İslamabad'dan İsviçre'ye: ABD-İran anlaşması bölgesel güç mücadelesini nasıl yeniden şekillendiriyor?

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

Görsel: AA

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 14 Haziran akşamı kameraların karşısına geçip "ABD ile İran anlaştı, imza 19 Haziran'da İsviçre'de" dediğinde, Ortadoğu'da 3 aydır süren savaşın adı fiilen değişmiş oldu. 

Savaşın başladığı şubat sonundan bu yana Hürmüz Boğazı'na kilit vurulmuş, enerji fiyatları yükselmiş, Lübnan cephesinden Kızıldeniz'e kadar geniş bir hatta gerilim tırmanmıştı.

Şimdi gündem, sahadaki harekât planlarından çok, anlaşma metninin ince satırlarına kayıyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Tahran tarafı, mutabakat zaptının hazır olduğunu, Hürmüz üzerindeki ablukaya son verilmesini ve nükleer programda geri adım karşılığında yaptırımların gevşetileceğini vurguluyor.

Washington ise anlaşmanın "tamamlandığını" duyurdu ama 60 günlük bir müzakere penceresinden söz ediyor. Yani ortada hem ateşkes hem de uzun pazarlıklara açık bir çatı var.

Kısacası, İsviçre'deki tören bir bitişten çok, yeni bir bölgesel düzen arayışının başlangıç sahnesi gibi duruyor.

İşin ilginç tarafı, bu anlaşmanın doğrudan Doha, Viyana ya da Cenevre'de değil de önce İslamabad'da şekillenmesi. Pakistan'ın arabulucu rolü, küresel güç mücadelesinin merkezinin yavaş yavaş başka başkentlere kaydığını da gösteriyor.

"Barış masası" artık sadece klasik Batı diplomasisinin tekelinde değil; zira İslamabad gibi aktörler de oyuna girmiş durumda.


İslamabad'da 21 saat: Masada ne vardı?

Nisan başında İslamabad'da yapılan ve 21 saat süren görüşmeler, savaşın askeri bilançosundan ziyade şu üç siyasal başlığa sıkıştı: Lübnan cephesi, Hürmüz Boğazı ve İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stoku. 

Taraflar ateşkes için masaya oturdu fakat İsrail'in Lübnan'daki operasyonlarının nasıl duracağı, Hürmüz'de deniz ticaretinin kim tarafından, hangi prosedürlerle "korunacağı" ve İran'ın elindeki uranyumun akıbeti konusunda ilk turda ortak zemin çıkmadı.

İran, savaş zararlarının tazmini ve kalıcı güvenlik garantisi isterken, Washington ise nükleer programdan geri dönülemez şekilde vazgeçilmesini talep etti.

İslamabad'daki görüşmelerin sonunda "anlaşma yok" cümlesi öne çıktı ama aslında müzakerelerin parametreleri çizildi. Bugün İsviçre'de imzalanacak metni anlamak için, o 21 saatte hangi cümlelerin kurulduğunu hatırlamak gerekiyor. 

O günlerde bölge medyasında tartışılan bir cümle vardı: "ABD çözüm için değil, irademizi ölçmek için geldi." Tahran kanadından yansıyan bu değerlendirme, İran'ın masaya otururken bile niyet sorgulamasını elinde tuttuğunu gösteriyordu. 

Şimdi imza aşamasına gelinmesi, o kuşkunun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor; sadece sahadaki maliyetin diplomasiyi zorladığını gösteriyor.


Hürmüz'ün anahtarı kimin elinde?

Anlaşmanın yayınlanan taslak metinlerinde Hürmüz Boğazı kilit başlık olarak duruyor. Tahran, hayati petrol ve doğalgaz geçiş hattını "tamamen yeniden açmayı" kabul ediyor; karşılığında ABD ablukasının kalkması ve taahhütlerin doğrulanmasını istiyor. 

Hürmüz'de yaşanan krizi hafife almamak gerek. Kriz döneminde Boğaz için hazırlanan raporlarda risk seviyesi en üst düzeye çıkarılmış, ticari gemilere "güvenli değil" uyarısı yapılmıştı.

Şimdi ise sahne tersine dönüyor. İran Devrim Muhafızları, "yeni prosedürlerle" güvenli geçiş sözü veriyor; Washington da deniz ablukasını kaldırma talimatlarını adım adım devreye sokuyor. Yani aynı deniz alanı, birkaç ay içinde savaşın en sıcak hattından uzlaşmanın en somut test alanına dönüşüyor.

Burada güç mücadelesinin yeni katmanları devreye giriyor. 

Hürmüz üzerinde fiili denetimi kim kuracak? 

İran'ın deniz devriyeleri ile ABD donanması yeni dönemde yan yana mı duracak, yoksa "koordineli mesafe" mi korunacak? 

Enerji şirketlerinin sigorta maliyetleri ne kadar düşerse düşsün, bu soruların cevabı bulunmadan kimse tam anlamıyla rahatlamayacak. Hürmüz'ün anahtarı askeri değil siyasi bir dosya haline geldi; fakat anahtarı tek elde tutan yok.


Lübnan cephesi: Sessizlik mi, fırtına öncesi mola mı?

Pakistan Başbakanı, anlaşmanın "Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesini" içerdiğini vurguladı.

Bu ifade, metnin kâğıt üzerinde ne kadar iddialı olduğunu gösteriyor. Ancak Lübnan sahasını takip eden herkes "kalıcı" kelimesine temkinli yaklaşmak zorunda. 

Lübnan cephesi, uzun süredir İran–İsrail geriliminin en hassas sinir uçlarından biri. Hizbullah'ın roket kapasitesi, İsrail'in hava üstünlüğü ve Suriye üzerinden yürüyen lojistik hat, burada kısa vadeli ateşkesleri her an bozan bir dinamik üretiyor. 

Anlaşma metni bu denklemi bir imzayla değiştiremez. Ancak ateşkesin Lübnan'a da teşmil edilmesi, tarafların en azından kısa vadede "tam ölçekli savaş" riskini masadan çekmek istediğini gösteriyor. 

İsrail'in pozisyonu tam burada belirleyici olacak. Şu ana kadar gelen açıklamalarda Tel Aviv, anlaşmanın "İran'ı nükleer silaha götüren yolu kapatıp kapatmadığına" odaklanıyor.

Lübnan başlığında ise muğlak bir sessizlik var. İsviçre'deki imzadan sonra Hizbullah sınır hattındaki angajman kurallarını değiştirirse, bu değişiklik sahaya hemen yansımazsa bile, İsrail'in iç siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde sert tartışmaların yaşanacağı açık. 

Bir başka deyişle, İsviçre'de imzalanacak anlaşma Lübnan'da toprağı kurutmuyor. Suyu hafif çekiyor. Bu da ileride yeni çatlaklar için elverişli bir zemin bırakıyor.


Pakistan ve İsviçre: Masanın değişen yüzü

Bu sürecin en az konuşulan tarafı, "nerede buluşulduğu" sorusuyla ilgili. İslamabad, İran–ABD hattında uzun süredir böylesine yüksek profilli bir görüşmeye ev sahipliği yapmamıştı.

Pakistan hem Batı ile hem Çin ve Körfez ile ilişkilerini aynı anda yürütmeye çalışan bir ülke. Bu pozisyon, onu doğal bir arabulucu profiline dönüştürüyor.

Şahbaz Şerif'in, anlaşmayı dünyaya duyuran lider olması, "barış hikâyesinin anlatıcısı kim?" sorusunu da değiştiriyor. Soğuk Savaş döneminde benzer bir anlaşma olsa, ilk açıklama muhtemelen Washington ya da Cenevre'den gelirdi. 

Bugün ise barış sürecinin siyasi anlatısı İslamabad üzerinden şekilleniyor; İsviçre ise sürecin sembolik final sahnesine ev sahipliği yapıyor.

Bu manzara, küresel diplomaside aracı aktörlerin sayısının arttığını gösteriyor. Türkiye, Mısır ve Katar gibi ülkelerin son on yılda üstlendiği arabuluculuk rolleri, şimdi Pakistan üzerinden yeni bir halka daha kazanıyor. 

Çin'in krize yönelik "askeri eylemleri durdurun" çağrıları da küresel Güney'in bu tür dosyalarda söz söyleme iddiasının büyüdüğünü gösteriyor. Ortadoğu'daki güç mücadelesi, giderek daha fazla "çok merkezli diplomasi"yle iç içe geçiyor.


Bölgesel güç mücadelesi nerede toplanıyor?

ABD-İran anlaşmasının sahadaki gerçek etkisini görmek için iki alanı dikkatle izlemek gerekecek.

İlki, İran'ın nükleer programı ve yaptırımlar boyutu. Açığa çıkan taslak metinler, Tahran'ın nükleer silah arayışını durduracağına dair taahhüt verdiğini; buna karşılık yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi ve dondurulmuş varlıkların çözülmesi yönünde bir plan içerdiğini gösteriyor. 

Buradaki asıl gerilim, "geri döndürülemezlik" iddiasında yatıyor. Nükleer kapasite bir kez elde edildiğinde, o bilgi artık silinmiyor; imzalanan metinler en fazla denetimi ve hız kesmeyi güvence altına alabiliyor.

İkinci alan ise deniz ve kara koridorları. Hürmüz üzerinden petrol akışının normalleşmesi, Avrupa ve Asya'daki fiyat baskısını hafifletecek. Bu, Körfez ülkelerinin enerji diplomasisini de yeniden konumlandırır.

Aynı şekilde, Irak, Suriye ve Lübnan hattında İran'ın lojistik akışının nasıl denetleneceği ve kara koridorlarının hangi ölçüde kontrol altına alınacağı da yeni dönemin en tartışmalı başlıkları arasında yer alacak.

Bu resme Türkiye'nin yerinden bakınca, ortaya karmaşık ama fırsatlarla dolu bir manzara çıkıyor. Ankara hem NATO içinde hem de bölgesel diplomasi alanında "denge siyaseti" yürütüyordu.

Hürmüz'de gerilimin azalması, enerji tedarik riskini düşürürken, İran'ın nükleer dosyasında geçici de olsa bir yumuşama, Türkiye'nin Irak ve Suriye hatlarındaki güvenlik önceliklerini daha net biçimde formüle etmesine imkân sağlayabilir.

Gerçekçi olmak gerekirse, imzalanacak anlaşma ne İran'ı bir anda "normal" bir bölgesel aktöre dönüştürecek ne de ABD'nin Ortadoğu'dan çekildiği bir sahne yaratacak.

Ancak savaşın maliyetini gören iki tarafın güç mücadelesini başka araçlarla sürdürmeye karar verdiği bir evreye giriyoruz.

Sahadaki işaretler İsviçre'de atılacak imzaların "son perde" olmayacağını gösteriyor. Hürmüz'ün kapandığı gün nasıl Ortadoğu'nun haritası bir anda gerildi ise, şimdi açılırken de tüm hatlar birden yumuşamayacak.

Ateşin şiddeti azalsa da güç mücadelesi yeni kanallarda akmaya devam edecek. Bu anlaşma, daha uzun bir dönemin ilk istasyonuna benziyor; asıl sınav, tarafların imza sonrasını nasıl yöneteceğiyle verilecek.

 

 

Kaynaklar:

1. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/us-iran-reach-peace-deal-signing-set-friday-pakistan-says-2026-06-14/
2. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/iran-us-agree-halt-war-reopen-hormuz-sending-oil-prices-tumbling-2026-06-15/
3. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/what-us-iran-say-they-have-agreed-memorandum-end-war-2026-06-15/
4. https://www.reuters.com/commentary/reuters-open-interest/global-markets-view-usa-2026-06-15/

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU