İran’da hiçbir şey göründüğü gibi değildir! Yahut İran’da her şey Amerika tarafından planlandığı gibidir.
Trump’ın dünyayı hayrete düşüren yarım akıllı konuşmaları aslında Amerika’nın “derin aklının” yıllara sari stratejik uygulamasının dışa vurumudur.
Başkan Trump tarafından uluslararası hukukun rafa kaldırılması ve orman kanunlarının geçerli sayıldığı mevcut dünya düzensizliği, 21. yüzyılın başlarında ABD tarafından ortaya atılan ve Ortadoğu bölgesini kapsayan geniş kapsamlı bir dönüşüm düzenidir.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak adlandırılan ve temel amacı, guya bölgede siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar gerçekleştirerek daha istikrarlı, demokratik ve gelişmiş bir Ortadoğu oluşturmak gibi lanse edilse de pratik uygulamalarda bunun temamen tersi olduğu görülmüş oldu.
2003 Irak Savaşı sonrası daha yoğun bir şekilde üzerinde durulan proje ile ABD’nin, Ortadoğu'da kendi çıkarlarını güvence altına almak, enerji kaynaklarına daha kolay erişim sağlamak ve bölgesel bir güç olarak İsrail'i desteklemek gayesi günümüzde herkesçe bilinen bir hakikattır.
BOP projesinin uygulanması sürecinde yaşanan siyasi istikrarsızlıklar, iç savaşlar ve terör olayları, projenin hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırmış ve Ortadoğu istikrarsızlığın, yoksulluğun, kan ve göz yaşının hakim olduğu bir coğrafyaya dönüştürülmüştür.
Amerika Ortadoğu bölgesinde Ağ Ev’in ileri karakolu vazifesini icra ederek onun adına vekâlet savaşları yürüten İsrail’in güçlendirilmesi için sırasıyla Libya, Suriye, Irak’ı parçalamış, Gazze’de dünyanın gözleri önünde soykırım gerçekleştiren caniyi kutsamaktan ar etmemiş, diğer taraftan da bölgede İsrail’in en güçlü rakibi olan “İran'a Yönelik Yeni Bir Amerikan Stratejisi İçin Seçenekler” üzerinde kafa yormuştur.
Dolayısıyla, göreve gelir gelmez Kanada’ya çelme takan, Venezuela ‘dan haydutça devlet başkanını kaçıran, Arjantin’i haraça bağlayacağını açıklayan, Grönland ‘a çökeceğini ilan eden aslında Trump değil, Amerika ‘yı gerçekten idare edenlerdir.
Yazdıklarım bir komple teori değildir.
Haziran 2009’da Brookings Enstitüsü'nün 20.sayılı dergisinde “Which Path To Persia?” Options for a New American Strategy Toward Iran adlı analitik araştırmada yayınlandı.
155 sayfadan ve çok sayıda bölümden oluşan bu çalışma, sıradan bir akademik yazı ya da standart bir bilimsel çalışma değildir. Ortada, biçiminden çok onu üreten entelektüel çevreyle anlam kazanan bütünlüklü bir strateji belgesi bulunmaktadır.
Giriş bölümünde, “Tahran sorunu”nun neden ABD dış politikasının kronik baş ağrılarından biri olduğu ortaya konur ve İran dosyasının stratejik, ideolojik ve güvenlik boyutları çerçevelenir.
Birinci bölümde, Tahran’ı caydırmaya yönelik diplomatik seçeneklere odaklanır. Bu kısımda, İran’ın davranışlarını değiştirmeye yönelik ikna ve angajman stratejileri ele alınır; hangi koşullarda havuç, hangi koşullarda diplomatik baskının işe yarayabileceği sorgulanır.
İkinci bölümde, daha sert bir başlığa geçerek askerî seçenekleri masaya yatırır. Tam kapsamlı bir işgal senaryosundan sınırlı hava saldırılarına ve İsrail’in olası askerî hamlelerinin teşvik edilmesine kadar uzanan seçenekler, riskler ve sonuçlar üzerinden değerlendirilir. Burada romantizm yok; çıplak maliyet hesabı var.
Üçüncü bölümde, İran’da rejim değişikliği ihtimalini inceler. Halk ayaklanmalarının desteklenmesi, etnik ve muhalif grupların kullanılması ya da doğrudan askerî bir darbenin teşvik edilmesi gibi senaryolar, hem uygulanabilirlik hem de geri tepmeye açık yönleriyle analiz edilir. Kısaca: devirmek kolay mı, sonrası daha mı zor?
Dördüncü bölümde, en az dramatik ama en uzun soluklu seçenek olan çevreleme (containment) stratejisini ele alır. İran’ın mevcut rejimiyle yaşamanın ne anlama geldiği ve bunun ABD çıkarları açısından “kabul edilemez olanı kabullenmek” olup olmadığı tartışılır.
Sonuç bölümünde ise çalışma, bu farklı politika yollarını birbirinden kopuk tercihler olarak değil, birbiriyle bağlantılı ve gerektiğinde eşzamanlı uygulanabilecek araçlar olarak ele alır. Amaç, İran’a yönelik dağınık refleksler değil; tutarlı, esnek ve gerçekçi bir ABD politikası inşa etmektir.
Ayrıca olarak bu çalışmanın yazar kadrosuna özellikle dikkat çekmek gerekir. Amerikan stratejik aklının istihbarat, diplomasi, askerî planlama ve bölgesel siyaset katmanlarında yoğrulmuş kolektif bir düşünce mimarisidir.
Kenneth M. Pollack, bu mimarinin en sert hatlarını çizen isimlerden biridir. Bir siyaset bilimci ve stratejist olarak Pollack, Ortadoğu’ya dair teorik analizini sahadan beslemiş; eski bir CIA analisti olarak bölgenin güç dengelerini yalnızca metinlerden değil, operasyonel gerçeklikten okuyabilmiştir. Bill Clinton döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev alması, onu karar alma süreçlerinin merkezine taşımış; özellikle İran’a yönelik sert caydırıcılık yaklaşımının entelektüel çerçevesini inşa eden baş aktörlerden biri hâline getirmiştir. Pollack’ın analizleri, diplomasinin sınırlarını titizlikle çizerken askerî seçenekleri bilinçli biçimde masada tutar.
Daniel L. Byman ise çalışmaya güvenlik mimarisinin daha karanlık, örtük ve asimetrik boyutunu kazandırır. Terörizm, istihbarat ve vekâlet savaşları alanındaki uzmanlığı; Georgetown Üniversitesi’ndeki akademik konumu ile CIA, Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı nezdindeki pratik deneyimini birleştirir. Hizbullah’tan İran’ın bölgesel ağlarına, örtülü operasyonlardan hibrit çatışma biçimlerine uzanan analizleri, devlet dışı aktörlerin modern savaşlardaki belirleyici rolünü soğukkanlı bir netlikle ortaya koyar.
Martin Indyk, bu entelektüel kadronun diplomatik hafızasını temsil eder. İki dönem ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak görev yapmış, 1990’lı yılların Ortadoğu politikasının şekillenmesinde doğrudan rol oynamış bir üst düzey diplomattır. Brookings bünyesindeki Saban Center’ın kurucularından biri olarak, akademik düşünce ile sahadaki uygulama arasındaki köprüyü kurmuştur. Indyk’in katkısı, stratejik tasarımların soyut kalmasını engeller; onları uygulanabilir, müzakere edilebilir ve yönetilebilir kılar.
Suzanne Maloney, İran çalışmalarına içerden bir bakış kazandıran nadir isimlerdendir. ABD Dışişleri Bakanlığı geçmişi ve Brookings Institution’daki araştırmaları sayesinde, İran iç siyasetinin zihniyet dünyasını, güç ilişkilerini ve ideolojik kodlarını derinlemesine analiz eder. Onun yaklaşımı, İran’ın nasıl görünmek istediğini değil, nasıl düşündüğünü anlamaya odaklanır; bu yönüyle metne analitik bir berraklık ve psikopolitik derinlik katar.
Michael E. O’Hanlon, çalışmanın askerî rasyonalitesini matematiksel bir kesinlikle kurar. Pentagon danışmanı olarak edindiği tecrübe, kuvvet kullanımı, senaryo planlaması ve askerî kapasite analizlerinde kendini açıkça hissettirir. Haritalar, sayılar, zaman çizelgeleri ve olası çatışma senaryoları devreye girdiğinde, metnin arka planında O’Hanlon’un metodik aklı belirginleşir.
Bruce Riedel ise bu kadronun istihbarat hafızasını ve stratejik soğukkanlılığını temsil eder. Otuz yılı aşkın CIA kariyeri boyunca İran, Afganistan, Pakistan ve Körfez dosyaları üzerinde çalışmış; dört ABD başkanına danışmanlık yapmıştır. Riedel’in analizleri romantizmden arındırılmıştır: sahaya dayalı, deneyimle sınanmış ve duygusal değil gerçekçi bir perspektif sunar.
Kısacası bu çalışma, Amerikan dış politika ve güvenlik aklının farklı damarlarından gelen, fakat aynı stratejik zeminde buluşan yüksek yoğunluklu bir entelektüel konsorsiyumun ürünüdür.
Bu mekalede, İran’da yaşanan gelişmeleri yalnızca şu araştırmanın sunduğu perspektif çerçevesinde ele almayı amaçlıyoruz. Amacımız, İran’daki tabloyu bütünüyle kapsamak ya da farklı dinamikleri ayrıntılı biçimde tartışmak değildir. Aksine, mevcut yayın ve araştırmanın sunduğu verilerden hareketle sınırlı bir analitik çerçeve kuruyoruz.
Bu yaklaşım, İran’daki birçok yapısal, siyasal ve toplumsal unsurun metin dışında bırakıldığı gerçeğini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla burada yapılan değerlendirmeler, İran’ın “masum” ya da eleştiriden muaf bir aktör olduğu anlamına gelmez; sadece bilinçli bir metodolojik tercih sonucu olarak, tartışmayı tek bir kaynakla sınırlandırdığımızı açıkça belirtmek isteriz…
Kendi analitik çalışmama döndüğümde, açıkça söylemeliyim ki, “Which Path To Persia?” Options for a New American Strategy Toward Iran adlı analitik araştırma yayınlandığı zaman Trump, The Apprentice adlı reality televizyon programının sunuculuğunu yapıyordu. Muhtemelen ne Ortadoğu ne de İran hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildi. Tek derdi 1990'ların sonlarında yaşadığı bir dizi iş başarısızlığının ardından, Trump ismini markalaştırarak iflastan kurtulmaktı.
Hatırlatayım, Trump kendisi ve işletmeleri, altı ticari iflas ve vergi kaçırma da dahil 4.000'den fazla yasal işlemde davalı olup daha önce askerî ya da hükûmet deneyimi olmayan tek ABD başkanıdır.
Yani 17 sene önce Amerika derin derin, "İran'a Giden Yol Hangisi?" olmalı konusunda kafa yorarken Trump’ın esamesi okunmuyordu.
Dolayısıyla İran’a yönelik söylemler Trump’a Amerika’nın perde arkasındaki yöneticileri tarafından dikte edilen açıklamalardır.
2009 senesinde “Which Path To Persia ?” araştırmasında Amerika’nın çizdiyi yol haritası ve İran'ı aç bırakarak boyun eğdirmeye zorlama stratejisi detaylı bir şekilde anlatılmış.
İran'la ticaret yapan ülkelere uygulanan "sert yaptırımlar" ve ikincil yaptırımların enine boyuna tartışıldığı araştırma gayet “demokratik“ biçimde açıkça kamuoyu ile paylaşılmış.
Yazıma ağırlıklı olarak Küresel İlişkiler ve seçimlerle ilgili yazan, analitik ve objektif yorumları nedeniyle fırsat buldukça okuduğum The Poll Lady‘e kitabı hatırlattığı için teşekkür ederim. Zamanlama konusunda mükemmel, faydalanarak devam ediyorum.
“İran’a Giden Yol Hangisi?” araştırmasında “Sert Yaptırım“ yaklaşımının İran ekonomisine olumsuz etkisini hesaplayan Amerikalı “uzmanlar”ın memnuniyetsizliğin maksimum seviyede artırılması için halkın ola bildiğince zorlanması yönünde görüşleri utanç vericidir.
Siyasi çıkar ve menfaat için her fırsatta “Büyük İran Halkına” methiyeler dizen demokrasi vaad eden Amerikan yönetiminin “İran’a Giden Yol”un güzergahını masum halkın sefaleti üzerinden inşa etmesi emperyalizmin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktadır.
İran halkı için üzüldüklerini ifade etmeleri külliyen yalandır.
İran halkını ayaklandırmak için çeşitli yöntemlerin önerildiği, doğuracağı ağır sonuçların analiz edildiği araştımanı okuyunca demokrasi ve insan hakları kisvesi altında ekonominin en önemli etken unsur olarak kullanıldığını görüyoruz.
İran’da yaşananlar Amerikanın öngördüğü strateji doğrultusunda devam ediyor.
Ekonomik sıkıntılar üzerine duyulan gerçek öfke, Batı'nın siyasi amaçlarına hizmet etmek için manipüle ediliyor.
Trump’ın saçlarını sağa sola atarak “öldürülen masum İranlı’lar”a yönelik attığı nutuk timsahın göz yaşlarıdır.
Protestolar tam da söz konusu araştırmada üzerinde ısrarla durulan ve bilinçli olarak yaratılan, (yaranmasında mevcut İran yönetiminin büyük “röl oynadığı”) İran'ın on yıllardır yaşadığı derin ekonomik ambargodan kaynaklanıyor.
Bu ekonomik sorunlar, birbirini tamamlayan iki faktöre bağlı: iç devlet yolsuzluğu, adaletsiz ve yetersizliği ile ABD ve diğer ülkeler tarafından uygulanan ağır dış yaptırımlar.
Financial Times'ın son manşetinde de uygun bir şekilde özetlendiği gibi: “İran ekonomisi çöküşe geçerken, İran'ın para birimi ‘kül oluyor’”.
Bu da haklı olarak beraberinde İran halkının öfkesini isyana, itiraza dönüştürür.
İranlılar, sert ve dayanılmaz ekonomik ve siyasi koşullarını protesto etmek için her türlü hakka ve nedene sahipler.
Molla rejiminden hesap sormak en doğal haklarıdır. İran halkı yaşananları onlara reva gören dahili ve harici hainlerden hesap sormalıdır.
Emperyalizm, gözüne kestirdiği ülkelerde her zaman etnik kimlikler üzerinden münakaşa zemini hazırlayıp devreye sokar.
Emperyalizm işgal mekanizmasının olmazsa olmazı etnik çatışmadır.
“İran'a Yönelik Yeni Bir Amerikan Stratejisi İçin Seçenekler” arasında Kürtler ve diğer etnik grupları destekleyerek mevcut yönetime baskı uygulamak stratejisi üzerinde aleni bir durulmuştur.
İran rejiminin devrilmesi için "geleneksel olmayan” asimetrik savaş ve asimetrik psikolojik savaş metodunu kullanarak (terörizm yoluyla İran'la mücadele) edebileceği “İran’a Giden Yol Hangisi ?” araştırmasında açıkça ifade ve kabul ediliyor.
İran’ı bin yıldan fazla yöneten ve ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Türklerin dışında ülkedeki onlarca etnik kimliğe rağmen özellikle Kürtlerin İran’ın parçalanması sürecinde kullanılması fikri başlı başına bir araştırma konusudur.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik açıklamaları sonrasında Tahran sokaklarında duyulan “Türk–Fars Bir Olsun…” sloganı ABD’nin 2009 senesinde yayımladığı İran’ı bölme stratejisinin iflası oldu.
47 senelik İran Molla rejimi ister yönetim şekli ister ekonomik ve siyasi arenadaki yanlışlıkları, isterse Türkiye ve Azerbaycan başta olmakla İslam Dünyasının parçalanmasına yönelik yürüttüğü diş politikası ve en önemlisi insan haklarını ihlali özellikle Azerbaycan Türklerine yönelik kabül edilmez tavırları nedeniyle her türlü eleştiriyi de iktidardan uzaklaşmayı da fazlasıyla hakk ediyor.
Ama bunu hür iradesi ile İran halkı yapmalıdır.
ABD, Şili’den İran’a, Veneuzela’dan Irak’a tam olarak hoşuna gitmeyen her yerde “rejim değişikliği” deniyor veya denemeyi arzuluyor. Ancak bu çabanın altında demokrasilerle veya özgürlüklerle ilgili bir hassasiyet değil, ABD’li kapitalistlerin kısa ve uzun vadeli çıkarları yatıyor. Kamuoyu önündeki söylemin arkasında bunu dile getirmekten pek de çekinmiyorlar.
Libya’da Irakta yaşananları hep birlikte görüyoruz.
Suriye ‘de Baas diktatörlüğünün vahşi şiddeti, özgürlük mücadelesini çok farklı siyasi güçlerin ve dış ülkelerin müdahil olduğu kanlı bir iç savaşa dönüştürmeyi başardı.
Suriye ‘de halk hâlâ perişan durumda.
İran’da dışarıdan müdahale bunların benzerinin hatta beterinin yaşanmasını kaçınılmaz kılacaktır.
Amerika, “İran’a Giden Yol” un güzergahı için seçenekleri sıralıyor: askeri bir seçeneğe başvurmadan önce "diplomasi" adı altında gösterişli bir eylemin gerekli olabileceğini öne sürüyor.
Amacını da beyan etmekten çekinmiyor. Böylece İran'ın "çok iyi bir anlaşmayı" reddettiği anlatısını oluşturarak uluslararası ve yerel destek sağlanacaktır.
“İran’a Giden Yol”un seçenekleri arasında rejim değişikliğini teşvik etme çabalarının "ABD hükümeti tarafından İranlıları aşırı bir tepkiye kışkırtmak ve böylece Amerikan işgalini haklı çıkarmak amacıyla kasıtlı provokasyonlar tasarlanması seçeneği mevcut (hal hazırda şu aşama İran’da aktivite edilmiş durumda).
“İran’a Giden Yol Hangisi?” başlıklı “İran'a Yönelik Yeni Bir Amerikan Stratejisi İçin Seçenekler” adlı strateji belgesinin tamamında yer alan bir husus önem arz etmektedir.
ABD tarafından İran rejiminin ortadan kaldırılması için ciddi propagandaya ve kamuoyu desteğinin temin edilmesine ihtiyaç duyulduğunun altı çizilmiştir!
ABD desteği olmadan İran’da müteşekkil bir direniş gücü ve popüler muhalefetin olmadığı ibarelerinin yer aldığı strateji belgesi, İran’da yaşanan ekonomik protestonun bir iç savaşa dönüşmesini Amerika ‘nın uzun zaman önce planladığını göstermektedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish