Ortadoğu üzerine konuşurken insanın düştüğü bir acelecilik var. Bugünün gürültüsüne kapılıp her şeyi o anın içinden okumaya kalkıyoruz. İran söz konusu olduğunda bu acele daha da yanıltıcı hale geliyor. Çünkü bu memleket günübirlik reflekslerle hareket eden bir yer olmadı hiçbir zaman. Hafızayla yürür, zamanını bekler, sabreder ve sonra da hamlesini yapar.
İran’a bakarken birkaç güncel gelişmeyle hüküm vermeye kalkışmak daha en başta meseleyi eksik kurmak demektir. Zira karşımızda duran yapı birkaç on yıla sığacak bir hikâye anlatmaz. Yüzyılların biriktirdiği bir tecrübe var orada. O tecrübe bugünün diline sinmiş durumda. Alınan her kararda kendini hissettiriyor.
Bu noktada İran’ı anlamaya çalışan birçok analizde gözden kaçan husus şudur: Bu devlet tarihini bir geçmiş olarak taşımaz. Yaşayan bir unsur olarak taşır. 19. yüzyılda Rus ve İngiliz baskısı altında yaşanan parçalanma korkusu, 20. yüzyılın ortasında Musaddık’ın devrilmesiyle derinleşen egemenlik travması ve 1979 sonrasında kurulan yeni rejimin kendisini sürekli bir kuşatma hissi içinde tanımlaması… Bunların hiçbiri İran’ın zihninde kapanmış başlıklar olarak durmaz. Aksine bugünkü stratejik reflekslerin arka planını oluşturur.
Zihin meşguliyeti ve Trita Parsi
İran’ı anlamaya çalışırken benim zihnimi kurcalayan mesele de tam buydu. Sürekli tekrar edilen ezberler, ideolojik kalıplar, “revizyonist güç”, “istikrarsızlaştırıcı aktör” gibi kolay etiketler… Bunların hiçbiri tek başına yeterli bir açıklama sunmaz. Bu yüzden meseleyi bu dili aşabilen bir isimle konuşmak istedim.
Bu noktada şunu da teslim etmek gerekir ki İran üzerine konuşanların önemli bir kısmı meseleyi ya fazla teorik bir düzleme hapseder ya da güncel gelişmelerin dar çerçevesine sıkıştırır. Hâlbuki İran ne tek başına akademik kavramlarla anlaşılabilecek kadar soyut bir yapı sunar ne de gündelik kriz başlıklarına indirgenebilecek kadar yüzeysel bir devlet davranışı sergiler. Bu ülke tarih ile güncel olanı aynı potada eritebilen nadir örneklerden biridir. Bu yüzden İran’ı anlamaya çalışan herkes ister istemez bir noktada kendi analizinin sınırlarıyla yüzleşir.
Bu tercih beni Trita Parsi’ye götürdü. Bu tercihi elbette rastgele yapmadım. İran üzerine konuşurken en sık yapılan hatalardan biri meseleyi dışarıdan kurulmuş şemalarla izah etmeye kalkmak yahut içeriden gelen her sesi peşinen taraflı addetmektir. Parsi’nin İran doğumlu oluşu ona bu ülkenin tarihî ve toplumsal hafızasını kitaplardan öğrenilmiş bir malumat olarak değil bizzat temas edilmiş bir tecrübe olarak kavrama imkânı verir. Fakat esas dikkate değer taraf bu arka planı bir bağlılık refleksine dönüştürmemiş olmasıdır. Mesafesini muhafaza edebilen ve bu yüzden de soğukkanlı kalabilen bir isimdir.
Tabii ki Washington’da İran dosyasını yakından takip eden birçok isim var. Ne var ki bu dosya dar bir uzman çevresinin diliyle şekillenir. Düşünce kuruluşları, güvenlik bürokrasisi ve siyasal çevreler arasında dolaşan bir anlatı zamanla siyasetin kendisine dönüşür. Parsi bu çevreleri yakından tanıyan, o dilin nasıl kurulduğunu bilen ve buna rağmen onunla sınırlı kalmayan bir isim olarak öne çıkar. Bu yönüyle sıradan bir akademik figür olmaktan çıkar. Doğrudan politika tartışmalarına temas eden bir mütefekkir hüviyeti kazanır.
Fakat Parsi’nin yaklaşımı farklıdır. İran’ı bir kriz başlığı olarak değil bir devlet aklı olarak okumaya çalışır. Söylemlere değil davranışlara bakar. Açık söylemek gerekir ki İran gibi bir ülke için bu yaklaşım zaruridir. Zira İran retoriği ile pratiği arasında mesafe bırakabilen nadir devletlerden biridir ve bu mesafe çoğu zaman dışarıdan yanlış okunur.
Sohbetimiz başladığında ilk sorum doğrudan bugüne dairdi. İran ile İsrail arasındaki gerilim nasıl okunmalıydı? Bu mesele çoğu zaman doğrudan çatışma ihtimali üzerinden ele alınıyor. Fakat İran’ın stratejik kültürü gerçekten buna mı işaret ediyor? Açıkçası bu soruyu sorarken İran’ın yine “bekle-gör” çizgisinde kalacağına dair hâkim kanaatin ne kadar doğru olduğunu ben de sınamak istiyordum.
Parsi’nin cevabı oldukça netti.
İran’ın uzun süre benimsediği “stratejik sabır” yaklaşımının artık Tahran’da başarısız kabul edildiğini söyledi. Bu önemli bir tespittir. Çünkü yıllarca İran’ın en belirgin özelliği baskıyı absorbe eden ve zaman kazanan bir strateji izlemesiydi. Bu yaklaşım özellikle 2000’li yıllarda ABD’nin bölgedeki askeri varlığına karşı geliştirilen dolaylı denge politikalarında açık biçimde görülmüştü. Şimdi ise farklı bir yönelim söz konusu.
Parsi’nin ifadesiyle İran artık savaşı karşı taraf için mümkün olduğunca maliyetli hâle getirmeye çalışıyor. İsrail’in “mowing the lawn” diye bilinen yaklaşımının bir parçası olmayı reddediyor. Bu yaklaşımın özü malumdur: Rakibi tamamen ortadan kaldırmazsınız. Düzenli aralıklarla zayıflatırsınız. İran da artık bu döngünün dışına çıkmak istiyor.
Hatta bunu anlatırken kullandığı ifade daha da dikkat çekiciydi. İran artık o “çimi biçilen taraf” olmayı kabul etmiyor. Bu düzeni sürdürülemez kılacak bir maliyet üretmeye yöneliyor.
Burada önemli olan husus İran’ın bu yönelimi ani bir kırılma üzerinden değil tedricî bir dönüşüm üzerinden inşa etmesidir. Zira İran devlet aklı ani sıçramalardan ziyade kontrollü geçişleri tercih eder. Bu yaklaşım tarih boyunca farklı dönemlerde kendisini göstermiştir. Safevîlerden Kaçar dönemine, oradan modern İran’a uzanan çizgide devletin karşılaştığı krizlere verdiği tepkiler incelendiğinde sert kırılmalar yerine zamana yayılan uyum süreçlerinin öne çıktığı görülür. Bugün yaşanan değişim de bu geleneğin dışında değildir.
Burada önemli olan husus İran’ın bu yönelimi ani bir kırılma üzerinden değil tedricî bir dönüşüm üzerinden inşa etmesidir. Zira İran devlet aklı ani sıçramalardan ziyade kontrollü geçişleri tercih eder. Bu yaklaşım tarih boyunca farklı dönemlerde kendisini göstermiştir. Safevîlerden Kaçar dönemine, oradan modern İran’a uzanan çizgide devletin karşılaştığı krizlere verdiği tepkiler incelendiğinde sert kırılmalar yerine zamana yayılan uyum süreçlerinin öne çıktığı görülür. Bugün yaşanan değişim de bu geleneğin dışında değildir.
Bu değişim askeri bir tercihin ötesinde zihinsel bir eşik aşımıdır. İran kendisini yönetilen bir tehdit olarak konumlandırmayı kabul etmiyor. Maliyet üreten bir aktör olarak tanımlamak istiyor. Burada durup düşünmek gerekir.
Bu gerçekten yeni bir strateji midir, yoksa İran’ın tarihsel reflekslerinin farklı bir tezahürü mü? Kendisine tam da bunu sordum.
Parsi cevaben İran’ı anlamak için söylemlerden ziyade eylemlere bakmak gerektiğini vurguladı ve şu önemli tespiti yaptı: İran tarihinde ideolojik hedeflerle stratejik zorunluluklar karşı karşıya geldiğinde tercih edilen yön her zaman stratejik olan olmuştur. Bu cümle İran meselesinin anahtarıdır.
Zira İran üzerine yapılan birçok analiz rejimin ideolojik yönünü abartırken devlet aklının sürekliliğini ihmal eder. İran ideolojik söylemini muhafaza ederken stratejik kararlarını çoğu zaman son derece rasyonel bir zeminde alır.
Humeyni muhasebesi
İran-Irak Savaşı’nı hatırlayın. Sekiz yıl süren yıpratıcı bir süreç. Fakat savaşın sonunda alınan karar ideolojik bir direniş gibi görünse de stratejik bir muhasebenin sonucuydu. Humeyni’nin “zehir kadehini içmek” ifadesi bu gerilimin en açık ifadesiydi.
Nitekim İran siyasal geleneğinde “geri çekilme” kavramı muhafaza ile ilişkilendirilir. Bu muhafaza da devletin kendisini uzun vadede ayakta tutma refleksidir. İran’ın tarihine yakından bakıldığında bu tür geri çekilmelerin çoğu zaman daha büyük bir stratejik konumlanmanın parçası olduğu anlaşılır. Bu nedenle İran’ın attığı adımları değerlendirirken görünen hamle ile hedeflenen sonuç arasındaki mesafeyi iyi hesaplamak lazım.
İran toplumu yekpare midir?
Sohbet ilerledikçe konuyu İran toplumuna getirdim. Çünkü İran toplumu üzerine yapılan en büyük hata bu yapıyı yekpare bir bütün olarak tahayyül etmektir.
Hâlbuki İran kendi içinde farklı sınıfların, farklı ideolojik eğilimlerin ve farklı beklentilerin bir arada bulunduğu son derece katmanlı bir toplumsal yapıya sahip.
Tahran ile Tebriz’in, Meşhed ile Şiraz’ın siyasal hassasiyetleri arasında dahi belirgin farklar bulunur. Bu çeşitlilik dışarıdan bakıldığında bir dağınıklık gibi algılanabilir. Aslında İran toplumunun esneklik kapasitesini artıran bir unsur olduğunu söylemek gerekir.
Neyse, Parsi son yirmi yıl içinde İran toplumunun Amerika’ya bakışının birkaç kez değiştiğini anlattı. 2015’te imzalanan nükleer anlaşma sonrası ortaya çıkan iyimserliği özellikle vurguladı. Bu dönem İran toplumunun uluslararası sisteme entegre olma arzusunun güçlü biçimde hissedildiği nadir anlardan biriydi. Ancak bu süreç uzun sürmedi.
Trump’ın o dönem anlaşmadan çekilmesi İran’da diplomasiye duyulan güveni ciddi şekilde sarstı. Daha ilginci de Parsi’nin belirttiği üzere bir dönem İran’da Trump’ın yeniden seçilmesi hâlinde yeni bir anlaşma yapılabileceğine dair bir beklenti bile oluşmuştu. Pek tabii bu beklenti zamanla ortadan kalktı.
Bu noktada ben de araya girip şunu söyledim: İran toplumunun Amerika’ya veya Batı’ya bakışı ideolojik bir sabit gibi görünmüyor. Daha çok yaşanan tecrübelerin birikimiyle şekillenen bir algı gibi. Elbette İran düşünsel yapısı bilhassa 1979 devriminden sonra Batı ile hesaplaşma üzerine de kurulu. Parsi bu yorumu isabetli buldu. Mesele tam da burada düğümleniyor.
İran entelektüel düşünce zemini ve bugün
Sohbetimizin en kritik kısmı İran’ın bölgesel rolü üzerineydi.
Trita Parsi İran sıklıkla mevcut düzeni değiştirmek isteyen bir aktör olarak tanımlandığına dikkat çekti. Parsi bu yaklaşımın meseleyi açıklamakta yetersiz kaldığını düşünüyor.
Ona göre İran’ın davranışlarının arkasındaki temel saik kuşatılmışlıktan çıkma ve yeniden tanınma arzusuydu. İran kendisini bölgesel düzenin merkezinde yer alması gereken bir aktör olarak görür.
Bu tarihsel bir iddiadır.
Bu iddianın kökleri incelendiğinde İran’ın kendisini çevreleyen jeopolitik düzenle kurduğu ilişkinin her zaman problemli olduğu görülür. İran tarih boyunca ya dış güçlerin müdahalesine maruz kalmış ya da bölgesel denklemlerde sınırlanmaya çalışılmıştır. Bu durum İran’ın dış politika reflekslerinde kalıcı bir hassasiyet oluşturmuştur. Dolayısıyla bugün İran’ın attığı adımları “genişleme” kavramıyla açıklamak eksik kalır. Bu adımlar çoğu zaman bir tür “alan açma” çabası olarak değerlendirilmelidir.
Safevîlerden bu yana İran kendisini merkezde konumlandırdı. Bu iddia modern dönemde farklı araçlarla yeniden üretildi. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da kurulan ilişkiler ağı bu stratejinin parçalarıydı. Fakat burada bir gerilim ortaya çıktı. Bölgesel düzen İran’a bu rolü tanımak istemedi. Ortaya çıkan krizlerin önemli bir kısmı da bu gerilimden beslendi.
Bu noktada şunu da açıkça ifade etmek gerekir: İran’ın bu stratejik derinliği ve tarihsel sürekliliği onu anlaşılır kılabilir. Bu durum onu sorun üretmeyen bir aktör hâline getirmez. Rejimin eleştirilecek çok yanlışı vardır. Ancak bu ayrı bir tartışma başlığıdır.
Bugün sahada olan
28 Şubat’ta başlayan saldırılar ilk bakışta klasik bir askerî operasyon intibaı uyandırıyordu. Sahadan gelen veriler bunun çok daha derin bir tasarıya dayandığını gösteriyor. İran’ın güvenlik altyapısının katman katman hedef alınması karşımızda rastlantıyla açıklanabilecek bir tablo olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu da adım adım kurulmuş ve planlanmış bir saldırı fikrini güçlendiriyor.
Modern savaş dediğimiz şey zaten böyle ilerler. Bir anda alınmış kararlardan ziyade uzun süre boyunca biriktirilen veriyle ve dikkatle hazırlanmış listelerle yürür. İran’da ortaya çıkan hedefleme düzenine bakıldığında bu hazırlığın izleri açık biçimde görülüyor. Üsler, karargâhlar ve iletişim hatları belirli bir sıra içinde seçilmiş.
İşin yönü burada daha da belirginleşiyor. Saldırıların mahiyeti ABD ile İsrail’in uzun süredir kurduğu baskı siyasetinin sahadaki karşılığı olarak okunabilecek bir çerçeveye dönüşmüş durumda. Bu bir cephe hattı hareketi değil. Bir devletin sinir uçlarına dokunan ve karar alma düzenini zorlayan bir müdahale tarzı.
Nitekim çok geçmeden bu yönelim daha görünür hale geldi. İran’ın üst düzey isimlerinin daha savaşın ilk gününden doğrudan hedef alınması bu meselenin sınırını büyük ölçüde genişletti. Hatta savaşı 28 Şubat sabahı dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i öldürerek başlattılar. O günden bugüne artık sahadaki askerî varlıktan ziyade doğrudan devlet aklının hedef alındığı bir savaş anlayışı söz konusu. Bu tür hamleler bir ülkenin gücünü aşındırmakla kalmaz. İstikametini de tartışmalı hale getirir.
Tam da bu noktada dikkat çeken bir başka husus İran’ın kendi iç güvenlik zaaflarıydı. Ramazan’ın son cuma günü düzenlenen Kudüs yürüyüşünde üstlerinden füzeler geçerken halkın arasında korkusuzca yürüyen ve hedef haline gelemeyen isimlerin kısa süre sonra daha korunaklı alanlarda vurulabilmesi ciddi bir çelişkiye işaret ediyor. Ali Laricani gibi karar mekanizmasının merkezinde yer alan bir ismin kızının evinde hedef alınarak ortadan kaldırılması bu zaafın boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor.
İran içindeki zaafiyetlerin büyüklüğü
Bu tür hadiseler İran istihbarat yapısının içine sızmaların ciddiyetini de gündeme getiriyor. MOSSAD ve CIA’in bölgede uzun süredir kurduğu ağlar ve sızıntılar biliniyor. Buna farklı servislerin ve yerel unsurlar üzerinden yürüyen temasların da eklenmiş olması ihtimal dahilinde. Devlet dediğimiz yapı dışarıdan aldığı darbe kadar içeriden açılan boşluklarla da sarsıldığı için zaafiyet demek en doğrusu.
İran’ın verdiği karşılığa bakıldığında benzer bir genişlik göze çarpıyor. İran’daki kayıplara karşı tepki tek bir hatla sınırlı kalmadı. Farklı sahalara hatta ülkelere yayıldı. Füze saldırıları, insansız hava araçları ve bölge genelinde kurulan baskı birlikte okunmalı. Bunlar tek tek ele alınamaz. Bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo karşı tarafa maliyet yüklemeye ve hareket alanını daraltmaya yönelik bir denge arayışını gösteriyor.
İşte burada Parsi’nin söyledikleri yeniden anlam kazanıyor. İran bu tür gelişmeleri dar bir askerî çerçeve içinde ele almaz. Daha geniş bir güvenlik düzeni kurar ve buna göre hareket eder. Kısa süre içinde sınır ötesine taşan karşı hamleler bu bakışın sahadaki yansımasıdır.
Bütün bu gelişmelere birlikte bakıldığında ortaya çıkan tablo net. İran açısından güvenlik hudutların korunmasına indirgenen bir başlık değildir. Devletin devamlılığını sağlayan bütün unsurlar bu çerçevenin içine girer. Bu yüzden verilen tepkiler genişler. Derinleşir ve farklı araçlarla kendini gösterir.
Dışarıdan bakanlar bunu ölçüsüz bulur. İran ise bunu bir beka meselesi olarak görür.
Bütün bunları yan yana koyduğumda vardığım kanaat şu oluyor: İran’ı anlamayanlar oradaki kökleşmiş yapıyı ya da rejimi şahıslar üzerinden değiştirebileceklerini sanır. İran’ı anlayanlar ise bunların neden değişmediğini görür.
Çünkü İran tehdit altında ürkek davranan bir devlet geleneğine sahip değildir. Aksine tehdit altında düşünmeyi öğrenmiş bir devlettir. Sokak eylemleri bunun en bariz örneğidir.
İran’ı anlamak onu sevmek demek değil
Bir hususu da son olarak açıkça ifade etmek gerekir. İran’ı anlamaya çalışmak ona yakınlık duymak anlamına gelmez.
Ben bir Türk olarak bu coğrafyanın tarihini ve bugününü anlamayı tercih etmiş biri olarak İran meselesine duygularla yaklaşamıyorum. Hele Sünni bir Müslüman olarak İran rejimiyle arama mesafe koymamı gerektiren tarihî tecrübelerin hafife alınacak bir tarafı yok. Safevî döneminde Anadolu’da yürütülen siyaset, Şah İsmail’in kurduğu nüfuz ve bunun doğurduğu kırılmalar hâlâ bu coğrafyanın hafızasında duruyor. Çaldıran’a giden süreç mezhep üzerinden kurulan siyasetin nasıl derin yaralar açtığını açık biçimde gösteriyor. İran’ın Sünni katliamlarından bahsetmiyorum bile. Bu başlı başına ağır bir meseledir.
Bu yüzden İran’ı anlar ve anlatırken o tarihî tecrübeyi bir kenara bırakmak mümkün değil. Anlamak başka bir şeydir. Mesafe koymak başka.
Fakat içinde bulunduğumuz zaman diliminde ortaya çıkan tabloda ve bugün sahada kurulan denklemde İran’ın karşısında katil İsrail devleti yer alıyor. Bölgeyi istikrarsızlaştıran, sivilleri, bebekleri, çocukları, kadınları, yaşlıları katleden ve gücünü sınırsız biçimde acımasızca kullanan bir soykırım gerçekleştiriyorlar.
Bu yüzden İran’a mesafe koymak ile sahadaki gelişmeleri İran’ın düşünsel dünyasını, Batı’ya bakışını ve tarihini anlayarak serinkanlı biçimde analiz etmek birbirine zıt şeyler değildir. Devletler arası mücadeleler güç dengesi üzerinden okunur. Sempati ya da nefret üzerinden değil. Bu denge doğru kurulmadığında yapılan her yorum eksik kalır. Verilen her hüküm havada kalır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish