Yaşanan şiddet ile ilgili neler yapılabilir?

Vahap Uluç Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: X

Daha önce Independent Türkçe'de yayımlanan "Sermaye, aşiret ve şiddet ilişkisi" başlıklı yazımızda, bölgede büyüyen sermayenin de etkisiyle bir modernleşme sürecinin yaşandığını, bununla birlikte aşiret ilişkilerinin de hâlâ güçlü olduğunu; sermayeden kaynaklı yoğunlaşan ilişkilerin aşiret kültürü ile bir araya gelince bunun da şiddet ürettiğini yazmıştık.

Bunu yeterli görmeyip yaptığımız tespite itiraz edenler de oldu. Bunlardan biri Sayın Orhan Miroğlu'dur.

Miroğlu, yaşanan şiddeti sermaye ve modernleşmeden ziyade son 40 yıldır bölgede yaşanan şiddetin gençlerde oluşturduğu travmaya bağladı.

Miroğlu'nun ifade ettiği 40 yıllık şiddet travması elbette ki yaşanan şiddeti tetikliyordur; ne de olsa duygu bulaşıcıdır.

Kaldı ki bir olayın tek bir sebebi olamaz.

Ayrıca benim yazıda dikkat çekmeye çalıştığım, örneğin Diyarbakır ya da başka bir şehrin sokağında herhangi birinin başvurduğu şiddet değildir; daha ziyade aşiret kökenli topluluklar arasında yoğunlaşan şiddettir.

Miroğlu, bir de devlete ve örgüte yönelik aidiyetin "sülale" gibi geleneksel kimliklere yöneldiğini iddia ediyor.

Aşiret/sülale kimliğine yönelme yok; aksine aşiret kimliği, Menderes iktidarı döneminde traktörün tarıma girmeye başladığı 1950'den bu yana gün geçtikçe zayıflamaktadır.

Aşiret üyelerinde aidiyetin aşiretten kabileye, kabileden daha küçük bir birim olan "sülale"ye doğru yönelmesi, modernleşmenin bir yansıması olarak sosyolojik bir olaydır.

Aşiretin bir alt birimi olan "sülale"ye yönelik aidiyet, çözülmeye yüz tutmuş aşiret yapısının önemini kaybetmesinde an itibarıyla gelinen aşamayı ifade etmektedir.

Orta ve uzun vadede "sülale" kimliği de büyük ölçüde önemini kaybedecektir.

Şu anda bölgede güçlenen bir kimlikten bahsedilecekse bu, aşiret kimliği değil, Kürt kimliğidir.

Sosyolojik olarak bu böyledir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Modernleşme, geleneksel kimlikleri geri getirmez; tersine, geleneksel kimliklerin yerine modern kimlikleri ikame eder.

Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan şey, geleneksel toplumdan modern topluma doğru değişim yaşayan bir toplumun içinde yer aldığı geçiş aşamasını ifade etmektedir.

Geçiş aşamaları da bunalımlı ve sancılı olur.

Değişimin temel dinamiği ekonomidir.

Ekonomik kaynakların büyüklüğüne göre bunalımın takvimi de değişir.

Toplumu dönüştürecek kadar yeterli büyüklükte ekonomik kaynaklara sahip olmayan toplumlarda bunalım daha uzun bir zamana yayılır.

Daha derli toplu bir ifadeyle belirtmek gerekirse, aşiret tarzı örgütlenmenin hüküm sürdüğü toplumlarda yapısal çözüm, toplumun modernleşme yönünde köklü bir değişim yaşamasıdır.

Ticaret ve sanayi güçlenecek, bu beraberinde kentleşmeyi getirecek; kentsel ortamda ticaret ve sanayinin etkisiyle toplum sosyal, kültürel ve siyasal yönden dönüşüm yaşayarak yeni bir yapı kazanacaktır.

Avrupa'da feodal toplumdan modern topluma dönüşüm bu şekilde oldu.

Ancak bizim toplum açısından bu, sadece bir temennidir.

Bizde ticaret ve özellikle sanayi çok zayıf olduğu için modernleşme Avrupa'dakinden farklı bir mecrada gerçekleşmektedir/gerçekleşecektir.

Bu uzun bir mesele.

Bu konuyu bir kenara bırakalım ve bu yazının asıl konusu olan bölgede yoğunlaşan şiddet olaylarını kısa vadede bir nebze azaltmak için neler yapılabilir, ona dönelim.

Birincisi, bölgede yaygınlaşan bir silahlanma söz konusudur.

Göreceli zenginleşme, silahlanmayı da beraberinde getirmektedir.

Herkesin en çok şikâyetçi olduğu konuların başında bu silahlanma konusu gelmektedir.

Önceki yazıda da belirtildiği gibi önceleri kavgalar daha ziyade tartaklama ve dövme şeklinde gerçekleşirdi. Şimdi ise hemen hemen her kavgada silah kullanılmaktadır.

Şeref duygusunun çok güçlü olduğu, kişinin kimliğini cesaret ve fedakârlıkta bulduğu aşiret kültüründe en ufak bir hakaret, saygınlığını kaybetmenin nedeni olarak görülebilmekte ve bunun için şiddete başvurulabilmektedir.

Bu tür kültürlerde silah, sadece nefsi müdafaa aracı değil, aynı zamanda karşı tarafa haddini bildirme aracıdır.

Onun için bölgede bu bireysel silahlanmaya karşı ciddi tedbirlerin alınması gerekir.

Modern devletin en büyük özelliği nüfuz sahibi olmasıdır.

Maalesef siyasi olaylar dışındaki meselelerde (mahallî meseleler) devlet, nüfuzunu gerektiği gibi kullanmıyor.

Öncelikle kaçak silah kullanımına karşı denetimlerin artırılması gerekir.

Ayrıca valilikler, taşıma silah ruhsatı vermeyi ve taşıma süresi dolmuş silahların taşıma süresini uzatmayı zorlaştırmalıdır.

İkincisi, aşiret kavgalarında hukuk çok caydırıcı bir enstrüman değildir.

Normal şartlarda adliyeler adaletin tecelli etmesi gereken yerlerdir ama kavgaların çoğu adliye binalarının önünde olur.

Bu durum, devletin yargı yoluyla aldığı kararın insanların vicdanında yer etmediğinin göstergesidir.

Böyle olunca da insanlar "kendi adaletlerini" kendi elleriyle gerçekleştirmeye çalışıyor.

Herkes biliyor ki olaya karışan ailelerin devlet bürokrasisi ile kurduğu ilişki biçimi, yargılamanın seyrini belirlemektedir.

Olayın muhatapları birçok defa kullandıkları şiddetten dolayı ciddi ceza almayacaklarını düşünmektedirler. Bu algının değiştirilmesi gerekir.

Bu durum bugünün meselesi değildir elbette; yıllardır bu böyledir.

Bakın, çok ilginçtir; Türkiye-Suriye sınırı boyunca aynı aşiretler sınırın her iki tarafında da bulunmaktadır.

Türkiye tarafındaki aşiretlerde kavga ve öldürme olayları eksik olmazken, Suriye tarafında yer alan aynı aşiretlerde -Baas rejiminde- tartaklama olaylarına dahi şahit olunmazdı.

Tabii ki Esad'ın Baas diktatörlüğünü önermiyoruz ama demek ki ciddi tedbirler bu olayların önlenmesinde caydırıcıdır.

Kısaca bizde de demokrasinin içinde kalınarak yaşanan olaylarla ilgili hukuki süreç daha caydırıcı şekilde işletilebilir.

Bu iki konuda muhatap, doğal olarak devletin kendisidir.

Üçüncüsü, son 10-15 yıldır aşiretler, kentsel mekânda dernekleşme üzerinden örgütlenmeye başladılar.

Kent merkezlerinde göreceli olarak daha bireysel bir hayat süren insanlara (aşiret kültürünü yeniden üreten bu dernekler üzerinden) aşiretin bir üyesi oldukları hatırlatılmaktadır.

Arkasında aşiretin gücünü gören bu insanlar, kentlerde daha ılımlı ve kırılgan olmaları gerekirken, ilişkilerinde ister istemez daha sert, tahammülden uzak bir kültürün parçası hâline gelmektedirler.

Bu derneklerin topluma faydası nedir?

Ne tür bir kamu yararı gözetiyorlar?

Aşiret dernekleri, kentsel mekânda aşiret kültürünü yeniden üretmekten, aşiretin boy gösterip gözdağı vermesinden ve siyasette bir konuma sahip olma kaygısından başka ne işe yarıyor?

Aşiret derneklerinin doğrudan değil ama ürettikleri kültür ile yaşanan şiddete dolaylı yoldan da olsa katkı sundukları söylenebilir.

Dernekler Kanunu'na göre kurulan bu dernekleri yasal yoldan yasaklamak mümkün değil tabii ki.

Ama bölge insanı bu derneklere ilgi göstermeyi bırakmalı, bu derneklerin kapanması için toplumsal baskı oluşmalıdır.

Dördüncüsü ve belki de bölgedeki şiddeti azaltmanın en işlevsel yolu, kanaat önderlerinin rolüdür.

Her ilde kanaat önderlerinden komisyonlar oluşturulmalıdır.

Kanaat önderlerinin muhatabı, aile ve "sülale"lerde sözü geçen kişiler olmalıdır.

Aşiret örgütlenmesinde gerçek soy bağını ifade eden "sülale"yi öne çıkarmamızın nedeni, yukarıda da ifade edildiği gibi gelinen aşamada topluluklar üzerinde sözü geçen kişilerin aşiret ve kabile liderlerinden ziyade "sülale"nin önde gelenleri olmasıdır.

Bundan dolayı her aile ve "sülale"de sözü geçenler, kendi gruplarının sorunları ile bire bir ilgilenmeli; kendilerinin üstesinden gelemedikleri bir sorun söz konusu olduğunda bunu kanaat önderlerine taşımalıdır.

Yukarıda ifade edilen önerilere itiraz edilebilir ya da yeni öneriler getirilebilir.

Bütün bunları ayrı ayrı, daha ayrıntılı bir şekilde tartışmak gerekir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU