Bakırhan: Çerçeve yasa dönmek isteyenlerin onuruyla dönebileceği bir yasa olmalıdır

"Çekip gitmiş, itiraz ettiği için yıllarca sürgünde ya da dağda kalmış insanlar, görmediği ve güvenmediği bir yasa için gelir mi?”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin önündeki en temel meselenin “savaş mimarisine eklemlenmek” değil, Kürt meselesinin çerçeve bir yasa ile demokratik ve hukuki zeminde çözülmesi olduğunu söyledi. Bakırhan, barış ve demokratik toplum sürecinin kritik bir eşikte bulunduğunu belirterek, kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık ilkesinin hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’de kalıcı barışın ancak kapsayıcı, güvence sağlayan ve hukuki çerçeveye oturtulmuş bir düzenlemeyle mümkün olacağını ifade eden Bakırhan, Meclis’e ve tüm siyasi partilere “barışı geciktirmeden yasalaştırma” çağrısında bulundu.

Bakırhan konuşmasının ilk bölümünü Ankara'da süren NATO zirvesine ayırdı. Bakırhan şunları söyledi:

NATO zirveleri dünyanın hangi yöne doğru savrulacağının iktidarını veren zirvelerdir. Bugün dünyada kurallara dayalı sistem artık çökmüş, çözülmüş durumdadır. Kural artık işlemez hale gelmiştir. Herkesin gücü oranında söz kullandığı, yetki kullandığı ve kendisine göre davrandığı bir süreci maalesef yaşıyoruz. İnsanlığın birlikte yaratmış olduğu ortak değerler kaybolmaktadır. Herkesin uyacağını söylediği kurallar çökmektedir. Bunun yerine “gücü yeten yener” mantığı dünyada uygulanmaktadır. Savaş planı yapanlara insanlar artık normalmiş gibi bakmaktadır. Tam böyle bir kırılma anında NATO’nun ne işe yaradığını sormak gerekmektedir. Bir zamanlar savunma ittifakı olarak kurulmuştur ama bir savaş aygıtına dönüşmüştür. Genişleme politikaları yenidir. Yeni ülkelere ağır siyasi maliyet yüklemekte ve NATO halkın bütçesinin güvenlik gerekçesiyle silaha aktarılmasına neden olmaktadır. Hepsinin en önemlisi bütün bunlar gözlerden uzakta yapılmaktadır. Hiçbir denetim yoktur. Ne olup bittiğini bilen yoktur. Şeffaflık yoktur, hesap verme yoktur. Neyin nereye harcandığını bilen zaten yoktur. Bunu daha iyi anlamak için NATO’nun son yıllarda attığı adımlara bakmak gerekmektedir. Her yıl “güvenlik” başlığı altında dünyanın biraz daha savaş düzenine nasıl sokulduğu görülmektedir. Son 5 yılda NATO teşkilatının tanımı değişmiştir. Askeri yapılanma yeniden merkezileştirilmiştir. Avrupa sınırlarını aşan küresel bir güvenlik blokuna dönüşmüştür ve bu dönüşümün faturasını halklar, emekçiler ve ezilenler ödemektedir. Çok da geriye gitmeden sadece son 5 yıla baktığımızda bu tabloyu açıkça görmekteyiz. Güvenlik büyüdükçe demokrasi küçülmüştür. Halklar büyük acılar ve sorunlarla baş başa kalmıştır.

“Zirvenin Ankara’da yapılması tesadüf  değil”

Tam bu noktada 2026 NATO zirvesinin Ankara’da toplanması bir tesadüf değildir. Çünkü küresel siyasetin ağırlık merkezi Orta Doğu’dur. Bütün büyük kararların şekillendiği coğrafya neredeyse Orta Doğu’dur. Daha önceki karar süreçleriyle NATO 2030 konsepti sürekli gündemdedir. Yeni savaş ve güvenlik mimarisinin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Açık konuşalım. Halklara daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, daha fazla barış vaat eden bir toplantıdan bahsetmiyoruz. Tam tersine tek bir toplantıdan bahsediyoruz. Bu zirve masaya daha fazla silah, daha fazla gerilim, daha fazla gözyaşı ve daha fazla acı getirecektir. Ankara’da savaş politikalarını çizenlerin zirvesi kurulurken, biz bugün burada Damal’dan İzmir’e kadar ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, savaştan bıkmışların ve barışı hak edenlerin sesi olarak bir aradayız.

Ankara neredeyse bir açık cezaevine çevrildi. Şimdi herhalde birkaç gün sonra hep birlikte zaten bunu göreceğiz. Bir zirveye mi hazırlanıyor Ankara? Bir savaşa mı hazırlanıyor? Emin olun anlamakta güçlük çekiyoruz. Ellerinden gelse evinizin penceresini açmayın diyecekler. Bu sıcakta bizi nefessiz bırakacaklar. Koca başkent, birkaç protokol aracının rahat geçmesi için resmen kapatılıyor. Bazı liderlerin sabah koşusu için parkların kapatılacağı tartışılıyor. Bir de koşacak ya, Ankara halkı parka gitmeyecek. Ankara’dakiler kendi kentlerini neredeyse fazlalık olarak görüyor. Zirve başlamadan operasyonlar yapıldı. Yüzlerce arkadaşımız gözaltına alındı. Şimdiye kadar 175 insanımız tutuklandı. Bu tutuklamaların tamamı haksız, hukuksuz ve keyfidir. Asılsız iddialar üzerinden bu tutuklama ve gözaltılar yapıldı. Gözaltında arkadaşlarımıza sorulan sorulara baktım. Böyle bir saçmalık olamaz, böyle bir absürtlük olamaz. Ne yapalım? Dünyada yeni savaş kararları alacak bir zirveyi mi alkışlayalım?

“Bu ülkenin başkenti dekor değildir”

İnsanların NATO’ya itiraz eder diye, savaş politikalarına karşı çıkar diye, emekten, doğadan, özgürlükten yana söz kurar diye baskı altına alınması kabul edilemez. Bu arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır; Ankara’yı susturarak dünyaya demokrasi gösterisi yapılamaz. Basına dönük tabloda da aynı manzarayla karşı karşıyayız. Üç bine yakın basın mensubu bu zirveye davet edilmiş, yıllardır Ankara’da gazetecilik yapan birçok gazeteci davet edilmemiştir. Şimdi soruyoruz: Allah aşkına siz Ankara halkından, Türkiye halkından, basından neyi saklıyorsunuz? Bu panik niye, bu korku niye, bu telaş niye sorusunu yetkililere yöneltiyoruz. Bir de asıl utanç verici olan bir görüntü var; NATO’dan gelecek üst düzey isimlerin geçeceği yollarda eski binalar, kırık dökük yapılar görünmesin diye duvarlar boyanıyor.

Bu ülkenin başkenti dekor değildir. Bu akıl tutulmasından herkesi vazgeçmeye çağırıyorum. Ama bu iki günlük etkinlik için şu ana kadar on iki milyar Türk lirası harcanmış. Az para değil. Mesela yolların yapımı için dokuz buçuk milyar lira harcanmış. Protokol yolunda liderlerin göz zevki bozulmasın diye altmış dokuz milyon lira dikey bahçelere harcanmış. Utanma duygusu olan bir yetkili varsa sormak isterim: Yolların yapılması, çiçeklerin ekilmesi için illa burada bir NATO zirvesinin yapılması mı gerekiyor? Allah aşkına, şimdi mi aklınıza geldi? On iki milyar lirayı yollara ve görüntü düzenlemelerine harcamayı hepiniz yakından takip ettiniz. Daha geçen gün Hakkari’nin yolu sel nedeniyle tam bir ay kapalı kaldı. Hakkari’ye ulaşmak için tek bir yol var; sel vurdu, kapanmıştı. Bir ay boyunca insanlar Hakkari’ye giriş çıkış yapamadı. Madem bu kadar hassastınız, bu bir ay Hakkari’nin yolunu niye beklettiniz? Değerli arkadaşlar, geçen yıl NATO’nun Hollanda zirvesinde hepimizi ilgilendiren önemli bir karar alındı. Üye ülkelerin askeri harcamalarını yüzde 5’e çıkaran bir karar alındı. Yüzde beşe çıkarmak ne demek biliyor musunuz? Türkiye’ye faturası yılda kırk milyar dolar. Yani Türkiye bütçesinin yaklaşık yüzde 11,5’İ  askeri harcamalara gidecek. Bu da eğitimden kısılan, sağlıktan kısılan, çocuğun kitabından kısılan, işçinin, emeklinin ücretinden kısılan, hastanın ilacından kısılan para demektir. İktidarın derdinin ne olduğu bu rakamlarda açıkça ortadadır.

“Tereyağı mı, tüfek mi?”

Ekonomide bir deyim var: “Tereyağı mı tüfek mi?” Yani halkın refahı mı yoksa silahlanma mı? Bu iktidar aslında çoktan kararını vermiştir. Halkın sofrasında tereyağı yoktur. Toplumun karnını değil, güvenlikçi devletin silahını büyütmektedirler. Bakın bugün Türkiye’de yoksulluk sınırı 114 bin liradır. İnsanlar kirayı, faturayı, çocuğun okul giderini düşünerek yaşamaktadır. Ama NATO Genel Sekreteri Rutte Ankara’daki zirvede on milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları duyurulacağını söylüyor. O zaman Sayın Rutte, gelin biz de Türkiye’de gerçekleri duyuralım. Türkiye’de her on kişiden altısı borçludur. Hanelerin yüzde 51,8’i yoksullukla mücadele etmektedir. Sosyal yardıma muhtaç aile sayısı otuz milyona yaklaşmıştır. Türkiye’nin neredeyse üçte biri sosyal yardıma muhtaçtır. Tüm bu gerçekler iktidarın gözünde bir askeri zirve kadar değer görmemektedir. Çok açık ifade etmek gerekir ki bu ülkede gerçek kriz mutfaktadır. Gerçek güvenlik sorunu halkın açlığıdır. Gerçek beka sorunu çocukların okula aç gitmesidir. Gerçek tehdit halkın ekmeğinin savaş bütçelerine aktarılmasıdır. Halkların güvenliği devletlerin silah deposunda değil, eşit ve demokratik bir yaşamda başlar. Kalıcı barışın yolu; bölge halklarının, demokratik güçlerin, kadınların, emekçilerin ve inanç topluluklarının söz sahibi olduğu bir müzakere zemininden geçer. NATO dünyayı güvenliğe değil, savaşın gölgesine alıştıran eski bir korku mimarisidir. Bu yüzden halkların geleceği adına tarihin çöplüğüne kaldırılmalı, yerine daha eşitlikçi, daha demokratik ve daha barışçıl bir uluslararası düzen kurulmalıdır diyoruz. Biz Ankara’dan yükselen militarist vitrin karşısında halkın sofrasını, barışın sesini ve demokratik yaşamı savunmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Bu vesileyle 4-5 Temmuz’da Ahmet’e ekonomi konferansımızın olacağını da buradan duyurmak istiyorum. DEM Parti halktan yana, emekten yana mücadelesini bu konferanslarda da sürdürecektir.

“Barış hukuka bağlanmalı”

Şimdi Türkiye’nin önündeki asıl yol savaş mimarisine eklemlenmek değil. Kürt meselesinde çerçeve yasayla barışı hukuka bağlamak, demokratik çözümü gecikmeden hayata geçirmektir. Yani İzmir’in yaşadığı acıları ortadan kaldırmaktır. Önümüzde Türkiye siyasi tarihinin en büyük fırsatlarından birisi duruyor. Emin olun, bu abartı değil; Türkiye siyasi tarihinin en önemli fırsatıdır bu demokratik toplum ve barış süreci. Barış ve demokratik toplum süreci ikinci yılına neredeyse girmek üzere. Bu süreçte evet bazı adımlar atıldı, hakkını vermek lazım. Silahlar yakıldı, Meclis’te bir komisyon kuruldu, komisyon İmralı’ya ziyarete gitti ve raporunu tuttu. Bunların hiçbirisini küçümsemiyoruz, yok saymıyoruz. Aksine bu adımların üzerine bu demokratik toplum ve barış sürecini sağlam bir şekilde inşa etmek istiyoruz. Bu tarihi fırsatı kalıcı barışa, onurlu yaşama ve demokratik geleceğe nasıl çevireceğimiz konusunda her gün yoğun tartışmalar yapıyoruz ve kafa yoruyoruz. Bunun yolunun çerçeve yasa olduğunu bir kez daha buradan söyleyelim. Yüzyıllık bir meseleyi şiddet zemininden hukuk zeminine çekmek kolay bir iş değil, katılıyorum, önemli bir iştir.

“Cesaretle yazılmalıdır”

Bu yasa bu önemli işin büyüklüğüne uygun şekilde yazılmalı ve cesaretle yazılmalıdır. Toplumun kulağı bu yasadadır. Dağdan dönmeyi bekleyenlerin de, haksız ve hukuksuz şekilde cezaevinde olanların da, hasta tutsakların da, sürgünde yaşayanların da, bugün İzmir’den gelen çocuğu kırk yıldır cezaevinde olan Barış Anamızın da gözü bu yasadadır. Bu yasa eğer gerçekten doğru ve cesur bir şekilde geçerse, belki bugüne kadar özlemini duyduğumuz demokratik bir zemine giriş yapmış olacağız. Bakın bu yasa vesilesiyle yine bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ali Ürküt’ü tanırsınız; yıllarca genel başkan yardımcılığımızı yaptı, Diyarbakır il başkanlığı yaptı, sendikacılık yaptı, yani ömrünü demokratik zeminde siyaset yaparak geçirdi. Şimdi, 15 gün önce Ali Ürküt hakkında AİHM, itiraza yer bırakmayacak şekilde bir ihlal kararı verdi. Türkiye’nin itiraz hakkı yoktu ve açık bir hak ihlali tespit edildi. Tabii istinaf mahkemesi duymuyor, kulaklarını kapatmış durumda. Şimdi bu AİHM kararından sonra daha dün Anayasa Mahkemesi de bir ihlal kararı verdi. AİHM uluslararası bir mahkeme, Türkiye tanımıyor diyelim ama Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin kendi mahkemesidir. Onun kararını uygulayın. Başta Ali Ürküt olmak üzere, iki yıldır kanser tedavisi gören, damarları tıkalı, yarı felç halde yaşayan Nazmi Gür hakkında da ihlal kararı vardır. İstinaf mahkemesi AİHM kararına uymuyor ama en azından AYM kararına uyulmalıdır. Bu vesileyle cezaevindeki arkadaşlarımızı da Ali Ürküt, Nazmi Gür, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ şahsında selamlıyorum; selam, sevgi ve saygılarımızı gönderiyoruz. İstinaf mahkemesini ve Türkiye’deki yargıyı da AİHM ve AYM kararlarını uygulamaya çağırıyoruz bir zahmet. Nasıl bir mahkeme ise kendisini her şeyin üzerinde görüyor; aslında öyle değil ama ne yapalım, bazen böyle oluyor. Değerli arkadaşlar, herkes şunu bilmek istiyor. İzmir’deki arkadaşlarla yarım saat sohbet ettik, bir grup toplantısını da yukarıda yaptık, güzel bir sohbetti. Çok önemli sorular sordular. Türkiye’de nereye giderseniz gidin benzer sorularla karşılaşıyorsunuz. “Devlet sözünü tutacak mı?”, “Bu meseleyi hukuka bağlayacak mı?” dediler. Evet, ben de soruyorum: İzmir’den, Konya’dan gelen kardeşlerimizin dediği gibi, sözünüzü tutup gerçekten bu meseleyi hukuka bağlayacak mısınız sayın yetkililer? Önünde bir engel var mı? Tekrar soralım sizin adınıza. İnsanlar güvenle ülkelerine, evlerine dönebilecek mi? Bu ülke gerçekten bu barış sürecini ciddiye alacak mı? Bunları bekleyip göreceğiz. Beklemeyeceğiz tabii, mücadele ederek göreceğiz. İşte çerçeve yasa bu soruların tamamına cevap verecek bir yasadır.

“Çerçeve yasa topluma güven vermeli”

Onun için çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalı, güvenlikçi yorumlara kapalı olmalı, topluma güven veren bir yasa olmalıdır diyoruz. Hukuk yoksa güven olmaz değerli arkadaşlar, güven yoksa dönüş olmaz, dönüş yoksa barış kalıcılaşmaz. Dönenler arasında ayrım gayrım yapılmamalı. Bazı yetkililerden duyuyoruz; “şunu kapsar, bunu daha az kapsar” denilmemeli, böyle bir şey olmaz. Barışın kapısına girmek isteyen herkese o kapı açık olmalıdır ve yasa buna uygun yapılmalıdır. İnsanların geleceğini bir memurun, bir savcının, bir mahkemenin keyfine teslim edemezsiniz. İstinaf mahkemesini görüyoruz; diğerlerinin böyle davranmayacağının bir garantisi var mı? Dönüş varsa güvence olmalıdır, hukuk varsa herkes için aynı açıklıkta olmalıdır. Kimse yarın başıma ne gelir belirsizliğiyle yola çıkmaz. Çekip gitmiş, itiraz ettiği için yıllarca sürgünde ya da dağda kalmış insanlar, görmediği ve güvenmediği bir yasa için gelir mi? Sen devletsin, bunu düşünmen gerekiyor. Bir de “barışıyoruz” deniyor; bu ayrı nedir, bu gayrı nedir? Şu yararlanır, bu yararlanmaz, şu daha az yararlanır… Böyle bir barış olmaz. Onun için huzurlarınızdan tekrar sesleniyorum: kapsayıcı, cesur, muğlak olmayan, bir savcının ya da hakimin insafına insanların geleceğini bırakmayan açıklıkta bir yasa yapılmalıdır.

Değerli arkadaşlar, yasa dönmek isteyenlerin onuruyla dönebileceği gerçekçi bir yasa olmalıdır; insanların onurunu kıracak bir yorumlama olmamalıdır. Mesele sadece birkaç maddelik teknik bir düzenleme değildir; mesele bu ülkenin birlikte yaşama iradesinin hukuka bağlanmasıdır. Birlikte yaşayacaksak bunu hukuka bağlamamız lazım. Sözle başlayan barış yasayla mühürlenmek zorundadır. Herkes gayet güzel sözler söyledi; şimdi bunu hukukla, yasayla mühürleyelim. Biz bu yasayı önemsiyoruz. Çünkü bu yasa aynı zamanda bir geleceği açma yasasıdır. Doğru, samimi ve cesur kurulursa yüz yıllık bir düğümün çözüldüğü ilk halka olabilir. Altını önemle çizmek istiyorum: bu yasa “kim kazandı, kim kaybetti” sorusuna göre ele alınamaz. Barış yapılıyorsa burada asıl soru şudur: bu ülke artık birlikte nasıl yaşayacak? Kürtler, Aleviler, bütün halklar ve inançlar eşit, özgür ve onurlu bir geleceği nasıl kuracak? Bu yüzden Meclis’e, iktidara, muhalefete ve bütün siyasi partilere sesleniyoruz: bu mesele günlük hesaplara kurban edilemez. Barış bekletilecek bir dosya değildir. İyi ve hayırlı işlerde acele etmek gerekir; barış gibi hayati bir işte gecikmek kötülüğe alan açmaktır. Çünkü barıştan korkanlar var; onlar için savaş bir kazanç, kavga bir koltuk, düşmanlık bir sermayedir. Halklar yan yana geldiğinde bu sermayelerin biteceğini çok iyi biliyorlar. İşte bu yüzden geciken her gün, barışı boğmak isteyenlere verilmiş bir fırsattır. Hukuki düzenleme yapılmadıkça eski ezberler, güvenlikçi normlar ve çözüm karşıtı odaklar zemin bulur. Bu nedenle çerçeve yasa ertelenemez, ötelemeye bırakılamaz. Bugün açıktır: o kapı açıkken içeri girmek gerekir, çünkü her zaman açık kalmaz.

Mitingleri hatırlattı: Toplum Öcalan’la buluşmak istiyor

Çerçeve yasa gecikmeden, korkmadan, açık ve güven veren bir içerikle Meclis’e gelmelidir. Bu ülkenin umudu daha fazla acı değil, hukuka kavuşmaktır. Bu yüzden bir kez daha söylüyoruz: yasa hemen şimdi, barış hemen şimdi. Değerli arkadaşlar, bu halkın ne istediğini görmek isteyenler hafta sonu yaptığımız dört mitinge baksın: İstanbul, Ahmet, Mersin ve Van’da özgürlük mitingleri yaptık. Ben de İstanbul’da katıldım; büyük bir coşku ve sahiplenme vardı. Katılan herkese teşekkür ediyorum. Dört mitingde de temel bir talep açıkça öne çıktı: katılan halklar “Sayın Öcalan’la artık buluşmak istiyoruz” dedi. Bu da bize şunu gösteriyor: toplum barışın ağırdan alınmasını istemiyor. İzmir’deki annenin söylediği gibi, yıllardır cezaevinde olan ve hastalıklarla boğuşan insanlar var; doğru düzgün tedavi edilmiyorlar. Bu ayıptır. Bir an önce çözülmelidir; insanlar artık cezaevinde yaşamını yitirmemelidir.

Toplum bu süreçte Sayın Öcalan’a daha fazla alan açılmasını istiyor. Muhatapsa alanını aç ya. Hem muhatap hem 12 metrelik hücrede hem haftalardır görüşülmüyor. Tekrar ediyoruz: Sayın Öcalan’ın iletişim, yaşam ve çalışma şartları artık bu sürece uygun bir şekle kavuşmak zorundadır. Halk sürecin ciddiyetle ilerlemesini istiyor. Çünkü ciddi bir iş yapıyoruz. Barış öyle kolay bir şey değil. Demokratikleşme adımlarının gecikmeden atılmasını istiyor. Yerel demokrasinin önünün açılmasını istiyor. İki yıldır bir masada oturuyoruz, hâlâ kayyumlar yerinde duruyor. Yetmiyor, ayıp ya. Esnaf odaları yöneticisi arkadaşlarımız da burada. Belediyenin olanakları AK Partili yetkililerin özel işleri için kullanılıyor ya. İşte kayyımcılık böyle bir şeydir. Halkın olanakları, imkânları gidiyor; bireysel işler için, AKP’ye yakın insanların işlerinde kullanılıyor. Yerel demokrasinin önü açılmalı, kayyım siyaseti son bulmalı; artık insanlar bunu istiyor. Eşit yurttaşlığın hayatta karşılık bulmasını istiyoruz ya. Eşit olmayı istemenin neresi kötü, neresi suç? Neresi kavga gerekçesidir? Senin sahip olduğun haklara diğeri de sahip olmak istiyor. Hani kardeşçe birlikte yaşıyoruz, yüzlerce yıllık bir geçmişimiz var, bir hukukumuz var, bir tarihimiz var, bir kader birliğimiz var. Tarihin en zorlu dönemlerinde birlikte hareket etmişiz. Millet 1900’lerin başında ulus demiş, kendisine devlet kurmuş; biz kardeşiz, ayrı devlete gerek yok, bu devlet ikimizi de, hepimizi de temsil eder demişiz. Niye buna uygun davranmıyorsun? Bu kadar açık, bu kadar berrak bir meselede artık birilerinin sesine kulak verilmelidir. 

“100 yıllık bir yarayı sarmaya çalışıyoruz”

Bakın Ankara dünya savaş mimarisini tartışıyor, biz burada neyi tartışıyoruz? Meydanlarda neyi tartışıyoruz? Barışı ve demokrasiyi. Biri dünyanın savaş mimarisini tartışırken biz gittiğimiz her yerde barış, demokrasi, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşamı tartışıyoruz. Buna bir değer biçmek gerekiyor. Onlar yeni cepheler çiziyor, yeni savaş alanları belirliyor; biz 100 yıllık bir yarayı sarmaya çalışıyoruz. Dünya silaha yatırım yaparken biz birlikte yaşama yatırım yapalım diyoruz. Dünya yeni savaşların hesabını yaparken biz yeni bir barışın hukukunu kurmaya çalışıyoruz. Dünya çatışmaları büyütürken Türkiye yarım asırlık bir çatışma sarmalını bitirebilir. Eğer bu topraklarda kalıcı bir barış kurulursa, bunun yankısı sadece Türkiye’de değil savaşın gölgesindeki bütün coğrafyalarda hissedilecektir. Bunu el birliğiyle başaracağız. Kadir abinin de dediği gibi büyük barış er ya da geç bu topraklara mutlaka gelecektir. Dünyanın en büyük ihtiyacı yeni cepheler, yeni çatışmalar değil, yeni barış hikâyeleridir. Sayın Öcalan o fırsatı yaratmıştır. Türkiye bunu başarabilecek bir eşiğe gelmiştir; biz bu eşiği aşacağımıza inanıyoruz. Çünkü seksen altı milyon insanımızın aklına ve vicdanına güveniyoruz. Umudumuz var, umudumuzu yitirmeyeceğiz, mücadele edeceğiz, barış yolunda yürümeye devam edeceğiz. İnşallah en kısa sürede bu ülkede herkesin eşit ve onurlu yaşadığı bir demokratik cumhuriyet kuracağız.

 

ANKA

DAHA FAZLA HABER OKU