Bu yazımızda, hayatımızda çok büyük etkileri olan İmam Ali'yi ele alıp bazı hususiyetlerini irdelemeye çalışacağız.
İmam Ali'nin hiç kuşkusuz insanlık üzerinde çok büyük hakları vardır. Elbette insanların bir kısmı İmam Ali'nin hayatını gözden geçirmiştir, fakat büyük çoğunluk bundan mahrum kalmış ve onun hakkında bilgisiz olmuştur.
Bundan dolayı biz de burada bu büyük şahsiyetin hayatından bazı kesitleri özet bir şekilde izah etmeye çalışacağız.
Zira beşer tarihi içerisinde İmam Ali'nin biz insanlar üzerinde büyük hakları vardır.
Diğer bir deyişle biz burada, İmam Ali'nin hükümeti hususunda biraz konuşup ondan nasıl dersler alacağımızı irdelemeye çalışacağız.
M. 718-786 tarihleri arasında yaşayan ve "Kitabu'l-Ayn" isimli eserin sahibi olan ünlü Arap filoloğu el-Halil b. Ahmet el-Ferahidi'ye, İmam Ali'nin fazileti hakkında soru sorulduğunda, şu derin, anlamlı ve düşündürücü sözü söylemiştir:
Ben, faziletleri düşmanları tarafından kıskançlıktan ve dostları tarafından korkudan saklanan, yine de tüm doğu ve batıya yayılan biri hakkında ne söyleyebilirim ki?
İmam Ali'nin faziletleri birçok kaynakta ve hatta Hristiyanlara ait eserlerde dahi anlatılmaktadır.
Oysa dostları korkularından, düşmanları da kıskançlıklarından onun faziletlerini gizliyorlardı.
Bu da İmam Ali'nin çok güçlü bir şahsiyete sahip olduğunun göstergesidir.
Burada, İmam Ali'den 4 noktayı bizlere ders olması için ele alıp izah etmeye çalışacağız:
Birincisi; İmam Ali, insanlara hâkimiyet kurmaktan ve otoriteyi ele geçirmekten şiddetle kaçınan birisiydi. Çünkü bilindiği üzere Halife Ömer b. Hattab, ölümcül darbeyi aldığında, kendisinden sonra seçilecek halife hususunda 6 kişilik bir şûra heyeti oluşturmuştu. O şûrada yer alanlar, en çok İmam Ali ile Osman b. Affan üzerinde durdular. Yani bu ikisinden biri halife olacaktı. İlk önce İmam Ali'ye şu teklifi yaptılar:
Ya Ali. Sen Allah'ın kitabı, Resulü'nün sünneti ve Şeyheyn'in (iki şeyhin/Ebu Bekir ve Ömer'in) içtihatları üzere hilafet işlerini yürüteceğine dair söz veriyorsan, uzat elini sana biat edelim.
İmam Ali, onların bu teklifine karşı şu cevabı verdi:
Ben, Allah'ın kitabı, Resulü'nün sünneti ve kendi içtihadım üzere hilafet işlerini yürütürüm.
Yani, onların teklif ettikleri "Şeyheyn'in içtihadı" üzere hareket etmeyi kabul etmedi.
Demek istedi ki, onların kendilerine göre görüşleri olduğu gibi, benim de kendime göre görüşlerim vardır.
Oysa Ali'den sonra aynı teklifi Osman b. Affan'a yaptılar. Osman, kayıtsız ve şartsız o teklifi derhal kabul etti ve oradakilerin biatını aldı.
İmam Ali'de olan ihlas ve takva işte böyleydi.
Yani o dönemde halife demek, dünyanın yarısına hükmeden kişi demekti. İmam Ali de aynen Osman gibi maslahat icabı yapılan o teklifi kabul edip, sonra da yine bildiği yoldan gidebilirdi. Ama o bunu kendine yakıştırmadı.
Osman'ın öldürülmesinden sonra Muhacir ve Ensar ona biat etmek için geldiklerinde de İmam Ali, 3 gün boyunca onları reddetti ve Nehcü'l-Belağa'da geçen şu sözü söyledi:
Bırakın beni ve başka birisine bakın. Benim vezir olmam, size emir olmamdan daha hayırlıdır.
Yani beni bırakın; 1. ve 2. halifeye yaptığım gibi, sizin seçeceğiniz halifeye vezirlik yapayım. Benim ona vezir olmam, halife olmamdan sizin için daha hayırlıdır.
Çünkü İmam Ali, o iki halifeye nasihat ediyordu ve hilafet de bir tür kendi elindeydi. Fakat Muhacir ve Ensar, onun halife olması hususunda fazlasıyla ısrarcı oldular.
İmam Ali, hilafeti kabul edip halife olunca da hiç zaman kaybedilmeden peşinden Cemel Savaşı başlatıldı.
İbn Abbas şöyle der:
Cemel Muharebesi'nde Basra'ya doğru hareket ettik ve Zi Ğar (veya Zikar) bölgesine ulaştık. Burası Basra yakınlarında bir yerdir. Cemel Savaşı da orada vuku buldu.
Abdullah b. Abbas şöyle devam ediyor:
Biz orada savaşırken, İmam Ali çadırda kendi ayakkabılarını tamir ediyordu.
Bakınız, bir halife yırtık ayakkabılarla geziyor ve onları tamir etmesi için bir köleye ya da bir hizmetçiye vermiyor; bilakis kendi elleriyle yamıyordu.
İbn Abbas diyor ki,
Ben İmam Ali'yi bu hâliyle görünce şaşakaldım. Çünkü savaş vardı, 2 ordu karşı karşıya gelmişti ve buna rağmen koskoca bir halife böyle davranıyordu.
Dönüp İmam Ali'ye şöyle dedim:
'Ya Emirü'l-Müminin. Şimdi bunun zamanı mı? Böyle hassas bir anda senin ordunun başında olman gerekmez mi?'
İmam Ali kafasını kaldırıp bana bir baktı ve şöyle dedi:'Ey Abbas'ın oğlu. Sence bu yırtık ve yamalı ayakkabıların değeri ne kadar olur?'
Dedim ki:
'Bilemem. Belki de 1 dirhem eder.'
İmam bana dönüp şunu dedi:
'Ant olsun Allah'a. Hakkı ihya etmek ve batılı yok etmek müstesna, benim nazarımda bu ayakkabılar, size emir olmaktan daha değerlidir.'
Yani benim nezdimde hilafetin tek bir değeri vardır; o da hakkı ihya etmek ve batılı yok etmektir. Bunun ötesinde hiçbir değeri yoktur.Böyle bir düşünceye sahip yüce bir şahsiyeti, o kadar savaş vb. olaydan sonra yine de öldürdüler.
İşte İmam Ali'nin "mevzuî adaleti" icra etmemesinin ilk nedeni, dünyalık peşinde olmaması ve yalnızca işlerini ahiret doğrultusunda tasarlamasıdır.
Yani Doğu, Batı ve İslam âleminden hiç kimse, İmam Ali'nin saltanat peşinde koştuğunu iddia etmiyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İkincisi; İmam Ali'nin Kur'an hakkında ilginç sözlerinin bulunmasıdır.
Daha doğrusu onun, insanlık tarihinde ilk defa söylediği bu ilginç cümlelerin ölümsüzleşmiş olmasıdır.
İmam Ali, bir sözünde Kur'an hakkında şöyle der:
Kur'an dilsizdir.
Sıffin Savaşı'nda Kur'an'ın sayfaları, Muaviye ve adamları tarafından İmam Ali'ye karşı bir aldatmaca olarak mızrakların ucuna takıldığında, İmam şöyle demişti:
Ben konuşan Kur'an'ım. Bu mızraklara takılıp bayraklaştırılan Kur'an sayfaları ise dilsizdir. Bunlar, sayfalardaki yazılardan ibarettir. Onlar konuşmuyor ve şu anda hiçbir şahıs da onları konuşturamıyor.
İmam Ali'nin söylediği o sözün üzerinden 1400 yıl geçmiştir.
Buna rağmen onun sarf ettiği o söz, hâlâ hermenötik ilminin temelini oluşturmaktadır.
Yani İmam demek istiyor ki:
Dinî nasları ihya eden insandır. Aksi takdirde naslar ölüdür.
Acaba yeryüzünde İmam'ın söylediği bu sözden daha büyük başka bir söz olabilir mi?
Yani bizim zihnimize hükmeden birtakım değerler vardır ve biz bu esası onlar üzerinden açıklıyoruz.
Dolayısıyla bu nas (Kur'an) canlı değildir ve bize hükmetmiyor; biz ona hükmediyoruz.
İşte İmam'ın bu sözü, çok ilginç bir sözdür.
Ayrıca İmam Ali açısından Kur'an, "farklı yüzleri" bulunan ve farklı taraflara çekilebilecek bir kitaptır.
Zira İmam, Abdullah b. Abbas'ı Hariciler üzerine onlarla konuşması için gönderdiğinde ona dedi ki:
Ey Abbas'ın oğlu. Onlarla konuştuğunda Kur'an üzerinden konuşma ve Kur'an'dan onlara delil getirme. Çünkü Kur'an, ‘farklı yüzleri' bulunan bir kitaptır. Onlara sünnetten delil getir.
Sünnetten kastı da Peygamber'in kendisi hakkında söylediği, örneğin, "Ya Ali. Seni ancak mümin sever ve münafık sana gazap duyar" ya da "Ya Ali. Sen bana nispetle, Harun'un Musa'ya olduğu gibisin. Ancak benden sonra peygamber yoktur" hadisleridir.
Bunlar tüm kaynaklarda mevcut ve meşhurdur.
Yani Haricilere karşı bu tür hadislerle delil getir. Çünkü bu hadisler anlaşılır türdendir.
Fakat Kur'an'dan delil getirirsen, Kur'an'ın "farklı yüzleri" bulunduğu için herkes onun ayetlerini kendi çıkar ve görüşüne göre yorumlar.
Yani, herkesin ve her kesimin Kur'an'dan anladığı şey, kendi çıkarı oranındadır.
Bakınız, Sünni ve Şii tüm İslam âlimleri Kur'an'dan delil aktarıyorlar.
Şunu da biliyorlar ki İmam Ali'nin kendisi, onları Kur'an'dan delil getirmekten menetmiştir.
Buna rağmen onlar, sürekli itikadi vb. konularda Kur'an'dan delil getiriyorlar.
Oysa Kur'an, akla da davet ediyor.
Yani İslam âlimlerinin hem aklî hem de naklî deliller getirmeleri gerekir; yalnızca naklî deliller getirmeleri doğru değildir.
İmam Ali, Nehcü'l-Belağa'da da geçtiği üzere İbn Abbas'ı bundan nehyetmiştir.
İslam âlimleri arasında İmam Ali'nin şu "Hammaletü'l-Vücuh/Kur'an'ın birçok yüzü vardır" sözü çok ünlü bir sözdür.
Kısacası İmam Ali'nin Kur'an hakkında çok ilginç sözleri vardır ve bu sözleri söyleyen yalnızca İmam Ali'dir.
Gerçekten de onun sözleri hem derin anlamlar taşımakta hem de İslam uleması nezdinde doğru sözler olarak kabul edilmektedir.
Üçüncüsü; (yani İmam Ali'nin sözlerinden alacağımız çok önemli derslerden 3'üncüsü,) Hariciler hakkında takınmış olduğu tavırlardır.
Hariciler hakkında İmam şöyle der:
Fitnenin gözünü ben çıkardım. Benden başka hiç kimse buna cesaret edemezdi.
Yani Haricilerin o kadar "namaz kılmaları", "oruç tutmaları", "arıların vızıltısına benzer Kur'an okumaları", "uzunca secdeye gidip alınlarındaki nasırlaşmalar" vb. varken ve tümü de "âbit", "muttaki" ve "muhlis" görünümlü olarak tanınırlarken, akıl nimetinden yoksun olduklarından, benim onlarla savaşıp onları katletmem, benim dışımdaki kimsenin cesaret edebileceği bir iş değildi.
Gerçekten de İmam Ali'den başka hiç kimse buna cesaret edemezdi. Şayet etseydi, "kâfir" olarak bilinirdi.
Nakledildiğine göre Haricilerden birisi şüpheye düşmüştü.
Tam o esnada İmam Ali oradan geçiyordu. Ona, "Şüpheye düşme" dedi.
Başka bir seferinde de onlardan, geceleri teheccüt namazı kılan, gündüzleri oruç tutan ve bolca Kur'an okuyan başka birisiyle karşılaştı.
İmam Ali ona da, "Bu durum seni gururlandırmasın" dedi.
Daha sonra da yanındakilere, "Bu adam cehennem ehlindendir" diye söyledi.
Dediklerine göre ertesi gün savaş başladı ve akşama doğru da son buldu.
İmam Ali, birtakım komutanlarıyla birlikte savaş meydanını gezip ölüleri tespit ediyordu.
İşaret ettiği o şahsın da ölenler arasında olduğunu gördü ve, "Dün Kur'an okuyup bolca namaz kılan zat budur, bakınız ne hâle gelmiştir" diye söyledi.
Yani o şahıs da İmam Ali ile savaşmaya gelmişti.
İmam Ali'nin bu bakışı cidden çok önemlidir. İmam, kişilerin "namaz kılmasına", "oruç tutmasına", "Kur'an okumasına", "uzunca secdeye gitmesine", "uzunca sakal bırakmasına" ve "kafasına koyduğu sarığına" bakmıyordu.
Onların aklına ve basiretine önem veriyordu.
Yani öyle âbit sıfatlı birini kim görse, genelde ondan çekinip Allah dostu diye onu incitmemeye gayret gösterirken, İmam Ali öyle yapmıyordu.
Zamanımızın Haricileri olan "Daiş", "IŞİD", "Taliban", "HTŞ" vb. de böyledir.
Örneğin, Taliban'ın tümü dinî talebelerdir. Fakat bunlar, bilindiği üzere Afganistan'da onlarca cami ve Hüseyniye'ye bomba yerleştirip binlerce insanı ibadet hâlindeyken katlettiler.
Yine bunlar, ABD ve Siyonistlerin güdümüne girdiler. Ne Afganistan halkı hususunda doğru dürüst bir görüş ortaya koyabildiler ne de insan hakları hususunda bir mesafe kat edebildiler.
Kısacası hiçbir hususta ortaya bir şey koyamadılar. Tek yaptıkları şey, oranın mazlum halkına sulta kurup onları katletmek oldu, o kadar.
Yine öyle "Daiş", "HTŞ", "Boko Haram" vb. de çok mütedeyyin gözüken kesimlerdir. Bolca "namaz", "oruç", "sakal", "Kur'an" vb. unsurları vardır.
Fakat binlerce mazlum ve masum insanı amansız bir şekilde işkenceyle katletmişlerdir.
İşte bu gibi bir zihniyete sahip olan insanlar, topluluklara sulta kurmak istiyorlar.
İmam Ali gibi değerli bir şahsiyet de bu türlerine dersini verdi ve hadlerini bildirdi.
Çünkü Ali için yaptığı bu tür işler büyük bir insanlıktır ve yine insanlığa da büyük bir hizmettir.
Çünkü onlar insan değil, insan görünümündeki vahşi varlıklardır. İmam için önemli olan ise insan haklarıdır.
Kendisine başkaldıran Haricilere dair İmam Ali hiçbir şey söylemedi ve, "Siz kan dökmedikçe ve toplum içerisinde bir fitne çıkarmadıkça serbestsiniz" dedi.
Fakat onlar ne zaman ki İmam Ali'nin taraftarlarından biri olan, kimi rivayetlere göre ashaptan Habbab b. Amr'ı hamile eşiyle birlikte öldürüp, hatta karısının da karnını yararak çocuğunu dışarı çıkardılar, İmam Ali de insan haklarını hiçe saydıkları için onlarla savaşa koyuldu.
Çünkü din, insan haklarını korumak için vardır; insan hakları, din ya da siyasetin hizmetinde olmak için var değildir.
Hatta Hz. İsa Mesih de kendisine itiraz edildiğinde ve Yahudiler tarafından, "Sen sebit günü nasıl çalışabilirsin? Sebit (cumartesi) tatil günüdür" denildiğinde, Mesih onlara, "Sebit günü de insana hizmet etmek için var edilmiştir" dedi.
"Sebit"; o dönemdeki Yahudi algısında "şeriat" anlamındaydı.
Dördüncüsü; İmam Ali, "sulta" adamı (güçten yana olan) değil, "değerler" adamıydı.
Yani genelde topluma sulta kuran siyasiler "maslahata" dayanırlar.
Örneğin bir diktatör için mühim olan şey, kendi şahsi çıkarını öncelemektir.
Kimisi partisinin çıkarına öncelik verir. Kimileri ise toplumunun maslahatını daha önde tutar.
Toplumunun çıkarını kendi şahsi çıkarından önde tutan birisi tabii ki salih ve adil bir insandır.
Çünkü bu kişi kendini halkının hizmetine adamıştır. Halkın maslahatı da maslahat türlerinden biridir.
Salih ve adil bir yönetici, yalnızca halkının maslahatını önceleyendir.
Fakat İmam Ali şöyle diyordu:
Maslahatın hiçbir türü doğru değildir, doğru olan değerlerdir.
Oysa kendisi, hiçbir zaman bir yönetimin "değerler" üzerine oturtulamayacağını çok iyi biliyordu.
Yani İmam Ali'nin hilafetinin yıkılmasına sebep olan şey, onun "değerler adamı" olmasıydı.
Örneğin, kardeşi Akil'in hikâyesi bunun en bariz örneğidir.
Akil gelip ağabeyi Ali'den yiyecek istiyor. İmam bu konuya Nehcü'l-Belağa'da da işaret ediyor.
"Onun çocuklarının açlıktan benizlerinin sarardığını gördüm" diyor.
Çünkü o dönemde kıtlık vardı; Cemel, Sıffin ve Nehrivan savaşları baş göstermişti.
Buna rağmen İmam Ali, kardeşi diye ona torpil geçip Beytü'l-Mal'daki paralardan fazladan 1 dirhem dahi vermedi.
Nakledildiğine göre kardeşi Akil âmâ birisiydi. Gelip İmam'dan fazla para isteyince, İmam yanındaki bir demir parçasını ateş közünün üzerine koydu ve demir kızarana kadar bekledi.
Kızardıktan sonra onu bir şeyle tutup kardeşi Akil'e doğru uzattı ve, "Al ya Akil" dedi.
Akil, sevinç ve heyecanla hemen elini açtı. İmam dağlanmış demiri onun avucuna koyunca ve onun da eli yanınca, derhal irkilip onu yere attı ve, "Ne yapıyorsun sen ey Ali?" diye sertçe tepki verdi.
İmam Ali, biraz da tebessüm ederek şöyle dedi:
Ya Akil. Bu demir benim yaktığım ateş ile kızarmıştır ve sen ona tahammül edemiyorsun. Peki Allah'ın öfkesiyle kızarmış olan cehennem azabına nasıl tahammül edeceksin.
Akil de oradan kalkıp aile efradını aldı ve doğruca Şam'a, Muaviye'nin yanına gidip ona sığındı.
Hatta yalnızca Akil değil, insanlardan bir kısmı da İmam'ın adaletine dayanamayıp Şam'a gitti ve Muaviye'ye sığındı.
Ali'nin uyguladığı adaletten de ona şikâyette bulundular.
İmam Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde, etrafındaki kimi dostları ona:
"Muaviye'ye dokunma, biraz daha valilik görevinde kalsın. Talha ve Zübeyir'e bir şeyler ver; onlar dünya malına düşkünler. Aşiret reislerine de biraz para dağıt, onlar da kabilelerine mensup olanları sana hizmet etmeye davet etsinler" vb. tavsiyelerde bulundular.
İmam Ali bunların hiçbirini dinlemedi ve şöyle dedi:
Benim zulüm ile adaleti ikame etmemi mi benden talep ediyorsunuz?.
Yani, zulüm ile adaletin ikame edilmeyeceğini söyledi.
Nitekim günümüzdeki terörist cihatçılar ve Vahhabiler de zulüm yoluyla adaleti ikame edebileceklerini zannediyor ve insanları katletmekle onlara "İslam adaletini" hâkim kılacakları tasavvurunda bulunuyorlar.
Acaba bu yolla böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün olabilir mi?
Çünkü bu yol, batıl bir yoldur. Yol batıl oldu mu, onun hükmü de batıl olur.
Yani bir yol zulüm ve batıl olduktan sonra, o yoldan yürüyüp İslam adaletini hâkim kılmak mümkün olmuyor.
Kısacası hak, yalnızca onu nakletmek değildir; onun nakledildiği yolun da hak ve adil olması gerekir.
İmam Ali'nin hak olduğunu yalnızca bununla ölçmek tabii ki doğru olamaz, ama buna istinat edilebilir.
Yani, cüziyattan yola çıkarak külliyatın sonucuna varmak mümkün olabilir.
Halkın genelinin maslahatını göz önüne alarak adaleti icra etmek güzeldir ve bu, bir hükümetin güzel ve adil oluşunu gösterir.
Fakat bunun yanında "değerleri" de esas kabul etmek gerekir.
Yani her zaman yalnızca salt maslahatlar üzerinden toplumu yönetmek doğru değildir.
Bunun yanında değerlere de özen göstermek gerekir.
Örneğin Türkiye yönetimi İsrail ve ABD'den çekiniyor.
Hatta Türkiye'nin maslahatı, onların Filistin'e karşı yaptıkları soykırım karşısında suskun kalmayı gerektirse bile, yine de susmaması gerekir.
Çünkü bu, değer konusudur. Onların o toprakları işgal etmesini, halkı göçe zorlamasını ve katliamlar yapmasını salih bir yönetimin kabullenmesi asla mümkün değildir. İşte buna "değer" denir.
Yemen'deki "Husileri" görüyoruz. Siyonistlere ve emperyalistlere nasıl itiraz ettiklerine de şahit oluyoruz.
Onlar, ABD'ye dahi Siyonistlerin zulüm işlediklerini itiraf ettirdiler. Çünkü değerlere bağlılık bunu gerektirir.
Hatta Türkiye hükümeti yıkılsa ve onu yıkmaya teşebbüste bulunulsa dahi, yönetimin "değerleri" savunması gerekir.
Evet, İmam Ali de genel halkın maslahatını gözetmenin çok faydalı olduğunu biliyordu.
Buna rağmen, o maslahatın değerler üzerine kurulması gerektiğini de biliyordu.
Yani örneğin "rüşvet", "zimmete para geçirme", "haksız kazanç elde etme" vb. her ne kadar bir bakanlığın ya da bakanın şahsi maslahatına olsa bile, bu tür işler değerleri yok ettiği için doğru değildir.
Bundan ötürü İmam Ali'nin yönetiminde "rüşvet", "zimmete para geçirme", "haksız kazanç elde etme" vb. söz konusu olmadı ve bunların tümünü dünya İmam Ali'den ders aldı ve hâlâ da almaktadır.
Yani İmam Ali biliyordu ki bu işlere engel olmakla hükümeti çökecektir.
Buna rağmen sessiz kalmadı ve değerler hükûmeti olmaya devam etti.
Salih bir yönetimin nasıl olması gerektiğini ve "değerler hükümeti"nin, dünyevi hükümetin yıkılmasına sebep olsa dahi nasıl ayakta tutulacağını hem Emevîlere hem de kıyamete kadar gelecek yöneticilere öğretmiş oldu.
Nitekim tarihî kayıtlara göre İmam Ali, Sıffin Savaşı'nda bir gece vakti, havanın hem soğuk hem de rüzgârlı olduğu bir dönemde, ordunun içerisinde bulunması gerekirken ıssız bir yere çekilip namaz kılıyordu.
Ordu komutanlarından Malik Ejder Nehai, uzaktan birinin eğilip kalktığını fark etti.
Ona doğru yaklaştığında, onun İmam Ali olduğunu anladı.
İmam'ın namazını bitirmesini bekledi. Namazı bittikten sonra İmam'a şöyle dedi:
Ey Müminlerin Emiri. Senin şu anda ordunun içerisinde ve karargâhta bulunman gerekmez mi? Çünkü biz savaş hâlindeyiz ve gece vakti düşman aniden bize saldırabilir. Bizim de sana acilen ihtiyacımız olabilir.
İmam Ali ona şu cevabı verdi:
Bizim bu savaşımız namaz ayakta kalsın diye değil midir?
Malik Ejder de hiçbir şey diyemeden çekip gitti.
Yani İmam Ali ona şunu demek istiyordu:
Biz savaşı kazanalım diye namazı mı bırakacağız?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish