu görülmektedir.
Türkiye’nin Mısır, Lübnan ve diğer ülkelerle MEB anlaşmaları yapması ve bunların BM tarafından tescil edilmesi gerekmektedir.
Bu süreçlerin bilinmesi ve hukuki zemine oturması gerekir ki petrol şirketleri gerekli sigorta haklarını sağlayabilsin.
Levant Planı, İsrail-GKRY-Yunanistan cephesini (ABD, AB ve şirket desteğiyle) zaman zaman alevlendirmektedir.
Türkiye’nin stratejisi çok boyutlu düşünülmektedir: İsrail ile olası enerji ve güvenlik kanallarını (normalleşme potansiyeli), Yunanistan ve Rum tarafıyla diyaloğu dengeli şekilde yönetmek. (İsrail, Levant’ta denize kıyısı bulunan Filistin-Gazze’yi işgal etmek istemekte; Türkiye ise buna engel olacak politikalarında ısrarcı olmaktadır.
Tarihsel açıdan Filistin’in ve dolayısıyla İsrail’in Osmanlı vilayeti/toprağı olması, bugün Türkiye’ye ayrıca özel bir bakış açısı sunmaktadır. Son Gazze operasyonları ise İsrail’in aşırı güç kullanması sonucu yaklaşık 76 bin Gazzelinin ölümüne sebep olmuş; bu durum, Türkiye tarafından savaş ve insanlık suçu kapsamında hassas bir konu olarak nitelendirilmektedir.)
Kilit konu, KKTC’nin tanınması, iki devletli çözüm ve haklarının korunmasıdır.
Güncel diplomatik atmosfer: AB heyetleri, Kıbrıs ve tansiyon dinamikleri
Temel soru şuydu: Eğer Türkiye 1981’de AB üyesi olsaydı, bugüne sarkan stratejik bir sorun olur muydu? Peki, yarına dönük bir tasarı varsa Türkiye AB üyesi olabilir mi veya hangi şartlarda kabul edilebilir?
Bugünlerde AB heyetlerinin Ankara temasları resmî olarak güvenlik, savunma, göç, üyelik ve Gümrük Birliği başlıkları altında açıklanmaktadır. Ancak özünde daha derin katmanlar bulunmaktadır.
Anlaşılan o ki Türkiye’nin, yasallaştırıp uygulamadığı “yerel yönetimler kanunu” gibi iç siyasi tartışma yaratan konular da AB’nin siyasi gündemindedir. KKTC konusu da AB’de sürekli gündemdedir. ABD’de hazırlanan yeni Kıbrıs yasa teklifleri de bu çakışmayı ortaya koymaktadır.
3 önemli nokta bulunmaktadır. Birincisi, AB’nin “Terörsüz Türkiye” yaklaşımı ve ilerleme raporlarındaki tutumu dikkatlerden uzak değildir. İkincisi, Türkiye-AB ilişkilerinde akamete uğrayan noktalar (üyelik sürecindeki tıkanıklık, Gümrük Birliği güncellemeleri) ile Kıbrıs talepleri iç içe geçmektedir. Üçüncü olarak ise şu soru eklenebilir: Türkiye yeni bir anayasa hazırlayacaksa, bunun içeriği konumuzla ilgili olarak neleri kapsayabilir?
Bunlar kamuoyuna yeterince yansısa da yansımasa da işin özünü oluşturmaktadır. Bu dönem, Doğu Akdeniz’de “durum değişikliği” yaratma çabalarının yoğunlaştığı bir süreçtir.
ABD, AB, İsrail, bölgesel ülkeler ve petrol şirketleri bağlamında tansiyon ve diplomatik dinamikler giderek artmaktadır. 2000’lerden başlayan süreçte; Annan Planı, AB üyelik meselesi, vekâlet savaşları (Hizbullah, Husiler vb.) ve terörizm (IŞİD, PKK, El-Kaide, El-Nusra, HTŞ vb.), Arap Baharı (2010’dan günümüze), ABD-İsrail ortaklığıyla ve özellikle Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısıyla başlayan süreçle birlikte Gazze’den Hürmüz’e uzanan savaş ve çatışmalar yaşandı.
Türkiye’de FETÖ ve bunun iş birliğiyle çalışan mekanizmalar, ardından 15 Temmuz 2016 darbe girişimi görüldü. Yakın döneme bakıldığında ise 2019’daki Menendez-Rubio mirası, gelişen Barrack temasları ve 2026 NATO Ankara Zirvesi bu atmosferi şekillendirmektedir. Doğu Akdeniz’deki enerji parsellemesi, risk azaltma ve güvence sağlama amacıyla güvenlik boyutlarını ön plana çıkarmaktadır.
KKTC ve Türkiye’nin stratejik hedefi
Tüm düğüm KKTC ve Türkiye’de yoğunlaşmaktadır. KKTC’nin istikrara katkısı, tanınması ve enerji denklemindeki yeri stratejik öneme sahiptir. Türkiye ise askerî, siyasi ve ekonomik gücüyle vazgeçilmez konumdadır. İrade göstermek, proaktif diplomasi yürütmek ve çok yönlü denge kurmak esastır.
GKRY
AB kaynaklarından da yararlanan Ada’nın güneyi, küresel çapta büyük finans çekebilen ve kredi sağlayabilen bir bölgedir. İmar ve gelişmişlik seviyesi yüksektir. Ada’nın deniz sahaları (güneyi, doğusu ve batısı) parsellenmiş durumdadır. Özellikle 11. ve 12. sahalarda doğal gaz çıkarma faaliyetlerinde önemli ilerlemeler bulunmaktadır.
GKRY, İsrail’den AB’ye köprü kuracak bütün projelerde yer almaktadır.
GKRY’de, garantör ülke olan İngiltere’nin başından beri askerî üsleri bulunmaktadır. Buna ilave olarak ABD ve Fransa ile askerî anlaşmalar geliştirilmiştir. Bu ülkeler, özellikle de ABD, Ada’da asker konuşlandırmış, askerî tatbikatlar düzenlemekte, askerî öğrenci yetiştirmekte ve silah tedarik programlarını yürütmektedir.
Bunların tamamı KKTC’ye sorulmadan gerçekleştirilmektedir. Hâlen hukuken ülke egemenlik hakları belirgin olmamasına rağmen Kıbrıslı Türkler yok sayılmaktadır. Bunu yapanlar başta ABD ve Fransa olmak üzere diğer ülkelerdir.
Sonuç
Doğu Akdeniz, 2000’li yıllardan beri izlenen ve 2026 İran Savaşı ile yeni bir aşamaya giren tarihî bir süreçtir. Levant Planı’nın geniş Doğu Akdeniz uzantısı (Libya dâhil), MEB ihtiyaçları, Kıbrıs dinamikleri ve güncel AB-ABD diplomasisi, “durum değişikliği” yaratma çabalarını yoğunlaştırmaktadır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish