Yaşamım benim en güzel şiirim

Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

“Yaşamım benim en güzel şiirim” diyen Can Yücel’i sever misiniz?

Yoksa öne çıkan sol görüşü, yaşam tarzı, içkiye düşkün olması ve sert dili sebebiyle ona mesafeli yaklaşanlardan mısınız?

Ahmet Kaya’nın içimize işleyen sesinden yankılanan Sevgi Duvarı, Fazıl Say’ın notalarında yeniden doğup Serenad Bağcan’ın yorumunda incelen “Sardunya’ya Ağıt”ı dinlediniz mi?

Tuncel Kurtiz’in etkileyici sesinden “Yalnızlığım benim, sidikli kontesim” cümlesini işittiniz mi hiç?

Dilden dile dolaşan, kimi zaman sahibini bile unutturan dizelerle anılan bir isimdir Can Yücel...

Peki, adını bu kadar sık telaffuz ederken, dilin sınırlarını zorlayan o hep muhalif şaire ne kadar yakınız?

Gelin, şimdi kısaca hayatına bakalım.

Can Yücel, posta ve telgraf nazırı, Mevlevi müridi Ali Rıza Bey’in torunu; Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli eğitim reformcularından, 1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış, düşünür, siyasetçi ve Köy Enstitüleri’nin öncü isimlerinden Hasan Âli Yücel’in oğludur. 

 

21 Ağustos 1926’da İstanbul Kumkapı’da, ikiz kardeşi ile birlikte dünyaya gelir. 

Edebiyatın ve düşüncenin konuşulduğu bir evde büyüyen Yücel, henüz ilkokul yıllarında ikiziyle yaşanan çekişmelere son verebilmek amacıyla yatılı okula gönderilir.

Bu ayrılık, kişiliğinin derin izlerinden birine dönüşecektir. 

Babasının milletvekilliği nedeniyle ortaöğrenimini Ankara’da sürdürür; Ankara Erkek Lisesi’nde eğitim görürken, şair ve romancı Cevdet Kudret’ten edebiyat dersleri alır ve Latince öğrenir.

Liseden sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde klasik filoloji ve Alman filolojisi alanında öğrenim görür. Türkiye’de bir siyasi partinin ilk kadın genel başkanı olacak sosyolog Behice Boran ile tanışması ve İlerici Gençler Derneği’ne üyeliği bu döneme denk gelir.  

Genç yaşta benimsediği politik yönelim ve babasına karşı giderek belirginleşen eleştirel tavrı, Hasan Âli Yücel’in dikkatinden kaçmaz; böylece genç şairin yolu Cambridge’e uzanır.

Ünlü filozof, yazar ve düşünür Bertrand Russell’ın derslerini takip eder, Latince ve Yunanca bilgisini geliştirir ve çeviriler yapar. Üniversite eğitimini akademik olarak tamamlayamasa da bu süreçte kazandığı yetkinliğinin şiirlerine ve çevirilerindeki özgün yaklaşıma önemli katkı sağlamıştır. 

Zarif Bir Yoksulluk İronisi 

Cambridge yıllarında yakın dostlarından biri de Bülent Ecevit’tir. 

Aynı pansiyonda ama farklı hayat şartlarında yaşarlar… Basın ataşe yardımcısı olan Ecevit bir suit odada kalırken, Can Yücel kalorifer dairesine yerleşir. 

Bülent Ecevit her sabah işe doğru yola çıktığında, şairin onun odasına geçmesi bu yoksul ama renkli öğrencilik günlerinin zarif bir ironisi gibidir.

Öğrenci bursuyla kıt kanaat geçinen Can Yücel’in hayatı, yoklukla zenginliğin tuhaf bir dengesi gibidir; bir yanda mezarlıktan toplanmış ebegümeciyle kurulan mütevazı sofralar, öte yandan Bedri Rahmi Eyüboğlu, İlhan Koman, Avni Arbaş ve Sadi Çalık gibi sanat insanlarının şekillendirdiği canlı bir çevre. 

x
Şadi Çalık, Can Yücel ve İlhan Koman.

 

Bu sanat çevresi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencilerinden Güler Yücel ile yollarının kesişmesine ve Can Yücel için hayat boyu sürecek bir yol arkadaşlığının başlamasına da vesile olur.

“Yaşamak düğünse, sen orada gelindin / Seni soydum / Güler, dünyayı giyindim” 

BBC yılları ve Nâzım Hikmet’in ölümüyle gelen son

1950’lerin sonunda Can Yücel, BBC’nin yöneticilerinden olan, “Atatürk- Modern Türkiye’nin Kurucusu” kitabından da tanıdığımız Andrew Mango’nun teklifi üzerine Londra’ya gidip BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. 

Sabahlara kadar çeviriler yapar, bir taraftan da şiir yazar. 

Yücel çifti, beş yıl kaldıkları Londra’da Hasan, Güzel ve Su’nun doğumuyla beş kişilik bir aile olurlar.

Andrew Mango ile yapılan söyleşilerde Can Yücel’in kolay disipline gelmediği, buruşuk pantolon, ütüsüz gömlek ile işe gittiği, günler geçtikçe sıkılmaya başladığını ifade etmiştir.

Kimi kaynaklarda yer alan BBC Türkçe’de spikerlik yaparken Nâzım Hikmet’in ölüm haberini küfürlü bir şekilde sunduğu için işten çıkarıldığı söylentisi vardır. 

Gelin Can Yücel’den dinleyelim:

“Mesela Nazım’ın öldüğü gün… O zamanlar BBC’nin Türkçe Servisinde çalışıyordum spiker olarak. O boktan işten bezmiştim, ama kopamıyordum bir türlü. Frengistan’da yaşama numarası var ya, tepemiyordum onu… Ölüm haberi geldi, üzüldük, ettik, kafayı çektik… Ben sabah nöbetindeyim, İngilizce bülten geldi, çevirdim Türkçeye, aleste oturuyorum daktilonun başında. 5.30’da yayın bekliyorum… Vakit gelmiş, telefonla çağırdılar yayın odasından, yine gecikmişim, bir daha telefon… kımıldamıyorum yerimden. Ha mahsustan değil, öylesine bir tutukluk geldi üstüme, bedensel bir nedeni de yok hani… Ben o dalgadayken yayın saati geçmiş meğer, o sabah BBC’de Türkçe yayın yapılmamış. Ertesi gün paramı tıkır tıkır ödeyip beni kapının önüne koydular. Diyeceğim, Nazım sayesinde o tüketici işten yakayı sıyırıp memlekete, asıl işimin başına dönebildim. Ve o sayede de bu yazıyı yazıyorum işte…”

Daha sonra bir süre Marmaris ve Bodrum’da turizm alanında görev alır; ardından İstanbul’da çevirmenlik yaparak edebiyatla bağını güçlendirir. 

1960’lı yıllardan sonra Can Yücel, hayatını büyük ölçüde edebiyata adar. Shakespeare, Berthold Brecht, Oscar Wilde gibi dünya edebiyatından önemli eserleri Türkçeye kazandırırken aynı zamanda şiirlerini yazmayı sürdürür.  

Siyasi baskıların arttığı 1970’li yıllarda yaşadığı zorlu yıllar ve hapis süreci onun üretimini durdurmak yerine yazdıklarına daha derin ve sert bir ton katar. Serbest yazar olarak dergilerde yazılar yayımlar, şiir kitapları çıkarır ve kendine özgü diliyle geniş bir okur kitlesine ulaşır. 

1980 darbesi sonrasında yayımlanan “Rengâhenk” kitabı “müstehcen” olduğu iddiasıyla toplatılması şiirinin muhalif ve sivri yanını daha da görünür kılar. 

80’lerin sonu 90’ların başında yıllarda yönünü Datça’ya çeviren Yücel, ölümüne kadar şiir yazmaya ve çeviriler yapmaya devam ederek; edebiyatla iç içe geçen bir hayatın izlerini ardında bırakır.

Kan grubu RH NEGATİF – Daimî muhalif

Can Yücel, çocukluk yıllarından itibaren kendine özgü bir yalnızlık taşıyan, sorgulamayı sonradan edinilmiş bir alışkanlık değil adeta doğuştan gelen bir refleks gibi yaşayan bir ruha sahiptir. Onun muhalifliği, bilinçli bir tercihten ziyade hayatla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısıdır. Bu başkaldıran damar yalnızca yaşamına değil, şiirlerine de siner; duygularını dizelere şu sözlerle döker:

“Ben ömrümce muhalif yaşadım / Devletçe de menfi bir TİP sayıldım / Onun için kan grubum / RH Negatif.”

