Uluslararası ilişkiler literatüründe bazı ittifaklar “değişmez” olarak kabul edilir. ABD ile İsrail arasındaki ilişki de uzun yıllar boyunca bunlardan biri olarak görüldü.
Vaşhington’da yönetimler değişse, Ortadoğu’da savaşlar yaşansa veya Amerikan iç siyaseti farklı yönlere savrulsa bile iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın temelinin sarsılmayacağı varsayıldı.
Ancak Foreign Policy dergisinin 2026 Yaz sayısı, küresel düzende sona ermekte olan siyasi ve ideolojik dönemleri ele aldığı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” (The End of the World as We Know It) dosyasında bu varsayımı tartışmaya açıyor.
Dosyanın en dikkat çekici başlıklarından biri, Joshua Leifer’ın kaleme aldığı “Pek de özel olmayan ittifak” (The Not-So-Special Alliance) başlıklı analiz.
Leifer’e göre ABD-İsrail ilişkileri tamamen kopmasa da iki ülke arasındaki “özel ilişki” olarak tanımlanan dönem sona yaklaşıyor.
Değişen Amerikan siyaseti
Yazarın temel tezi, ilişkilerin artık İsrail–ABD’nin dış politika hedeflerinin farklılaşmasının yanı sıra, Amerikan toplumundaki siyasi ve demografik dönüşümle de şekillendiği yönünde.
Yaklaşık 30 yıl boyunca İsrail’e verilen destek, Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler arasında geniş bir uzlaşı alanı oluşturdu.
Kongre’de İsrail lehine kararlar büyük çoğunluklarla kabul edilirken, Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi güçlü lobi kuruluşları bu desteğin kurumsallaşmasında önemli rol oynadı.
Leifer’e göre bu tablo artık değişiyor.
Özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze’de yaşanan savaş ve yüksek sivil kayıplar, Amerikan kamuoyunda İsrail’e yönelik algıyı önemli ölçüde etkiledi.
Sosyal medya üzerinden sürekli görünür hale gelen görüntüler, özellikle genç kuşaklar arasında İsrail politikalarına yönelik eleştirileri artırdı.
Bugün yapılan kamuoyu araştırmaları, Demokrat Parti seçmenleri arasında Filistin’e yönelik sempati düzeyinin ilk kez İsrail’i geçtiğine işaret ediyor.
Üniversite kampüslerinde düzenlenen protestolar da bu değişimin sembollerinden biri haline geldi.
İsrail desteği artık partizan bir mesele mi?
Analizin dikkat çektiği ikinci unsur ise İsrail meselesinin giderek Cumhuriyetçi Parti’nin kimliğiyle özdeşleşmesi.
Leifer, Ronald Reagan ve George W. Bush dönemlerinden itibaren güçlenen Evanjelik muhafazakâr hareketin İsrail’e verdiği desteğin zamanla Cumhuriyetçi siyasetin temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtiyor.
Donald Trump döneminde ise bu eğilim daha da belirginleşti.
Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin kabul edilmesi gibi kararlar, Vaşhington’un onlarca yıllık denge politikasından önemli kopuşlar olarak değerlendirildi.
Buna karşılık Demokrat Parti içinde özellikle genç ve ilerici kanat, İsrail hükümetine yönelik daha sert eleştiriler yöneltmeye başladı.
Parti içindeki bu değişim, İsrail’in koşulsuz desteklenmesine karşı çıkan seslerin giderek güçlenmesine yol açtı.
Netanyahu faktörü
Makale, bu dönüşümde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun da önemli pay sahibi olduğunu savunuyor.
Netanyahu’nun uzun yıllardır İsrail’i Amerikan iç siyasetinde ağırlıklı olarak Cumhuriyetçilerle özdeşleştiren bir strateji izlediği belirtiliyor.
Bu tercih kısa vadede güçlü siyasi destek sağlasa da İsrail’in Demokrat seçmenler nezdindeki desteğini zayıflattı.
Leifer’e göre İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki yerleşim politikaları ve Gazze savaşındaki yaklaşımı da bu kopuşu hızlandıran başlıca unsurlar arasında yer alıyor.
Yazar, Netanyahu’nun görevden ayrılmasının bile bu eğilimi tersine çevirmeye yetmeyebileceğini savunuyor.
İttifak sona mı eriyor?
Foreign Policy'nin analizi, ABD ile İsrail arasında diplomatik ya da askeri ittifakın kısa vadede çökeceğini öne sürmüyor.
Aksine iki ülkenin güvenlik, istihbarat ve teknoloji alanındaki iş birliğinin süreceği kabul ediliyor. Ancak bundan sonra ilişkinin geçmişte olduğu gibi Amerikan siyasetinin tartışılmaz bir uzlaşı alanı olmayacağı vurgulanıyor.
Yazar, önümüzdeki yıllarda İsrail’e yapılacak askeri yardımların, silah satışlarının ve diplomatik desteğin Amerikan seçimlerinde daha fazla tartışma konusu haline gelebileceğini öngörüyor.
Bu durum, onlarca yıl boyunca Vaşhington ’da neredeyse sorgulanmayan İsrail politikasının artık iç siyasi rekabetin parçası haline geldiğini gösteriyor.
Daha geniş bir dönüşümün parçası
Foreign Policy'nin bu sayısının genel teması da aslında bu değişimi daha geniş bir çerçeveye oturtuyor.
Dergi, neoliberal küreselleşmeden transatlantik düzenin sorgulanmasına, Birleşmiş Milletler’in etkinliğinden siyasi partilerin dönüşümüne kadar birçok yapının “eski formunu” kaybettiğini savunuyor.
ABD-İsrail ilişkileri de bu perspektifte ele alınıyor. Buradaki iddia, ittifakın tamamen sona ermesi değil; Soğuk Savaş sonrası dönemin siyasi, toplumsal ve ideolojik koşulları üzerinde yükselen “özel ilişki” modelinin artık sürdürülebilir olmaması.
Vaşhington ile Tel Aviv arasındaki stratejik bağın tamamen kopması bugün için gerçekçi görünmüyor.
Ancak bu bağın niteliğinin değişmesi, desteğin otomatik olmaktan çıkması ve Amerikan iç siyasetindeki kutuplaşmanın bir parçası haline gelmesi, önümüzdeki dönemin en önemli jeopolitik gelişmelerinden biri olmaya aday görünüyor.
Foreign Policyin dikkat çektiği nokta da tam olarak bu:
Bazen uluslararası sistemde büyük kırılmalar, ittifakların tamamen dağılmasıyla değil, uzun yıllar değişmez kabul edilen siyasi kabullerin yavaş yavaş aşınmasıyla başlar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish