İsrail, son yılların en kritik seçimlerinden birine hazırlanıyor.
İlk bakışta bu seçim, Binyamin Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağını belirleyecek sıradan bir siyasi yarış gibi görünebilir.
Oysa tablo bundan daha derin. Yaklaşan seçimler, İsrail toplumunun 7 Ekim sonrasında nasıl bir devlet, nasıl bir güvenlik anlayışı ve nasıl bir dış politika istediğine ilişkin bir referandum niteliği taşıyor.
Peki seçmen bu kez neyi oylayacak?
Uzun yıllar boyunca İsrail siyasetinde güvenlik, diğer bütün meselelerin önünde yer aldı.
Ekonomik sorunlar, toplumsal gerilimler veya diplomatik anlaşmazlıklar çoğu zaman güvenlik kaygılarının gölgesinde kaldı. Ancak bugün bu başlıklar birbirinden ayrılmıyor.
Gazze savaşı, güvenlik kadar devletin yönetim kapasitesini, ekonomik dayanıklılığını ve uluslararası konumunu da tartışmaya açtı.
Bu nedenle seçim kampanyasının merkezinde sadece Hamas’a karşı yürütülen mücadele bulunmuyor. İsrail’in savaş sonrasında nasıl yönetileceği sorusu da en az güvenlik kadar önem kazanmış durumda.
Anketler Netanyahu liderliğindeki sağ ve ultra Ortodoks blokun mecliste çoğunluğu kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Buna karşılık muhalefetin nasıl bir araya gelebileceği de netleşmiş değil.
İsrail siyasetine uzun süredir hâkim olan parçalı yapı devam ediyor.
Bu nedenle seçimden sonra da koalisyon pazarlıkları belirleyici olacak.
Muhalefetin bugünkü avantajı, ortak bir siyasi zeminde buluşabilmiş olması.
Naftali Bennett ile Yair Lapid’in oluşturduğu ittifak ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un hızla yükselen partisi, farklı seçmen kümelerini aynı hedef etrafında toplamaya çalışıyor.
Bu hedef, Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırırken, devlet kurumlarına duyulan güveni yeniden inşa etmek olarak tanımlanıyor.
Burada dikkat çeken nokta, muhalefetin güvenlik konusunda Netanyahu’dan daha yumuşak bir çizgi izlememesi.
Tam tersine, özellikle Eisenkot askeri geçmişi sayesinde güvenlik alanında güçlü bir toplumsal güvene sahip.
Tartışma artık askeri güç kullanılıp kullanılmayacağı değil, bu gücün hangi siyasi hedefler doğrultusunda kullanılacağı üzerinde yoğunlaşıyor.
Seçimin en önemli kırılma noktalarından biri ise Haredi askerlik muafiyeti tartışmasıdır.
Gazze savaşıyla birlikte İsrail ordusu ciddi personel açığı yaşamaya başladı.
Buna rağmen on binlerce ultra Ortodoks gencin askerlikten muaf tutulmaya devam edilmesi, toplumun geniş kesimlerinde adalet duygusunu zedeledi.
Yedek askerler aylarca cephede görev yaparken hükümetin Haredi partilerini koalisyonda tutabilmek için yeni muafiyet düzenlemeleri hazırlaması, savaşın yükünün eşit paylaşılmadığı yönündeki eleştirileri artırdı.
Bu tartışmanın siyasi etkisi iktidarı da etkiledi. Likud’un önemli isimlerinden Yuli Edelstein’ın parti yönetimine karşı çıkarak istifa etmesi, Netanyahu’nun geleneksel devletçi sağ seçmen üzerindeki hakimiyetinin de zayıflamaya başladığını gösteriyor.
Ekonomi de seçmen davranışını etkileyen ikinci büyük başlık olarak öne çıkıyor.
İsrail ekonomisi teknoloji sektöründeki dinamizmini korusa da savaşın maliyeti giderek büyüyor.
Savunma harcamalarının artması, konut fiyatlarının yükselmesi ve hayat pahalılığı geniş toplum kesimlerini doğrudan etkiliyor.
Yapısal sorunlar ise savaşın çok öncesine uzanıyor. Korumacı tarım politikaları, sınırlı rekabet ve yüksek ithalat maliyetleri İsrail’i benzer gelir düzeyindeki birçok Avrupa ülkesinden daha pahalı bir ülke haline getirmiş durumda.
Bu ekonomik tablo, güvenlik tartışmalarından bağımsız değil. Çünkü uzun süren savaşın maliyeti arttıkça kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı sorusu daha fazla önem kazanıyor.
Dış politika da geçmiş seçimlere kıyasla çok daha görünür bir başlık haline geliyor.
İsrail kamuoyu uzun yıllar uluslararası eleştirileri büyük ölçüde güvenlik perspektifinden değerlendirdi.
Ancak Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan diplomatik yalnızlık, seçmenin bir bölümünün bakışını değiştirmeye başladı.
Tartışma artık uluslararası kamuoyunun İsrail’i sevip sevmediği değil, ülkenin en önemli stratejik ortaklarıyla ilişkilerinin ulusal güvenliği nasıl etkilediği üzerinde yoğunlaşıyor.
Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler bu açıdan belirleyici önem taşıyor.
Askeri yardımlar, istihbarat paylaşımı ve Birleşmiş Milletler’deki diplomatik destek, İsrail’in güvenlik mimarisinin temel unsurları arasında bulunuyor.
Bu nedenle muhalefet, Washington ile ilişkileri kişisel liderlik bağlarından çıkararak yeniden kurumsal ve iki partili bir zemine oturtmayı vaat ediyor.
Anladığım kadarıyla bu yaklaşım, seçmenin değişen önceliklerini yansıtıyor.
İsrail toplumu askeri caydırıcılıktan vazgeçmek istemiyor.
Ancak aynı zamanda uluslararası meşruiyetin de ulusal gücün ayrılmaz bir parçası olduğunu daha fazla tartışmaya başlıyor.
Nitekim son kamuoyu araştırmaları, merkez sağ seçmenin önemli bölümünün güvenlik koşullarının sağlanması halinde bölgesel normalleşmeye ve diplomatik açılımlara geçmiş yıllara kıyasla daha olumlu baktığını ortaya koyuyor.
Bu durum, İsrail siyasetinde sessiz ama önemli bir değişime işaret ediyor.
Güvenlik ile diplomasi artık birbirinin alternatifi olarak değil, birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülmeye başlanıyor.
Sonuç olarak yaklaşan seçimler yalnızca yeni bir hükümet belirlemeyecek.
Sandıktan çıkacak sonuç, İsrail’in savaş sonrasında nasıl bir devlet modeli benimseyeceğini de gösterecek.
Haredi muafiyetinden hayat pahalılığına, kurumsal reformlardan Amerika ile ilişkilere kadar uzanan geniş tartışma alanı, İsrail toplumunun güvenlik kadar devletin işleyişini de sorgulamaya başladığını ortaya koyuyor.
Bu nedenle 2026 seçimleri, Netanyahu döneminin devam edip etmeyeceğinden daha büyük bir anlam taşıyor.
Asıl soru, İsrail’in 7 Ekim sonrasında güvenlik eksenli siyasetini nasıl yeniden tanımlayacağı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish