Modern Türk siyasal düşüncesi, ilk makalede de etraflıca ortaya koyulduğu üzere, yüzyıllar boyunca tek bir ontolojik varoluş sorusuyla mühürlenmiştir: "Bu devlet nasıl kurtulur?" İkinci Viyana Kuşatması’ndan ve Karlofça’dan bu yana bürokrasiden akademiye kadar herkesin zihnini kurcalayan bu kurtarıcı refleks, günümüzde tarihte eşine az rastlanır yapısal bir kırılma yaşamaktadır. Toplumun kolektif hafızasında, devlet aygıtını ortak bir akılla koruma ve ayağa kaldırma iradesi yerini sessiz, örtük ve kendiliğinden oluşan bir "devleti kurtarmaktan vazgeçme mutabakatına" bırakmıştır. Bu mutabakat, rasyonel bir feragatten ziyade, toplumsal kutupların kendi içsel süreçlerinde ürettiği zihinsel bir felç halidir.
Kolektif apatinin anatomisi: Kurtarma iradesinin terki
Söz konusu "kurtarmama mutabakatı", Türkiye’nin sosyo-politik zemininde iki farklı psikolojik çeperden beslenmektedir. Toplumun bir yarısı, mevcut siyasi iradenin yapısal ve tarihsel dönüşümleri zaten tamamladığına, devleti mutlak bir kurtuluşa ulaştırdığına inanarak derin bir konforizm ve rehavete gömülmüştür. Diğer yarısı ise kurumsal aşınmanın ve toplumsal dönüşümün artık geri döndürülemez bir eşiğe ulaştığı inancıyla, Weberyen anlamda bir "öğrenilmiş çaresizlik" ve nihilizm sarmalına yakalanmıştır. Buraya net bir şekilde şunu koyalım: Bu kesim artık devleti kurtarmanın imkânsızlığını tamamen kabul etmiştir.
Bir taraf zafer sarhoşluğunun getirdiği eylemsizlikle, diğer taraf ise devleti kurtarmanın imkânsızlığına olan inancın yarattığı apatiyle devleti kurumsal, denetlenebilir ve kalıcı bir sistem olarak ayağa kaldırma sorumluluğunu terk etmiştir. Bu kolektif vazgeçiş, rasyonel politikaların ve yapısal fikirlerin kamusal alandan silinmesine yol açarken, boşalan tahtı kaçınılmaz olarak şahıs odaklı simgesel anlatılara devretmiştir.
Karizmatik otoritenin çatışması: Ebedi ve yaşayan kültlerin çekim merkezi
Fikirlerin ve kurumların geri çekildiği bu zihinsel boşlukta, Türkiye’nin siyasal ekosistemi iki devasa kişi kültünün çekim merkezine girmiştir: Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan. Bugün yaşanan hegemonya mücadelesi, cari bir sistem tasarımı veya anayasal işleyiş tartışması olmaktan çıkmıştır. Süreç, siyaset sosyolojisinde standart "Merkez-Çevre" teorileriyle tam olarak açıklanamayan özgün bir dinamik barındırır. Karşımızda, "Ebedileşmiş/Kurumsallaşmış Karizma" (Atatürk) ile "Yaşayan/Dinamik Karizma" (Erdoğan) arasındaki simgesel egemenlik savaşı vardır.
Seküler ve endişeli kitleler, aşınan kurumsal limanların yerine Atatürk’ün tarihsel meşruiyetine ve seküler kutsallığına sığınarak statükoyu korumaya çalışmaktadır. Karşı kutupta ise Erdoğan, devletin tüm aygıtlarını ve gündelik siyasetin pragmatizmini kendi şahsi varlığı ve karizmasıyla özdeşleştirmektedir. Güç tek bir yaşayan merkezde yoğunlaştıkça, karşı tarafın ebedi lidere sarılma ve onu bir kalkana dönüştürme refleksi aynı oranda radikalleşmektedir.
Nitekim Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının her geçen gün geometrik olarak artması ve Anıtkabir’i çevreleyen kent trafiğinin düzenli olarak kilitlenme noktasına gelmesi, basit bir anma ritüelinin ötesinde derin bir sosyo-politik belirteçtir. Kilitlenen bu çevre trafiği, yaşayan karizmanın kurumsal alanı daraltmasına karşı, endişeli kitlelerin fiziki ve mekânsal bir barikat kurma refleksidir. Rasyonel ve anayasal güvencelerin zayıfladığını hisseden toplum kesimleri, tepkilerini somut siyasi programlar yerine, ebedi liderin mekânsal kalesine sığınarak ve orada kitlesel bir yoğunluk üreterek görünür kılmaktadır. Sokaklara taşan bu trafik, aslında gücün tek merkezde toplanmasına karşı toplumsal hafızanın ürettiği spontane bir dengelenme arayışıdır.
Dört halka sentezi: Geleneksel karizmanın rasyonel devlet aklı ile buluşması
Ancak bu kuramsal kilitlenme, içeride bir çürümeye yol açıyor gibi görünse de dışsal dinamiklerle temas ettiğinde şaşırtıcı ve müspet bir devlet aklı sentezi üretmektedir. Toplum içe dönük kurumsal kurtuluştan vazgeçmişken, devlet aklı bu boşluğu sınır ötesi jeopolitik konsensüsle ikame etmektedir. Türkiye’nin iç siyasetinde birbiriyle uzlaşmaz görünen bu iki lider kültü, coğrafyanın ve küresel sistemik kırılmaların zorlamasıyla, ülkenin ihtiyaç duyduğu emperyal vizyona uygun şekilde revize edilmekte ve tarihsel bir süreklilik çizgisinde buluşmaktadır.
Buradaki emperyal vizyon, sömürgeci bir genişlemeyi değil; Türkiye’nin kendi tarihi hinterlandını, Mavi Vatan’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da ve Afrika’da nüfuz üreten stratejik bir "merkez aktör" olma kararlılığını ifade eder. Bu küresel ve bölgesel hamleler meşruiyet zemini ararken, iki liderin portresi kaçınılmaz olarak birbirine yaklaşmaktadır:
• Atatürk portresinin jeopolitik restorasyonu: Atatürk’ü yalnızca Misak-ı Millî sınırlarına çekilmiş, salt içe dönük ve dar bir Batıcı kalıba hapsetmek tarihsel bir yanılgıdır. Erken Cumhuriyet dönemi; anti-emperyalist mazlum milletler öncülüğüyle, Batı vesayetine meydan okuyan Sadabat ve Balkan Paktları gibi otonom güvenlik mimarileriyle ve daha 1933’te Türk dünyasının geleceğine dair stratejik öngörüleriyle zaten emperyal/bölgesel bir vizyon taşımaktadır.
• Olumlu bir evrilme olarak muhalefet aktörlerinin jeopolitik uyumu: İlk makalede ele alınan ideolojik tıkanma ve kısırlık, paradoksal olarak siyasi aktörlerin dar ezberleri terk ederek daha kapsayıcı bir devlet aklında buluşmasını teşvik etmektedir. Nitekim, kurumsal kırılmaların ardından CHP Genel Başkanlığı koltuğuna mahkemenin butlan kararı sonucu oturan Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Gönül coğrafyası açılımı" yapması, bu bölgesel vizyonun muhalefet elitleri tarafından da idrak edildiğini gösteren önemli bir gelişmedir. Keza, kurumsal dönüşümlerin ardından siyasal sahneye yeni çıkan Yeni Parti'nin de benzer bir jeopolitik çizgiye ve havza odaklı vizyona yönelmesi şaşırtıcı olmadığı gibi, teşvik edilmesi gereken olumlu bir entegrasyondur. Bu durum, ilk makalede kavramsallaştırılan "Dört Halka Siyaseti"nin (Anadoluculuk, Türkçülük, İslamcılık ve Osmanlıcılık) çatışmacı değil, birleştirici bir oyun kurucu devlet aklı olarak siyasetin bütününe sirayet ettiğinin en somut kanıtıdır.
• Erdoğan’ın karizmatik pragmatizmi: Erdoğan’ın temsil ettiği yerli, millî ve coğrafi havza odaklı dış politika aktörlüğü, meşruiyetini tahkim etmek için kurucu liderin tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist ve bölgesel liderlik kodlarını yeniden keşfetmekte ve sisteme entegre etmektedir.
Ankara merkezli bu büyük aktör gerçeğinde; "Kuvayı Milliye ruhu" ile "Osmanlı hinterlandı", "Tam bağımsızlık" ile "Bölgesel koruyuculuk" kavramları birbirini dışlayan zıtlıklar olmaktan çıkmıştır. Biri zamansızlığın sığınağında ebedileşen, diğeri ise dönemin dinamizmini elinde tutan iki büyük kült; fani ve baki olanın sınırlarında, Türkiye'nin küresel emperyal vizyonunu inşa eden ortak bir jeopolitik kaderde eşitlenmektedir.
Entelektüel bir uyarı: Jeopolitik illüzyon ve kurumsal çözülme tehlikesi
Ne var ki, portrelerin jeopolitik kaderde eşitlenmesi ve sınır ötesinde kazanılan nüfuz, siyasi elitler ve aydınlar için tehlikeli bir illüzyona dönüşme riski taşımaktadır. Dış politikada ve savunma sanayiinde yakalanan bu görkemli sentez, iç politikadaki yapısal ve kurumsal reform eksikliğinin üzerini örten elverişli bir perde işlevi görmemelidir. Şahısların karizmatik gücü ve sınır ötesi operasyonel başarılar; bir devletin can damarı olan liyakat, hukuk normları, anayasal denetim ve kurumsal öngörülebilirlik mekanizmalarındaki aşınmayı görünmez kılamaz.
Daha da önemlisi, güçlü bir ekonomi olmadan, ülke iktisadi olarak kalkınıp gelişmiş hale gelmeden hiçbir emperyal vizyon sürdürülebilir değildir. Ekonomik bağımsızlık ve finansal derinlik, sınır ötesindeki jeopolitik iddiaların yegâne yakıtıdır. Bu yakıtı üretecek ve koruyacak olan ise ahbap-çavuş ilişkilerinden arındırılmış, meritokratik ilkelerle yeniden inşa edilmiş bir bürokrasidir. Hukuk devleti ilkesi askıdayken ne nitelikli yabancı sermayeyi ülkeye çekmek ne de rasyonel bir ekonomi yönetimi kurgulamak mümkündür. Bürokrasiyi liyakat temelinde yeniden ayağa kaldırmayan ve yargı güvencesini anayasal bir kalkan yapmayan devletler, geçici jeopolitik kazanımlar elde etseler bile bunları uzun vadeli bir kalkınmaya dönüştüremezler.
Güçlü silahlar ve genişleyen nüfuz alanları, eğer içeride adil ve tıkır tıkır işleyen kurumsal bir rasyonalite, sağlam bir iktisadi temel ve özerk bir bürokrasi ile tahkim edilmezse, uzun vadede kırılgan bir dış kabuktan ibaret kalır. Türkiye’nin aydınları ve karar alıcıları, dışarıdaki emperyal iddiayı alkışlarken içerideki sistemsizliği ve ekonomik kırılganlığı göz ardı eden bu "jeopolitik büyülenmeye" karşı uyanık olmak zorundadır.
Kurumsal kilitlenme riski: Yürütme ve yargı savaşı senaryosu
Bu sistemsizliğin doğurabileceği en somut tehlike, olası bir iktidar değişimi senaryosunda saklıdır. Bugün bir seçim olsa ve muhalif bir isim cumhurbaşkanı seçilse, Türkiye’yi rasyonel bir geçiş sürecinden ziyade kurumsal bir kaosun beklediği açıktır. Yeni cumhurbaşkanının, kendi politikalarını uygulamak adına görevden alma ve atama kararnameleriyle (CBK) tüm bürokratik kadroları hızla değiştirmek istemesi kaçınılmaz bir idari reflekstir. Ancak, mevcut anayasa hükümlerindeki boşluklar ve kurumların şahıslara endeksli yapısı göz önüne alındığında, yargının bu sürece anında müdahale etmeyeceğini kim iddia edebilir?
İdari yargının, yeni yönetimin tasarruflarına karşı aynı gün peş peşe yürütmeyi durdurma kararları vermesi, devleti tamamen kilitleyecek bir anayasal kriz doğurur. Cumhurbaşkanının atama yaptığı, yargının ise bunu durdurduğu bir denklemde bürokrasi felç olur; devlet aygıtı çift başlı bir iradesizliğe mahkûm edilir. Henüz kendi içinde barışçıl ve tıkır tıkır işleyen bir yönetim devrine hazır olmayan, anayasal mekanizmaları birer siyasi silaha dönüşme riski taşıyan bir ülkenin, sınır ötesinde kalıcı ve güvenilir bir emperyal vizyona sahip olması ham bir hayalden ibarettir.
Entelektüel sürgün ve yeni nesil apati: Devlet aklının sosyolojik çölleşmesi
Yönetsel mekanizmalardaki bu kilitlenme, arka planda ilk makalenin de işaret ettiği o derin "fikrî kısırlık" ve sosyolojik çölleşmeden beslenmektedir. "Devleti kurtarma" refleksinin yapısal bir atalete dönüşmesi, ülkenin düşünsel üretim kanallarını tıkamıştır. Bağımsız entelektüel zemin, iki devasa lider kültünün yarattığı hegemonik baskı altında ezilmiş; cumhuriyetin kurucu dönemlerindeki "devleti rasyonel fikirlerle tahkim eden aydın" figürü tarih sahnesinden çekilmiştir. Bağımsız aydınlar kamusal alandan el çekerek akademik bir iç sürgüne, dijital fildişi kulelerine ya da günü kurtarmaya odaklı sığ bir teknisizme hapsolmuştur.
Daha da kritik olanı, yeni nesil siyaset anlayışının ve genç entelektüel kuşağın bu karizmatik savaş alanından tamamen zihinsel olarak kopmuş olmasıdır. Büyük ideolojik anlatıların bittiği bu çağda yeni kuşaklar, devlet odaklı düşünmeyi büsbütün terk ederek küresel ağlara entegre olmayı ya da mikro-alanlarda bireysel hayatta kalma stratejileri geliştirmeyi seçmektedir. İç siyasetteki ebedi ve yaşayan karizmanın yarattığı kutsal, dogmatik ve gergin atmosfere karşı, yeni nesil ironi, mizah ve derin bir kinik (sarkastik) mesafe ile korunmaktadır.
Devlet aygıtının geleceğini tasarlayacak zihinsel enerji ve ilk makalede vurgulanan "bağımsız stratejik merkezlerin" eksikliği, kurumsal çürümeyi hızlandıran sessiz bir çarpandır. Entelektüel aklın devletten koptuğu, yeni neslin ise sistemi sadece bir mizah malzemesi olarak gördüğü bir sosyolojide, kurumları rasyonel bir omurgayla yeniden inşa edecek insan kaynağı da kurur. Fikir üretiminin bu denli parçalandığı ve pragmatizme kurban edildiği bir vasat, kurumsal çıkmazı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir.
Son söz: Karizmanın sınırı ve kaçınılmaz yapısal dönüşüm
Tüm bu jeopolitik sentez ve sosyolojik kilitlenme bizi şu sarsılmaz soruyla yüzleştirmektedir: Türkiye bu iki lider kültüyle nereye kadar gidebilir? Tarihsel tecrübe ve siyasi rasyonelite, lider kültleriyle sonsuza kadar ileri giden tek bir devlet bile kaydetmemiştir. Bugün coğrafi zorunlulukların dayatmasıyla muhalefet aktörlerinin de bu çizgiye yaklaşması birleştirici bir realite olsa da portrelerin eşitlenmesi geçici ve pragmatik bir "ara istasyon"dur. Sistem, fani bir şahsın karizmatik otoritesiyle yürütüldüğü sürece, kaçınılmaz biyolojik gerçeklerle mühürlenmiştir.
En azından yaşayan liderin siyaset sahnesinden çekilmesini beklemeden bu denklemin tamamı şiddetli bir şekilde yeniden sorgulanmak zorundadır. İşte bu yüzden Türkiye’nin acilen şahıslara endeksli olmayan yeni bir siyasi vizyon, kurumsal rasyonalite ve entelektüel düşünce yapısı üretmesi hayati bir zorunluluktur. Devlet aklı, karizmatik figürlerin parıltısından sıyrılıp yasal-rasyonel bir omurgaya kavuşmadığı müddetçe, sınır ötesinde çizilen emperyal vizyonlar liderlerin biyografilerinde birer dipnot olarak kalma riskiyle karşı karşıyadır. Türkiye'nin asıl "kurtuluşu", kurtarıcı kültlerin esaretinden kurtulup rasyonel kurumların, gelişmiş bir ekonominin ve güçlü bir hukuk devletinin inşasına cesaret edebildiği gün başlayacaktır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish