250 yıllık vaat: Tamamlanmamış bir kuruluş üzerine

Prof. Dr. Ekrem Kalan Independent Türkçe için yazdı

Beyaz Saray bahçesinde planlanan UFC gösterisi, ABD’nin 250 yıllık tarihine “güç, mücadele ve gösteri” ekseninden bakan tartışmaları yeniden gündeme taşıdı / Fotoğraf: AP

Beyaz Saray’ın bahçesinde bir UFC (Karma Dövüş Sanatları) karşılaşması düzenlenmesi ilk bakışta absürt bir gösteri gibi görünebilir. Oysa asıl dikkat çekici olan gösterinin kendisi değil, seçilen semboldür. Amerika Birleşik Devletleri 250. kuruluş yılını kutlarken, istemeden de olsa kendi tarihini özetleyen bir sahne kurdu: Güç, gösteri ve sürekli mücadele. Bu ülke, çelişkileriyle yaşamayı öğrenmiş bir cumhuriyet olarak doğdu; bugün de onları sahnelemeye devam ediyor.

Amerika üzerine yazılan hemen her değerlendirme aynı noktaya döner: Özgürlüğü ilan eden kurucu kuşağın önemli bir bölümünün köle sahibi olması. Bu çelişki inkâr edilemez. Ancak iki buçuk yüzyıl sonra dönüp bakıldığında, Bağımsızlık Bildirgesi’nin asıl dikkat çekici yanı burada değildir.

Belgenin gerçek özgünlüğü, söylediklerinden çok söylemediklerinde yatıyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

1776 metni, kapsamı bilinçli biçimde açık bırakılmış bir siyasal iddia ortaya koydu. “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” cümlesi, o günün Amerika’sını tarif etmek için değil, gelecekteki Amerika’nın nasıl yargılanacağını belirlemek için yazılmış gibiydi. Bildirge kesin sınırlar çizen bir metinden ziyade, sonraki kuşakların yeniden yorumlayabileceği bir vaat üretti. Belki de bu yüzden hiçbir zaman tamamlanmış bir belge olmadı.

Amerikan tarihinin en belirleyici mücadeleleri de tam burada şekillendi. Kölelik karşıtları, kadınların oy hakkını savunanlar, Sivil Haklar Hareketi... Hepsi aynı cümleyi devlete karşı kullandı.

Bildirge, iktidarın kendisini meşrulaştırdığı bir metin olmaktan çıktı; yurttaşların iktidardan hesap sorduğu ortak dile dönüştü. Kuruluş belgesi, zamanla kurulu düzene yöneltilen en güçlü itirazlardan birinin kaynağı haline geldi.

Modern siyasal tarihte bunun kadar uzun ömürlü ve kendi kendini yeniden üretebilen çok az kurucu metin vardır. Amerika’nın 250 yıl boyunca defalarca değişebilmesinin nedeni yalnızca kurumları değildi. Aynı zamanda, hiçbir kuşağın tek başına sahiplenemeyeceği kadar açık bırakılmış bir kuruluş vaadine sahip olmasıydı.

İşte bugün, 250. yılda asıl tartışılması gereken soru da burada başlıyor. Çünkü bu vaat yalnızca Amerikan demokrasisini biçimlendirmedi; uzun süre dünyanın geri kalanına anlatılan Amerikan hikâyesinin de temelini oluşturdu.


Misyonun inşası: Bir idealin güce dönüşmesi

Amerika’nın dünyadaki rolü hiçbir zaman yalnızca dış politikayla ilgili olmadı. Dışarıya sunduğu misyon, içeride kurduğu siyasal düzenin bir uzantısıydı. Ülke kendisini yalnızca bağımsız bir devlet olarak değil, belirli bir fikrin kanıtı olarak tanımladı. Eğer özgürlük burada işleyebiliyorsa, başka yerlerde de mümkün olabilirdi.

Bu düşüncenin kökleri, 1776’dan daha eskidir. John Winthrop’un “tepedeki şehir” benzetmesi başlangıçta küçük bir dinî topluluğa sesleniyordu. Amerikan Devrimi ise bu ahlaki iddiayı seküler bir dile çevirdi. Artık mesele Tanrı’nın seçilmiş cemaati olmak değil, evrensel özgürlük fikrinin siyasal örneği haline gelmekti. Böylece Amerika’nın kuruluş vaadi yalnızca yurttaşlarına değil, dünyanın geri kalanına da hitap etmeye başladı.

Sonraki iki yüzyıl boyunca Amerikan gücü ile bu anlatı birlikte büyüdü. Kimi zaman birbirini destekledi, kimi zaman birbirini perdeledi; fakat hiçbir zaman bütünüyle ayrışmadı. XIX. yüzyıldaki toprak genişlemesi, Batı Dünyasını Amerikan nüfuz alanı olarak gören yaklaşım ve II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, aynı düşüncenin farklı dönemlerdeki yansımalarıydı. Güç yalnızca çıkar üretmiyor, aynı zamanda ahlaki bir misyon üstlendiğini iddia ediyordu. Bu misyon da gücün kullanımını meşru gösteriyordu.

Bu ilişkinin uzun süre ikna edici olmasının nedeni yalnızca Amerikan askerî veya ekonomik üstünlüğü değildi. Daha önemlisi, Amerika’nın kendi içinde işleyen kurumlarının bu iddiaya belirli ölçüde inandırıcılık kazandırmasıydı. Marshall Planı ya da NATO, yalnızca jeopolitik araçlar olarak değil, liberal düzenin kurumsal ifadeleri olarak da görüldü. Avrupa’nın savaş sonrası yeniden inşası ve büyük güçler arasında uzun süre doğrudan bir çatışmanın yaşanmaması, bu anlatının tamamen propagandadan ibaret olmadığını gösteriyordu.

Ne var ki aynı hikâye, XXI. yüzyılda farklı okunmaya başladı.

Vietnam, Irak ve Afganistan çoğu zaman askerî başarısızlıklar üzerinden değerlendirilir. Oysa bu müdahalelerin daha kalıcı etkisi, Amerika’nın kendisini nasıl gördüğü ile dünyanın onu nasıl görmeye başladığı arasındaki mesafenin açılmasıydı. Sorun yalnızca yanlış kararlar alınması değildi. Daha derin olan, bu kararların uzun süre özgürlük ve demokrasi söylemiyle açıklanabilmesiydi.

Bir ülke zaman zaman hata yapabilir; büyük güçler ise hataya daha sık düşer. Ancak kendi evrensel misyonunu ahlaki üstünlük üzerine kurmuş bir devlet için güven kaybı yalnızca diplomatik değildir. Aynı zamanda kurucu anlatının aşınması anlamına gelir.
İşte bugün karşı karşıya olunan mesele de budur. ABD’nin küresel etkisi ilk kez askerî kapasitesinden önce hikâyesi üzerinden sorgulanıyor.

Bu nedenle günümüzde yaşanan tartışma, klasik anlamda bir hegemonya tartışmasından daha fazlasıdır. Asıl mesele, 250 yıldır hem içeride hem dışarıda meşruiyet üreten anlatının aynı ikna gücünü koruyup koruyamadığıdır.


250 yıl sonra: Sorun güç değil, inandırıcılık

Amerika bugün askerî kapasitesini, ekonomik ağırlığını ya da teknolojik üstünlüğünü bir günde kaybetmiş değil. Asıl değişim, bunların nasıl algılandığında yaşanıyor. Güç hâlâ önemli; fakat artık tek başına ikna etmeye yetmiyor.

Soğuk Savaş sonrasında Amerikan liderliğinin en büyük avantajı yalnızca üstün kaynaklara sahip olması değildi. Daha önemlisi, bu gücün belirli ilkeler adına kullanıldığına geniş ölçüde inanılmasıydı. Bugün aşınan da tam olarak bu inanç.

Bunun işaretleri yalnızca Washington’da görülmüyor. Avrupa’da güvenlik tartışmaları artık Amerika’nın ne yapabileceğinden çok ne yapamayacağı üzerine kuruluyor. Asya’da müttefikler uzun vadeli stratejilerini yalnızca Amerikan garantilerine dayandırmıyor. Aynı dönemde ABD içinde yaşanan sert kutuplaşma, seçimlerin meşruiyetinden yüksek mahkemenin otoritesine kadar uzanan tartışmalar, Amerika’nın dışarıya örnek gösterdiği kurumsal istikrarın da sorgulanmasına yol açıyor.

Bu iki gelişme birbirinden bağımsız değil.

Amerikan etkisi hiçbir zaman yalnızca uçak gemilerine ya da doların küresel ağırlığına dayanmadı. Dünyaya sunulan siyasal model, içeride işlediği ölçüde dışarıda ikna ediciydi. İçeride güven zayıfladığında, dışarıdaki güven de aynı hızla aşınıyor. Bugün ilk kez bu iki süreç aynı tarihsel anda birbirini besliyor.

Elbette bu, Amerikan etkisinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Büyük devletler çoğu zaman tahmin edilenden daha dirençli çıkar. ABD güçlü üniversiteleri, yenilik üretme kapasitesi, sermaye piyasaları ve küresel kültürel etkisiyle hâlâ benzersiz avantajlara sahip. Ancak bu avantajların geleceği, yalnızca ekonomik büyüklüğe değil, yeniden güven üretebilme kapasitesine bağlı olacak.

Bu yüzden 250. yılda sorulması gereken soru, Amerika’nın yükselişte mi yoksa gerilemede mi olduğundan ibaret değil. Daha temel soru şu:

1776’da ortaya konulan siyasal vaat, bugün hâlâ geleceğe dönük bir iddia taşıyor mu?


Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki ilkeler ABD için hala bir anlam ifade ediyorsa, bu iddianın uluslararası paydaşlarla paylaşılmasının yolu geçmişteki başarıları tekrarlamaktan değil, kuruluş fikrini yeniden inandırıcı kılmaktan geçecek. Eğer taşımıyorsa, mesele yalnızca ABD’nin geleceği olmayacak. Son seksen yıl boyunca uluslararası düzeni ayakta tutan temel anlatılardan biri de çözülmeye başlayacak.

Belki de Beyaz Saray’ın bahçesindeki dövüş karşılaşması bu yüzden düşündürücü bir görüntüydü. O sahne, yalnızca siyasi gösterinin sınırlarını zorlayan bir an değildi. Aynı zamanda Amerika’nın 250 yıldır sürdürdüğü iç tartışmanın güncel bir yansımasıydı.

Devletler yalnızca kurumlarıyla ayakta kalmaz. Kendileri hakkında anlattıkları hikâyelerle de yaşarlar.

ABD’nin 250. yılı, tamamlanmış bir kuruluşun kutlamasından çok, o hikâyenin hâlâ ikna edici olup olmadığının sınandığı bir dönüm noktası olarak hatırlanabilir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU