Apple TV'nin son bilimkurgu hiti Pluribus, Breaking Bad evreninin yaratıcısı Vince Gilligan'ın bu kez bambaşka bir dünyada kurduğu, tuhaf olduğu kadar sürükleyici bir hikaye. Rhea Seehorn'un hayat verdiği Carol Sturka, insanlığı tek bir "kovan zihne" dönüştüren virüse karşı bağışıklığı olan az sayıdaki kişiden biri. Dizi daha ilk bölümlerden itibaren gerilim ve noir tonunu, yalnızlık ve özerklik gibi ağır temalarla buluşturuyor. Bu özgün fikir, Gilligan'ın alıştığımız ritmini korurken özgür irade, benlik ve "Aidiyet uğruna neleri feda ederiz?" gibi temel soruları da kurcalıyor. Bu da diziyi televizyon tarihinin iyi bilimkurgularıyla aynı kulvarda konuşturuyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İşte tam da bu yüzden Pluribus'un anlatı DNA'sıyla akraba 5 diziyi yan yana getirdik. Bu seçki paranoya ve merakı aynı potada eriten klasik The X-Files'tan, halüsinasyonlar üzerinden kimlik duygusunu kurcalayıp Pluribus'un psikolojik tarafına yaklaşan Maniac'a ve kara mizahla beslenen bir döngünün içinde, anti-kahramanına hem gülümsetip hem can yakan bir yol açan Russian Doll'a kadar uzanıyor. Bunu yaparken de hem tanıdık atmosferler hem de yeni ters köşeler vaat ediyor. Hazırsanız Pluribus'un bıraktığı o tekinsiz hissiyatı daha da derine çekiyoruz.
Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone / 1959-1964)
Rod Serling'in yarattığı Alacakaranlık Kuşağı, 1959-1964'te yayımlanan ve bilimkurguyla "doğaüstü" arasındaki o ürpertici ara bölgeyi televizyona taşıyan ikonik bir antoloji.
Her bölüm, tek bir fikrin etrafında kurulan kısa ama sert bir darbe gibi vurur, şaşırtır, sarsar ve genellikle insan doğasına dair acı bir hakikati ortaya çıkarır. Dizi, toplumun korku ve zaaflarını alegoriyle anlatma konusunda hâlâ referans noktası. Pluribus'la benzerliği tam da burada belirginleşiyor: İkisi de "tuhaf"ı sadece gösteriş için değil, paranoya, inanç, güç ve aidiyet gibi daha derin temaları açığa çıkarmak için kullanıyor.
Hatta Pluribus'un özündeki "dışarıdan gelen bir mesajın uygarlığı bozması ve insanları tekinsiz bir ortak bilince sürüklemesi" fikri, büyük bütçeli ve uzun soluklu bir Alacakaranlık Kuşağı bölümünü andırıyor. Eğer Pluribus'un rahatsız edici atmosferini seviyorsanız, Alacakaranlık Kuşağı'nın insanı ters köşeye yatıran uzaylı hikayelerini izlemek, aynı damarın köklerine inmeyi sağlıyor. Kısacası Alacakaranlık Kuşağı, Pluribus'un tekinsizliğini her bölümde tek bir fikre sıkıştırıp jilet gibi keskinleştiriyor; bitince de insana, "Bir bölüm daha" dedirten o huzursuz merak kalıyor.
IMDb: 9,0
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
The X-Files (1993–2002)
The X-Files, paranoyayla merakı aynı potada eriten atmosferiyle bilimkurgu-gerilim dizileri arasında televizyon tarihinin en kalıcı işlerinden biri. Dizinin kalbinde, olağanüstü olayların peşine düşen Mulder'la kanıttan şaşmayan Scully'nin çatışması var. Bu ikili, her bölümde yeni bir gizeme hem akılla hem sezgiyle yaklaşan güçlü bir anlatı dinamiği yaratıyor. Uzaylılar ve açıklanamayan türlü vakalar diziyi sürüklerken, arka planda sürekli büyüyen komplo duygusu izleyiciyi diri tutuyor.
Pluribus'la benzerlik de tam burada belirginleşiyor: Her iki dizi de tuhaflıkları sadece korkutmak için değil, gerçekliğin güvenilmezliğini hissettirmek için kullanıyor. Üstelik Pluribus'un yaratıcısı Vince Gilligan'ın The X-Files'ta yıllarca yazar ve yapımcı olarak çalışmış olması, ritimdeki gerilimli mizahı ve tekinsiz detaylarda kendini ele veriyor.
Pluribus seviyorsanız, Gilligan'ın özellikle 4. sezon sonrası katkı verdiği ve 1995–2002'de yazdığı bölümlere dönmek, onun üslubunun nasıl şekillendiğini görmenin en keyifli yolu. Scully'nin soğukkanlı şüpheciliğiyle kurumsal yapılara mesafesi, Pluribus'un karakter tonuna yakın bir tat bırakıyor. Üstelik travmayla baş etme hali, dizinin duygusal ağırlığını da Pluribus'a yaklaştırıyor. Kısacası The X-Files, Pluribus'un tüyler ürperten bilimkurgusunu sevenlere hem kökenleri gösteren hem de bugün hâlâ eskimeden işleyen bir gerilim ve öykü anlatımı sunuyor.
IMDb: 8,6
Nereden izlenir: Disney+
Russian Doll (2019–2022)
Russian Doll, hayatın bir anda "doğadışı" bir bilmeceye dönüşmesini kara mizah ve varoluş sancısıyla anlatan, temposu yüksek bir bilimkurgu-drama. Başroldeki Natasha Lyonne'un canlandırdığı Nadia, 36. yaş gününün gecesine sıkıştığı bir zaman döngüsünde, her ölüşünde aynı ana geri dönüyor ve bu tuhaf düzenin kurallarını çözmeye çalışıyor.
Tıpkı Pluribus gibi Russian Doll da "kahraman" olmaktan uzak, alaycı ve biraz da huysuz bir karakteri merkeze alıyor. İstemediği bir senaryonun içine sıkışan Nadia, olan biteni anlamlandırmak zorunda kalıyor. Pluribus'ta Carol nasıl kovan-zihin baskısıyla kimliğini korumaya çalışıyorsa, Nadia da döngünün içinde kendi benliğini ve seçimlerini yeniden tartıyor.
Üstelik dizi, tek bir fikri sündürmek yerine, ikinci sezonda bambaşka bir konuyla kendini tazeleyerek daha katmanlı bir hikayeyle dönüyor. Bu da Pluribus'un ileride "Kendini tekrarlar mı?" diye endişelenen izleyicisine güven veriyor. Russian Doll'un bu cesur dönüşümü kaliteyi düşürmeden yapması, benzer ton ve temaya sahip dizilerin yön değiştirerek bile güçlü kalabileceğini gösteriyor. Karakterin iç dünyasını delip geçen bir gizemle işleyen Russian Doll, Pluribus sevenlerin tadına bakması gereken bir deneyim. Sadece "Carol Sturka acaba Nadia Vulvokov'u sever miydi yoksa ondan nefret mi ederdi?" diye kafa patlatmak için bile izlenebilir.
IMDb: 7,7
Nereden izlenir: Netflix
Maniac (2018)
Maniac, psikolojik kara komediyle bilimkurguyu aynı potada eriten ve izleyiciyi iki karakterin zihnine davet eden 10 bölümlük bir mini dizi. Emma Stone'un canlandırdığı Annie Landsberg ve Jonah Hill'in oynadığı Owen Milgrim, bir ilaç deneyi için gönüllü oluyor; deney ilerledikçe gerçeklik algıları çatırdıyor ve kendilerini birbirinden tuhaf, halüsinatif "alternatif hayatların" içinde buluyorlar. Dizi, her yeni dünyada karakterlerini başka kimliklere büründürerek "İnsan dediğimiz şey nedir, bizi biz yapan ne?" sorusunu ısrarla kurcalıyor. Bu yönüyle Pluribus'la aynı damara basıyor: Arka plan mitolojisine takılıp kalmak yerine psikolojiye yaslanıyor, fikirlerini karakterlerin iç çatışmaları üzerinden taşıyor.
Üstelik görsel dili de benzer bir damardan besleniyor; Maniac'ın bilinçli olarak şaşırtan, yer yer baş döndüren ama aynı anda göz alıcı sinematografisi, atmosfer arayan izleyici için birebir. Stone'a da özellikle değinmeden geçmemek gerek, onun performansı dizinin gizli gücü: Hikaye ne kadar tuhaflaşırsa tuhaflaşsın, Annie'nin kırılganlığını ve sertliğini aynı anda taşıyarak izleyiciyi peşine takıyor. Kısacası Maniac, her bölümde yeni bir zihin koridoru açıp finalde etkisi uzun süren bir iz bırakıyor.
IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Netflix
Devs (2020)
Devs, dışarıdan bakınca sıradan bir Silikon Vadisi dizisi gibi başlayan ama 8 bölüm içinde "Kader mi, seçim mi?" sorusuna saplanan yoğun bir bilimkurgu. 28 Gün Sonra (28 Days Later) ve Ex Machina gibi yapımlarla tanınan Alex Garland'ın kurduğu dünyada, Amaya adlı şirketin gizli kuantum bilgisayar projesi Devs, karakterlerin özgür iradesini didikleyen bir merceğe dönüşüyor: Seçimlerimiz gerçekten bize mi ait, yoksa yalnızca önceden yazılmış bir kod mu işliyor?
Tam bu noktada dizinin Pluribus'la akrabalığı beliriyor. Pluribus aynı varoluşsal çıkmaza teknoloji yerine biyoloji ve toplum üzerinden yaklaşıp, Carol'ın kovan-zihin virüsü karşısında özerkliğinin eriyip gidebileceği fikrini öne çıkarıyor. Devs'te Lily Chan'in tek başına sistemi karşısına alışı, Pluribus'ta Carol'ın "dünyayı düzeltecek birini" ararken giderek merkezileşen yolculuğuyla aynı damarı yakalıyor: İnat, sevgi ve sorgulama cesareti dünyayı yerinden oynatan şey oluyor. Üstelik araya serpiştirilen kara mizah ve geriye dönüşler, Pluribus'un tonunu sevenler için tanıdık bir ritim yaratıyor. Devs de aynı Pluribus gibi aradığı cevapları, sistemin gölgesinde kendi benliğini korumaya çalışan karakterlerin kalbinden çıkarıyor.
IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
© The Independentturkish