 

En çok babasını seven şair

Şairin karakterinde ve düşünce dünyasında, hayranı olduğu babası Hasan Âli Yücel’in izleri açıkça görülür. Bu bağlılık, yalnızca bir evlat sevgisinden değil; babasının yaşamı boyunca ülkesine sunduğu katkılardan da beslenir. 

Ancak babasının bir siyasetçi olması Can Yücel’i pek rahat ettirmez. İsminin sağladığı ayrıcalıklardan yararlanmayı bir yana bırakın, makam aracına dahi binmekten kaçınır. 

Vekil oğlu olmak ağır gelir Can Yücel’e aslında. Tek parti rejiminden ötürü “Utanıyorum senden” deyip durur. 

Hasan Âli Yücel’in, Millî Eğitim Bakanlığı’na uzanan kariyeri boyunca kimseye torpil yapmadığı; çocuklarının da kendi emekleriyle ayakta durmasını istediği bilinir. Bu yönüyle hem onurlu bir devlet adamı hem de dürüst bir baba olarak hafızalarda yer etmiştir. 

Ne var ki “bakan oğlu” olmak, Can’ın hayatını kolaylaştırmaz; okul yıllarında kimi zaman övgü, kimi zaman sert eleştirilerle karşılaşır. İnsanların onu sürekli babasının kimliği üzerinden değerlendirmesi, zamanla içinde bir kırgınlık ve mesafe yaratır. 

Siyasetin gölgesinde büyüyen bir çocuk olarak, babasına duyduğu sevgiyle ona yönelttiği sert eleştiriler iç içe geçer; sistemi, devleti ve babasının temsil ettiği düzeni sorgulayan bir tavır geliştirir.

Fakat hiçbir kırgınlık, hiçbir mesafe onu “çağın en güzel gözlü maarif müfettişini” sevmekten alıkoyamaz; nitekim babasına ithaf ettiği şiir, bana göre şairin en güzel ve en içten dizelerindendir…

Hayatta ben en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-

Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti

Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! -

Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi

Atlastan bakardım nereye gitti

Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu

40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a

Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!

Tifoyken başardım bu aşk oyununu

Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin

Koştururken ardından o uçmaktaki devin

Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için

Açıldı nefesim, fikrim, canevim

Hayatta ben en çok babamı sevdim.

 

Can Yücel ve ona ithaf edilen şehir efsanelerinden biri: Nâzım Hikmet’in ölüm haberi üzerine küfürlü BBC yayını

Can Yücel’i her okuyuşumda, onu çözmeye çalışırken yüzümde istemsiz bir tebessüm belirir; bazen düzene başkaldıran o sert ama incelikli dili, bazen de sansürsüz ve dosdoğru sözleri bu gülümsemenin kaynağıdır.

Ancak şaire sonradan yakıştırılan, gerçekte yaşanmamış olayların yaşanmış gibi anlatılmasına ve bazı şiirlerin ona aitmiş gibi sosyal medyada dolaşıma sokulmasına itirazım var. 

Gerçeği yansıtmayan meşhur şehir efsanelerinin biri şudur: 

BBC Türkçe’de spikerlik yaparken Nâzım Hikmet’in ölüm haberini küfürlü bir şekilde sunduğu için işten çıkarıldığı anlatısı doğru değildir. 

Can Yücel, Londra’da BBC Radyo’nun Türkçe bölümünde spikerlik yapmıştır; ancak BBC’den istifa etmemiştir. 

Nâzım Hikmet’in öldüğü gün, BBC Türkçe servisinde dalgınlıkla yayın saatini geçirmesi ve bu nedenle yayının yapılamaması sonucunda görevine son verilmiştir.

Gelin Can Yücel’in kendisinden dinleyelim:

“Mesela Nazım’ın öldüğü gün… O zamanlar BBC’nin Türkçe Servisinde çalışıyordum spiker olarak. O boktan işten bezmiştim, ama kopamıyordum bir türlü. Frengistan’da yaşama numarası var ya, tepemiyordum onu… Ölüm haberi geldi, üzüldük, ettik, kafayı çektik… Ben sabah nöbetindeyim, İngilizce bülten geldi, çevirdim Türkçeye, aleste oturuyorum daktilonun başında. 5.30’da yayın bekliyorum… Vakit gelmiş, telefonla çağırdılar yayın odasından, yine gecikmişim, bir daha telefon… kımıldamıyorum yerimden. Ha mahsustan değil, öylesine bir tutukluk geldi üstüme, bedensel bir nedeni de yok hani… Ben o dalgadayken yayın saati geçmiş meğer, o sabah BBC’de Türkçe yayın yapılmamış. Ertesi gün paramı tıkır tıkır ödeyip beni kapının önüne koydular. Diyeceğim, Nazım sayesinde o tüketici işten yakayı sıyırıp memlekete, asıl işimin başına dönebildim. Ve o sayede de bu yazıyı yazıyorum işte…”

“Bayram” şiirinin Can Yücel’e ait olduğu karmaşası

Adına en çok şiir uydurulan şairlerin başında Can Yücel gelir diyebilirim. Mesela Can Dündar’ın “Bayram” adlı yazısı Can Yücel’e atfedilmiş ve birçok önemli köşe yazarları bu hataya düşmüştür. 

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz

kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;

sevmeninkini yalnızlık...

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni

kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun...! 

Can Yücel’e ait olduğu iddiasıyla paylaşılan bu metin, Can Dündar’ın 10 Ocak 2006 tarihli Milliyet köşe yazısına aittir. 

Selçuk Yöntem’in derin sesiyle söylediği “Her Şey Sende Gizli” şiirinin Can Yücel’in olduğu şehir efsanesi

Can Yücel’e ait olduğu iddia edilen şiirler almış başını gitmişti. 

Şairin eşi Güler Yücel bile bu iddialara cevap vermek zorunda kalır bir zaman.

Eşi Güler Yücel, şehir efsanelerine dair Kemal Öncü’ye verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmıştır:

Her şey sende gizli diye bir şiir var… Mistik, kaderci, boşverci, metafizik bulamaçlı bu şiirlerle Can’a karşı adeta faili meçhul bir kampanya yürütülüyor gibi. Can’ın şiiri şiir gibi şiirdi… Ne o öyle ‘Ömür dediğin bir gündür/ o da bugündür…’ ye, iç, eğlen, keyfine bak, gerisine aldırma mesajı!

Can muhalif bir şair, söyleyeceğini eğilip bükülmeden dobra dobra söyleyen bir şair, ziyaret edenlerin şaşırdığı iki göz odada oturup üreten bir şair…”

Gelin Can Yücel’in olduğu iddia edilen şiirin ilk dörtlüğünü okuyalım. Selçuk Yöntem’in o derin sesinden de dinleyelim:

Yerin seni çektiği kadar ağırsın

Kanatların çırpındığı kadar hafif

Kalbinin attığı kadar canlısın

Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç…

Sevdiklerin kadar iyisin

 

Can Yücel’i okuyan, onu anlayan, onun dilinin farkına varanlar bu tür şiirlerin Can Yücel’in dilinden dökülmeyeceğini rahatlıkla farkedebileceklerdir.

 

Duygu Asena’nın Nazım Hikmet için de(me)diği “kartpostal şair” olayı

Mesele yalnızca Can Yücel’e ait olmayan şiirlerin onun imzasıyla paylaşılması değildir.

Şaire ait olmayan pek çok cümle de yıllardır ona mal edilmiştir; hatta bu yanlışlığı hem kendisi hem de Duygu Asena defalarca dile getirmiş, ancak kamuoyunu ikna etmekte zorlanmışlardır.

Bugün dahi, kulaktan kulağa duyulmaya devam eden “Kart sensin, postal da sana…” meselesi vardır.

İddiaya göre Can Yücel, Nâzım Hikmet’ten bahsederken Duygu Asena araya girip ‘Hatırladım, şu kartpostal şairi değil mi?’ demiştir. Bunu duyan Can Yücel’in de ‘Kart sensin, postal da sana…’ diyerek karşılık verdiği anlatılır.

Bu olayın gerçekleştiği iddia edilen pek çok farklı anlatı bulunmaktadır. Kimi kaynaklar sözün Siyaset Meydanı programında söylendiğini öne sürerken, kimileri bambaşka bir ortamdan bahseder. Ancak anlatıların ortak noktası, olayın mutlaka bir canlı yayında geçtiği iddiasıdır.

Duygu Asena da bu söylentilerden duyduğu rahatsızlığı bir köşe yazısında açıkça dile getirmiş; söz konusu efsaneyi yayanlara sert ifadelerle yüklenerek onları ‘salaklar’ diye nitelemiştir. 

Şimdi, Duygu Asena’nın bu konudaki sözlerine kulak verelim:

Ben Can Yücel’e “Nazım Hikmet kartpostal şairidir” demişim, o da çok sinirlenmiş ve bana “kart sensin postal da sana girsin” demiş… Hah hoh hah… Ne kadar komik değil mi? Ve insanlar bu habere bayılmış, bir an içinde tüm Türkiye’ye yayılmış… Türlü çeşitli anlatılmaya başlanmış… Bir radyo programında olmuş, Hayır Cem Özer’in tv programında gerçekleşmiş… Sanki duymuşlar gibi benim ağzımdan böyle bir şeyi, anlatıyorlar da anlatıyorlar vecd içinde…Hani ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ya… En küçük bir kıvılcım bile yok bu olayın çıkması için. Can Yücel ile çok iyi dost olmamız dışında…O da ben de çok üzülmüştük bu olay patladığında ve ne yapacağımızı şaşırmıştık. Datça’daki Can Yücel şenliklerine konuk olduğumda hâlâ güler ve Su Yücel ile bu konuyu şaşkınlıkla anarız.'

“Kartpostal şair” sözünü aslında şair Ece Ayhan söylemiştir. Ama nasıl? 

Ece Ayhan kabul eder ve şöyle der:

Rüzgâra iyi bakmak lazım. Bugün beni seviyorlar ama, sırf rüzgârdan. Rüzgârlar nasıl esiyor ve ne zaman kesiliyor? Geç­mişte karalandıysa ve bugün övülmek istemiyorsa rüzgârdan­dır. Nâzım’ın aleyhinde konuşanlar, etkisinde kalmışlardır. Al­tında ezilenler Nâzım’ı kınıyorlar. Tank gibi ezmiş adam. Ben Nâzım’dan hiç alınmadım, beni ezmedi. Nâzım bir parça uzaktır düz halkın edebiyatından. Dedesi paşadır, dayısı Ali Fuat Cebesoy’dur. Bir insanın şiirleri siyasalsa daha çabuk tanınır elbet, bir mittir bu. Ama Nâzım işçi sınıfı tam anlamıyla yokken bile varmış gibi sürdürüyor düşlemini. Büyük aileden oluşu dışında bir şey söylenemez ona. Bence mükemmel bir şairdir. 

Kartpostal şiire gelince: Bir ressam, bir müzisyen ülkesin­den ayrılabilir. Bu onun sanatını, çalışmalarım etkilemez. Ama bir şair ülkesinden ayrılırsa dilden kopar. “Kartpostal şiir” sö­zünü bir dönem sonra Türkiye dışında yazdığı kimi şiirler için söylemişimdir. Yaşayan dilden kopmak şair için çok zordur.

 

Hayat bir gün o da bugün (Ömür Dediğin)

“Farkında Olmalı İnsan” ya da “Ömür Dediğin” adıyla tanınan şiirin Can Yücel’e ait olmadığını da biliyoruz. Ancak, şiirin gerçek sahibinin de kim olduğunu bilmiyoruz.

Araştırırken Gazeteci Mehmet Y. Yılmaz’ın 14 Temmuz 2009 yılındaki Hürriyet Gazetesi yazısı karşıma çıktı. Mehmet Yılmaz köşe yazısında bu şiirin Özdemir Asaf’a ait olduğunu yazmış fakat okuyucular tarafından kendisine bu şiirin Özdemir Asaf’ın değil de Can Yücel’in olduğu uyarılarını yapmıştır. 

Mehmet Yılmaz da hafızasına tek güvenebileceği arkadaşı Hasan Bülent Kahraman’ı aramış, Kahraman da araştırmaya başlamış fakat sonuca varamamıştır.

Bu yazıyı yazarken Mehmet Yılmaz’a danıştım bir sonuca varılabildi mi acaba diye. Yok… Şiirin kimin olduğuna dair bir sonuca varılamamış. 

Edebiyatımızda kimin tarafından yazıldığı belli olmayan şiirler için imza yerine konulan "láedri" diye bir sözcük vardır. 

Arapça "lá - edri - bilinmeyen" sözcüğünden gelmektedir.

Mehmet Yılmaz’ın da dediği gibi kesin bir bilgiye ulaşana kadar söz konusu şiir için "láedri" diyebiliriz.

Şairinin kim olduğunu bilemediğimiz şiirden birkaç dizeyi sizinle paylaşmak isterim:

“Ömür dediğin üç gündür / Dün geldi geçti, yarınsa meçhuldür / O halde ömür dediğin bir gündür / O da bugündür.”

Argo ve küfür… 

Argo ve küfür bir arınma ritüelidir Can Yücel’de. 

Hüznünü, alaycılığı ve şiirinin vazgeçilmez öğesi argoyla dengeler ve belki de gizler şair.

Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm Can Yücel’in şiirlerinin temel yapı taşlarıdır. 

Son yıllarda sosyal medyada dolaşan bir anektod vardır Can Yücel ile ilgili. Bize argoya olan hakimiyetini de gösterir. (Şairin çok meşhur öyküleri vardır ama bir pazar günü bu köşede nasıl yazayım bilemedim).

Yıllar önce ODTÜ’de sahneye çıkan Can Yücel için üç bin kişilik Mimarlık Amfisi hınca hınç doludur; koltuklar yetmez, ayakta dinleyenler, kapı aralarından bakanlar vardır. 

Herkes büyük bir edebiyat dersi beklerken Can Yücel mikrofona yaklaşır, etrafa bakar, bir süre susar… ve bombayı patlatır: ‘

Biz hiçbir bok olamadık!’ 

Salon önce donup kalır, derin bir sessizlik çöker ortalığa. 

Sonra bir kahkaha tufanı kopar… 

Can Yücel, salona gelmeden önce üç bira ve yarım votka içmiş olmasına rağmen kürsüde öyle bir konuşma yapar ki herkes büyülenir. Elbette bolca küfür, bolca argo vardır; ama sözlerinin içinde her zamanki gibi bir bilgelik de dolaşır. 

Söyleşinin soru-cevap kısmına geçildiğinde, ön sıralarda oturan bir kız öğrenci çekinerek parmak kaldırır: “Can Bey,” der, “şiirlerinizi ve düşüncelerinizi çok beğeniyoruz, size büyük saygı duyuyoruz ama konuşmalarınızda çok küfrediyorsunuz… Küfürlü konuşmasanız olmaz mı?” diye sorar.

Yücel önce susar, salon nefesini tutar. Sonra ağır ağır doğrulur, o kocaman ellerini kürsüye koyar ve kendine has sesiyle şöyle der: “Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur. Küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir!” 

Bir anlık sessizliğin ardından amfi alkıştan yıkılır…

Amerikalı generale mektup “Sakın buralara gelme!”

Çeviriden hapis yatan şairin üzüm suyu sebebiyle başına gelenler

Can Yücel’in şiirlerini ilk kez okuyanlar gülümser. İçinde bilgelik olan bir gülümsemedir çoğu zaman.

Onun bu dünyaya bakışı eleştireldir. Can Yücel eleştirmekle kalmaz, değiştirmek de ister…

Sadece şiir yazmayan, önemli çeviriler de yapan Can Yücel, bu sefer eleştiri yapmamış, değişim de talep etmemiştir ama 15 yıla mahkûm olmuştur Mao, Che Guevara’dan ve Amerikalı bir generalden yaptığı çevirilerden ötürü.

Sıddık Akbayır ve Cezmi Ersöz’ün Can Baba kitabında tutuklanma olayı Can Yücel’in ağzından şu şekilde ifade edilir:

“Şiirden değil, çeviriden yattım. İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevara’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’i, öteki ‘Gerilla Harbi”.

“Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzünden mahkûm olduk” der.

Amerikalı generalin sicilini öğrenir. Parlak bir sicili vardır. Telgraf çeker generale: “Sayın General, sakın buralara gelmeyin, 142’den sizi bekliyorlar.”

Dava İstanbul’da başlar, bir süre sonra da memleketim Adana cezaevine yollanır şair…

O yıllarda cezaevlerine yiyecek sokmak suç sayılmamakta, yeter ki içki olmasın.

Can Yücel’i sevenleri hapishanede yalnız bırakmazlar. 

Gelenler üzüm getirmeye başlar Can Yücel’e…

Şair durur mu, aklına bir gün parlak bir fikir gelir: Artan üzümlerden şarap yapacaktır. 

Üzümlerin suyunu sıkıp kaplara koyup koğuş penceresine bekletmeye başlar. Adana güneşinde üzüm suları kısa sürede şaraba dönüşür.

Fakat mahkûmların bir kavgasının ardından şarabın konulduğu kaplar bir gardiyan tarafından ele geçirilir. 

Şaraplara el konulmuş, Can Yücel’e de hücre cezası verilmiştir… Üç gün üç gece tazyikli su sıkılır. Can Yücel’in bu işkenceye tepkisi “o kadar şarabın üstüne tazyikli su iyi geldi” olur.

Sardunya’ya ağıt

Can Yücel’in “Sevgi Duvarı” kitabında yayımlanan birçok şiiri cezaevi yıllarının bıraktığı izlerden ve o günlerin ruh halinden doğar. 

Sardunya’ya Ağıt da bu şiirlerden biridir.

Sıddık Akbayır ve Cezmi Ersöz’ün Can Baba kitabında aktarıldığına göre Can Yücel, ranzasının hemen üstündeki pencere dibine koyacağı ve baktıkça mutlu olacağı bir sardunya çiçeği ister.

İstek kolay görünse de Adana’da sardunya çiçeğini bulmak arkadaşlarının dört gününü alır. 

Maalesef, başgardiyan bir teftiş sırasında gelir ve sorgusuz sualsiz sardunyayı alıp hapishane çöplüğüne atar.

Darağacının kurulduğu yıllara denk gelir sardunyanın kısa süreli mutluluğu…

Denizlerin asılmasına karar verilir…

Can Yücel 74 affıyla serbest kalmasının hemen sonrasında şiir kitabını yayımlar. Orta sayfalarında, Sardunya’ya Ağıt şiiri yükselir.

Can Yücel, sardunyanın kurutulmasıyla üç fidanın, Deniz Gezmişlerin hayattan koparılmasını bir şiirde buluşturur:

İkindiyin saat beşte,

Başgardiyan Rıza başta

Karalar bastı koğuşa

İkindiyin saat beşte.

Seyre durduk tantanayı

Tutuklayıp sardunyayı

Attılar dikkapalıya

İkindiyin saat beşte.

Yataklık etmiş zaar

Suçu tevatür ve esrar,

Elbet bir kızıllığı var

İkindiyin saat beşte.

Dirlik düzenlik kurtulur,

Müdür koltuğa kurulur,

Çiçek demire vurulur

İkindiyin saat beşte.

Canların gözleri, yaşta,

Aklı idamlık yoldaşta,

Yeşil ölümle dalaşta

Sabahleyin saat beşte.

Datça yılları ve SON

Can Yücel, bir “ser’hoştur” yazar Cezmi Ersöz’e göre. Kurallarla arası iyi olmayan, sözünü sakınmayan ve dünyayı alaya alan biridir…

Hayatının son gününe kadar Can Yücel ser’hoşluğa devam eder. Kötülüğe, ikiyüzlülüğe ve bozuk düzene itiraz etmekten hiç vazgeçmez kendi üslubunca. 

Eleştirmekten, muhalif olmaktan, hırçınlaşmaktan, en ağır sözleri bile bir gülümsemenin içinden söylemekten bıkmaz.

Ölümüden iki yıl önce, 1997 yılında teşhisi konan, bademcik kanseri sebebiyle zorlu günler geçirir.

Ölüm korkusu bile onun alaycı ruhunu susturamaz. Sanki ardında kalacak en büyük hüzün, artık küfredemeyecek oluşudur. 

“Ölürsem neye gam yerim ki en çok? Bidaha küfredemeyeceğime” 

Bu dünyadan göçüşe olan tepkisi de kendince olmuştur şairin.

“Güler’i bulup evlenmişim 

Ne iyi tesadüf! 

Üç çocuğum oldu üçü de harika 

Ne iyi tesadüf! Şiiri seçmişim, doğru seçim Ne iyi tesadüf! 

Öleceğim yakında Ne aksi tesadüf!”

Can Yücel, 12 Ağustos 1999 gecesi hayata gözlerini kapatır. Çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak vasiyeti üzerine Datça’ya defnedilir.

Beni kuzum Datça’ya gömün

Geçin Ankara’yı İstanbul’u!

Oralar ağzına kadar dolu

Alabildiğine de pahalı

 

Şiirimizin amasız silahşoru; ironiyi mızrak, kara mizahı ise miğfer gibi kuşanan Can Yücel artık yoktur.

Kelimelerin sertliğinde saklı bir incelik, gülüşün kıyısında duran bir hüzünle; Can Yücel’in izini sürmeye devam ederek iyi pazarlar dilerim.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU